Sunday, December 23, 2007
Yillik Izin
Ayni zamanda kendisi 4.5 yildir yasadigi ve sayfaya da adiniz vermis olan Mississippi Eyaletinin Starkville sehrinden ayrilip Jackson sehrine tasinmaya calismaktadir. Jackson'da kendine buldugu oda su an icin goturdugu koliler, kumandali araba koleksiyonu ve t-shirtleri ile dolmustur. Bir koca bavul dolusu gomlegi oldugunu ilk defa fark etmis ve hayret ederken kucuk dilini yutmamistir. Yani akillidir, zekidir bu sayfanin yazari.
Velhasil, farkli bir mekandan, Starbucks cafelerden internet araklayarak da olsa yazilacak olan bu sayfa, bir iki haftaya kadar duzene girecek, itinasiz, sundan bundan, modaya ve guncele dokunmayan yazilari ile farkli tellerden calmaya, farkli yonlerden estirmeye gayret edecektir.
Cumleten selametle kalin aziz kaarilerim.
Wednesday, December 12, 2007
Hilmi Yavuz'un Nazarindan Modern Aydin...
"Bunlar (yazisinin genelinde elestirdigi bir kac kisi), Türkiye'nin son yirmi beş yılda ürettiği 'pseudo-aydın' tipinin mükemmel bir örneğidirler. Analitik bir zihin yapısından maalesef mahrum, ezberci ve aktarıcı bir okuryazar tipi! Bu 'pseudo-aydın'ların ortak özelliği, her alanda edebiyattan plastik sanatlara, müziğe ve siyasete kadar, gözboyayıcı büyük laflar etmek ve bu lafların hiçbirini sorgulamak, açıklamak ve temellendirmek gereğini duymamaktır. Türkiye'de ezberci eğitimin ürettiği okuryazar tipleridir bunlar;- ve kendileri gibi, verilen her şeyi sorgulamadan onaylayan ezberci okurlarla buluşurlar. André Gide'in 1931 tarihli günlüklerinden birinde şunları yazar: 'Bazı kitaplar vardır, bunları kimler okur, diye merak ederim. Sonra bazı insanlar vardır, bunlar ne okurlar, diye meraklanırım. Sonra birden bu iki imge zihnimde birleşiverir.' Bu gibilerin Türkiye'de 'aydın' sayılmaları, ancak o tipten okurlarla mümkün olabiliyor ne yazık ki!
Türk entelijansiyasının bir kesimi, maalesef, belagat budalasıdır. Sorgulama yok, açıklama yok, çözümleme yok, temellendirme yok! Salla gitsin! 'Bunu söylüyorsunuz ama, neden böyle?' sorusuna verecekleri cevap yoktur çünkü. Gerçek anlamda bilgilenerek ve bilgilendirerek sahici bir entelektüel olmanın zihinsel yükünü taşımak yerine, görünüşte şatafatlı, büyük ve boş laflarla bir 'entelektüel etkisi' ya da havası yaratmak! İşleri güçleri budur. Bunlar, gerçek entelektüelin 'komik mukallidi'dirler! Ve esefle söyleyeyim ki, Gresham kanunu işliyor entelektüel çevrede: Kötü entelektüel, iyi entelektüeli kovuyor! "
Saturday, December 1, 2007
Deli Hikmet
Deli Hikmet aski ogretiyor modern zaman insanina... Askin da metalastigi, bireyde manevi derinligin fizigin yuzeyselligine yedirildigi su zamanda. Deli Hikmet fedakar, Deli Hikmet cesur... Belli ki kimsenin cesaret edemedigine tenezzul ediyor. Deli Hikmet dobra... Hissettigini ifade ediyor. Deli Hikmet kararli... Istedigini alma noktasinda tereddut etmiyor, hislerine yenilmiyor. Deli Hikmet saf... Askin yaninda baska hic bir seyi dusunmuyor, aski saf ve katiksiz hissediyor...
Lakin Deli Hikmet az, Deli Hikmet gergin, Deli Hikmet adi ustunde deli... Modern zamanda tarz'i kadimden gitmeyi tercih edenler gibi...
Bir gonul adami

Monday, November 26, 2007
I would keep my word, or would I?
Yukaridaki kliple kimseye bisey anlatma derdim yoktur... Sadece dinledikce gecmiste kalan biseyleri hatirlatir bana, uzak gecmiste kalan biseyleri... ve dahi gelecege donuk seyler de anlatir, gaibi tasvir eder... gibi gibi... Kisaca guzel sarkidir, klibi de bir o kadar guzeldir. En sonudna Hz.Isa'nin carimiha gerildigi sahneleri daha once gormemistim, ya da dikkat etmemisim. Ya da benim seyrettigim bir baska kopyada yoktu ve seyrettigim ama ekleme imkani olmayan bir baska kopyada vardi.
Gun gectikce, insan erdikce, akil kemale vardikca, hani biz insanlar farkli yollardan da baslamis olsak su hayat yuruyusune, kendimizi kaptirmissak akil ve kalbimizin kilavuzluguna, ayni yola cikiyoruz, ya da ayni yolun civarlarinda spiraller cizemeye basliyoruz. Aradigimiz sey, bulduklarimiza verdigimiz isimler, yukledigimiz anlamlar hepsi birbirine yaklasiyor. Guzel olanin aslinda ne oldugu, neyin degerli olup olmadigi...
Iste o gun... Baskalarina kendi hikayemi anlattigim o gun, icimde baskin olan his ne olacak... Beni korkutan sey de bu... Simdilik hayat kitabinin sayfalarina ilginc ve guzel seyler sigdiramadik.
Orta ikide iken okudugum bir parcada unlu Rus bir balet, hayat hikayesini "simdi bildiklerimi genckenbilmis olmayi ve o gun yaptigim hatalari yapmamis olmayi dilerdim" diye bitirmisti. Bir kac sene sonra da sanirim AIDS'den oldu. Bir zamanlar, gunu geldiginde soylemekten en cok korktugum cumleyi tekrar hatirladim yarim yamalak da olsa...
Bazi hatalari yapmamis olmayi, bazilarinin icine de hic bulasmamayi dilerdim... falan filan... :)
Thursday, November 22, 2007
Bazi bazi
Deli doktorumu hatirladim. Sanirim askerden once bir kez daha gormem gerekicek. Hayatta sevdigim ve ozledigim herkes uzun zamandir gormedigim insanlar. Gordugum insanlara karsi hissizim. Gormedigim insanlarsa rafine, herseyin en guzel halinde, kotu yanlarindan siyrilmis, uzakta oylecene diger biblolarla beraber vitrinde duruyorlar.
Gecenlerde bir ogrencim aglamakliydi. Aldigi not... Gozlerinin akinda pembeligi gordum, nemi... Ogrencilere not dagitmak vicdanima sigmiyor. Her sinavda biseyler eksiliyor sanki icimden. Herkese not dagitmak adil degil, not alamayanin gozleri ile bicak gibi.. Belki kendimi gordum, belki basarisizliklarimi...
Tuketiyoruz kendimizi. Gun be gun... Onemli olan neye karsi ne aldigin. Ben aldigimdan mutlu degilim. Verdigimden de... Garbage in, garbage out... Biseyleri degistirmek kendi ellerimde, biliyorum; ama her yerim o kadar cok kaniyor ki... Savasi gormektense, camurun icinde hayal gemileri yuzdurmek daha cekici. Belli ki yorgunum, hem de cok... ve her gelen, hayatima her katilan biraz daha yoruyor...
Uzun zaman once belletmenim "universite oyle bir degirmendir ki sizi alir, 4 sene cigner, cigner, ogutur sonra da oylecene bir yere turkurup birakir" demisti. Ne lisans ne master bunu bana yapamadi. Ama su anda tukenmis haldeyim. ne yaptim? hic bisi...
Tuesday, October 30, 2007
Inancin 70 000 Fersah Derinligindeki Sulari
Inancin 70 000 Fersah Derinligindeki Sulari
Kierkegaard insan icin uc tur yasam bicimi daha dogrusu asama oldugunu savunur. Bir insan yasami boyunca yalniz bu asamalardan birinde kalabilecegi gibi ruhsal tekamulune gore bir asamadan digerine de gecebilir. Ona gore ilk asama estetik yasam bicimidir ki bu gunu yasamayi ve bulundugu andan olabildigince zevk almayi ima eder. Ikinci asama etik yasam tarzidir. Hayati sahip oldugunuz ahlak felsefesi dogrultusunda gorev bilinciyle yurutursunuz. Ama bir sure sonra kisi tatmin etmeyen bu yasam biciminden yorulup tekrar estetik yasam bicimine donmek isteyebilir ya da bir diger asama olan dinsel yasam tarzina yonelmek isteyebilir. Iste bu noktadaki insan yine Kierkegaard’in deyimiyle inancin 70 000 fersah derinligindeki sularina dalmaya cesaret etmis demektir.
Butun inanc sahiplerinin arada bir durup durup uzerinde tekrar dusunmesi gereken bir konudur inancin 70 000 fersah derinligindeki sularina dalmanin anlami.
Neden bu kadar derin bu sular, neden bu kadar basinci altinda ezici. Ya da Hz. Muhammed’in bir sozunde belirttigi uzere neden iman kimi zaman ele alindiginda elini yakacak, biraktiginda mahrum olabilecegin bir kor ates. Uyguladikca ust uste eklenen sekilsel detaylar, cesit cesit ritueller, icinden cikilmaz tartistikca bir yere ulasmaz sozler yigini midir fersah fersah bizi derinlere surukleyen. Mesela cagindaki insanlar Kerbela collerinde ya da Mogol saldirilari altinda ya da belki Emevi Sultanlarinin zulmu ile inlerken fildisi kulende ciltler dolusu fikhi detaylara dalmak, huzur icinde yaslanmak midir? Hocasi Imam-i Azam egmedigi basinin bedelini kirbaclanarak ve zindanlarda zehirlenerek verirken ogrencilerinin sahip oldugu bilgilerle Abbasi Saraylarinda itibar gormesi midir mesela. Ya da Alevilerin besIkteki bebeklerini kesmek icin bile fetva verebilen, Misir sokaklarinda oluk oluk Musluman kani akitma pahasina kilicla hilafeti getirmesi icin Yavuz Selim’i tesvik ustune tesvik eden Seyhulislam Zembilli Ali Efendi olmak mi? Cennetin anahtarlariyla ve Ortadogu’nun zenginlikleriyle aklini kaybetmis Hacli ordulari ya da meshur engizisyon mahkemeleri de degildir inanc denen derin sular.
18 yil kulaklari Turkce ezan sesleriyle rahatsiz olmus, sarigi, ortusu turlu cesit alaylara, dar agacinda biten hikayelere konu olmus inanc sahibi gunu geldigi zaman oteki,’ vatandas Turkce konus’ diye azarladiginda, cilgin kalabaliklar cekirgeler misali talana basladiginda bu 70 000 fersah derinlikteki sularin neresindedir. Ya da onca insan haklari ihlalleri, kanli newrozlar, kirli savaslar yasanirken inanc sahibi insani ilgilendiren abdest alirken hangi uzvunu yikiyorsan okuyacagin dua nedir mi olmalidir yalnizca. Yillarca universite onlerinde, is kapilarinda bayrak sopalari gozune sokulan, siyasi amaclarla itham edilen ve caresizce masumiyetini anlatmaya savunan kitle ikbal ruzgarlari tersten esmeye basladiginda ayni bayrak sopalarini alip medya ilahlarinin arzusu dogrultusunda gun benim gunum, ben de sizin kadar maharetle sokarim o sopalari dusmanin gozune dercesine alabildigine politize olmanin tadini mi cikarmalidir acaba Can Dundar’in mechul ustad gazeteci agabeyisinin haniminin telefonda “o ortululer neden terore lanet yuruyuslerinde yok’diyerekten sarladiginin tersine. (Belki de olen cocuklarinin cenaze torenindelerdir o sira ne dersiniz) . Akademik hayatta, is kapilarinda, seckin cumhuriyet elitlerinin balolu, resepsiyonlu toplantilarinda kendisine verilmeyen itibar ve esitlik duygusunu otekine karsi bilincsizce olusturulan bol sembollu, tahripkar sloganli, az akilli cephelerde mi aramalidir peki? Ahmet Altan’in ifadesiyle doktor degil cellat olmaya soyunmus cunku hastaligi degil, hastayi yok etmeye sartlanmis kitlelerin icinde sistemlesmeyi, savas tacirlerinin kalemsorlerinin etkisiyle, kiskirmayi, bir digerinin acisinin icinde nefes almayi ve kendini kanitlamayi reddetmenin zamanidir bugun. Hem insanlik hem de Islam tarihi bunu yapabilmis insanlarin sayisiz ornekleri ile dolu. Her sey bir LA (hayirla) ile baslar. Zalimlesmeye LA, suru gibi gudulmeye LA, bu sacma zalim oyunun figurani olmaya LA, yerlesIk kanaatlerinize, dayatilmis dogrulariniza, benim aklimi yok eden ortak akliniza LA. Ve sonra Allah…
Akil, adalet ve ahlak; inancin dayanmasi gereken uc ayak. Biri kirildi mi her sey cokuyor ve biz kendi ayagimiza kursun sIkan gafillerden ibaret bir guruha donuyoruz. Zor zamanlarda bu uc ayagi saglam tutmak olmali benim anladigim inancin 70 000 fersah derinligindeki sulari.
Ne neyi gerektirir
Ha bunlar eksik olursa ne olur... Memleketim gibi olur. Bunlar tam anlami ile tesis olursa ne olur? Bizler sInIrsiz fikir aleminde sayisiz ve kisitsiz fikirler ureterekten bunlari dogru bir sekilde tartisir, degerlendirir, tahlil eder, olcer, bicer ve kendimiz icin en dogru olani, en uygun sekili, ile, bize de uyarlanmis bir bicimde alir, adapte eder keyfimizi sureriz. Iste muasir medeniyet olma yolu da budur.
Memleketimde yasamanin yolu dusunebilen bir insan icin sabah sekizden aksam 10a kadar bezdirici bir calisma, akabinde uyku, hafta sonu playstation ya da alisveris, hafta ici de sacma sapan dizilerle beynin uyusturulmasindan, dusunme fakultelerinin terk edilmesinden geciyor... Iste bu da beni korkutuyor. Gurbet elde durum nasil derseniz... Televizyon ve playstation burda da var...
Monday, October 29, 2007
Yazma arzusuna tembellik kostegi karisirsa, helekine sevkin kacarsa ne olur?
Hani merak eder durursun, su dunyanin isleri hic mi duzelmeyecek... Onunde birikmis duran ve az ya da cok sabahlaya sabahlaya, kahveyle yikadigin midenin isyanina, beyninin zonklamasina aldirmadan ustesinden gelmeye calistigin islerinin yigildigi dag kumecikleri hic mi erimeyecek? Her cozulen sorunun ardindan baska bir yerden, helekine ummadigin bir yerden yeni bir sorun mu cikagelicek? Hani diyor benden icri ben, su insanlar ki bana sorunlar getiren, acip insanlardan uzaklassam daha bir rahat mi edicem?
Iste her 4 senede bir gecmise dair herseyi geride birakip yeni bir baslangica yelken acmamin sebebi de budur. Bana dert gibi gorunen, gecmisimi kolileyip evim diyebildigim yegane yere (ki artik benim evim de degil) gondermek aslinda bir lux mudur? Zira koliler acilmadiklari ya da acilmayacaklari gelecege dogru istirahate uzanip tozlanirken aslinda bir zamanlar kopmak istemedigim ama sonrasinda hatirlamaya usendigim gecmisimin detaylarini benden uzak tutmak disinda ne ise yariyorlar... Arada sirada tozlarini aralayip atilacaklari secmek icin acildiklarinda bir parca huzun, bir parca hatirlanan gecmis, atilacaklarin secilmesi, son kez ne zaman dokunulduklarinin dusunulmesi, kolilerin kapanmasi ve yeniden unutulmasi...
Gecmise dair seyleri unutmak mumkun olsaydi belki onu da yapardik. Denemedik degil, unutulmuyo. Elde olan sadece onlari yontup olmadiklari seylere benzetmek ve aslinda olmadiklari, icermedikleri anlamlara buruyup sonra da bunlara kendimizi inandirmak. Boylecene unutulmayan sey hatirlanmak istenmeyen sey halini alirken gecmise dair ne varsa bir sekilde anlamini yitirip siliklesiyo. Sanirim en guzeli bir yerden bir baska yere gocup durmak. Eskiye dair ne varsa kaldirip bir koseye yigmak, sorna da bir gun atilacaklari severken elinize gecen bir detayda o gunlerin guzelliklerini hatirlamak...
Tasinma zamani...
Onları gerçekten sevseydiniz...
Thursday, October 25, 2007
Wednesday, October 24, 2007
Kafamdaki karisiklik
Ben ki dunyanin zorluklarindan cekmis ve cekmeye devam eden, cogu zaman sikayeti dilinden ve kalbinden eksik olmayan biri olarak kufrun hakim oldugu bir kalbe mi sahibim?
Yukaridaki gerektirme bunu iddia etmiyor. Ama metin inkara saplanip kalmis bireyi betimlerken bireyin dunya algisindan yola cikip kalbindeki meyile hukum getiriyor. Iste bu noktada da kendimi sinama firsatim oluyor ki mevcut halimi gormek beni dehsetin tam ortasina getirip birakiyor... Evet, sanirim imanin kalbindeki yeri sallantida olan bir bireyim...
Metin: Ikinci soz (Sozler)
Monday, October 22, 2007
Buhran
Su kopmak istemedigim Amerika'nin bana kazandirdiklari ya da kazandirabilecekleri nedir diye soramadan edemiyorum kendime. Daha degerli bir maas ceki, daha bol ve ucuz tuketim esyalari, duzen, rahatlik... Peki neleri alip goturuyor? Bedava degil butun bunlar. Dostlar, hayat arkadasin, hayatinin mikro perspektifteki duzeni, geciktirilmis baslangiclar, yitirilmis firsatlar, tum ailenin sevgisi, insanlara olan baglarin, hayati hissedebilmek, hatta belki de ahiret... Cevremde boluk porcuk hayatlarinin izdirabini alabildikleri seylerle bastiran, kendi kendisinin mahkumu onca insan...
Iste bu noktada soruyorum kendime... Belki de ahireti, belki hislerini kaybetmek soz konusuysa, hangi maas ceki karsilar yitirilenleri?
Thursday, October 18, 2007
I am a Muslim, but not as seen on TV...





Friday, October 12, 2007
Facebook, be my friend
Amcamlar Facebook ile ilgili sarki yapinca bize de dinlemek ve yarilmak duser...
Wednesday, October 10, 2007
Bizi bize yabancilar anlatir
Az once Zaman Gazetesinin yorumlarina goz atarken icimizden bir yabancinin, Herkul Millas'in bizi, bize anlatan; ama oncelikle bizim icinde yasadigimiz ve cogu zaman kaniksadigimiz, benimsedigimiz, sorgulamadigimiz caprasikligimizi resmeden yazisina denk geldim. Bu sayfayi buraya kadar okumus olan herkese o yaziya goz atmayi tavsiye ediyorum.
http://www.zaman.com.tr/webapp-tr/haber.do?haberno=598998
Eklemek istediginiz birsey olursa, bu sayfanin altina not dusun...
The Kingdom
Tavsiye edilir, vereceginiz paraya deger.
Thursday, October 4, 2007
DaVinci Code or what?
Wednesday, October 3, 2007
Kapinin ustunde anahtarlarim
Bir sonraki asama kapima phdcomics.com'dan ya da Hobbs and bilmemneden bir karikatur asmak.
ODTU ekolunu saga sola tasimak bu olsa gerek.
Friday, September 28, 2007
"Alamanci" olmak
Sorunum su ki, gecen gun Turk ve Ingilizce bilmeyen bir arkadastan bir sey rica etmek icin kendisi ile Ingilizce konusmaya calistim. Bunu fark ettigimde ise ikimiz de guluyorduk. Bir kac gun once migrenim tutup da icimdeki herseyi olanca tazyiki ile cikarmaya calistigim sirada acim dinsiz diye Ingilizce dua ediyodum. Icimden Ingilizce dusunuyorum, Amerikali gibi giyinip Ortadogu meseleleri konusunda Amerikali gibi dusunmeye basliyorum. Turkler yerine Amerikali ya da diger milletlerden olan arkadaslarla konusmayi tercih ediyorum... Turk muziginden hepten koptum. Memleketimi ve insanlari anlamaktan uzaklasiyorum.
Sanirim gurbetcilesiyorum. Gurbetcilestikce de memlekete donmek fikrinden uzaklasiyorum. Bir cift okuz ya da traktor alabilmek icin gurbete cikmis ama donememis insanlarin en azindan bir somut hedefleri vardi. Imreniyorum, zira memleketimde sahip olduklarim burdakinden daha fazla...
Hakkimda hayirlisi...
Monday, September 24, 2007
Sinema-Trend

Bilim Adamlarinin Fantastik Calismalari
Ben de artik PhD Sahibi olup bilim adamlari kervanina katildigima gore bu haberden acikcasi alinabilirim. Evet, biz bilim adamlari yer yer kafayi tirlatinca bastirilmis arzularimizdan da guc alaraktan boyle sacma sapan calismalar gerceklestiririz. Mesela ornekteki muhterem binlerce ciplak gogus resmine baktigini ifade etmis. Eferim... Neden ben de kendime daha farkli bir alan secmedim diye simdi dovunmekteyim. Ah ulen ah... Lojistiktir, kamyondur, rotalamadir neyine gerek... Vaktiyle gelistirdigin bayesian networku biraz modifiye edip "Using Bayesian Networks to Estimate Future Trend Settings in Fashion Business" diye bi makale yazip bassam ne fiyakam olurdu su alemde...
Peeeeh.... Belliydi zaten...
Bilim adamlarından mükemmel göğüs formülü
İngiliz estetik cerrah Patrick Mallucci, en güzel göğüslerin Caprice’de, en “yapmacık” göğüslerin de Victoria Beckham’da olduğunu iddia etti.
Dr. Mallucci'ye göre en ideal göğüsler Caprice'in (sağda), en yapmacık olanlar da Victoria Beckham'ın.

Eylül ayı sonunda Londra’da ilk defa “Göğüs Kaldırma Operasyonlarında Tasarım Konseptleri” adıyla düzenlenecek olan konferansta bulgularını sunacak olan Dr. Mallucci, ideal göğüsün uçlarının biraz havaya bakması gerektiğini, ve göğüs ucunun üstündeki alanın, altında kalan alandan daha küçük olması gerektiğini söyledi.
Saturday, September 22, 2007
Death Proof

Tuesday, September 18, 2007
Akademisyen ya da Instructor olmak
Bir arkadasim, ki kendisi fizikci idi ve 20.yy erken donem fizikcilerine hayrandi, butun fizikcilerin hayatlarina yon veren ve kendilerini taninir kilan teorilerin temellerini yirmili yaslarin ortalarinda attiklarindan, en azindan problemlerini kafalarinda kurduklarindan bahsetmisti. 28 yasindayim ve kafam beyaz bir sayfadan daha bos. Sanirim akademi bana gore degil. Lisede bile kafam daha cok doluydu problemler ile.
Akademide zaman gectikce beyin esnekligini, ya da problem cozmedeki yaraticilik ve hizini kaybededursun, insanin ileriki yaslarinda kokten yeni biseyler bulup cikarmasini beklemek hayal. Bir kac gun once basit bir integral hesabi ile ugrasmam gerekti, dusundum, tasindim, eskiden hoplata ziplata cozdugum basit bir integrali cozemedim.
Breh breh breh... Akademik acidan hayat ve varolus, saglam bir problem olusturabilmekle baslar.
Uzun zaman once okudugum "Genc Bilimadamina Ogutler" (ablam Izmir Fen Lisesi'ne giderken bana hediye etmisti) kitabinda bilimadaminin neden biraz da agnostik olmasi gerektigi tezini ileri surdugunu simdi daha kolay anliyorum. Dusunsel alemde ilerleyebilmek icin cevaplanamamis, cevaplanamamasi da rahatsizlik olan sorularla bogusmak, didismek lazim. Ta en basinda herseye kainatin sirrini bilir ya da biliyomus gibi bir eda ile yaklasmak, ki en kotusu aslinda bilmemek ve bilmediginden de haberdar olmamak, butun kesif durtusunu ve hazzini yok ediyor. O yuzden dusunen ve dusunsel alemde kesiflere yelken acan insanin az biraz inancsiz olmasi, kitaplarin hakikatine (kafasini defalarca orse vurup aci cekme pahasina) kafa tutmasi elzem.
Eninde sonunda sorular demleyip ve kesifler pesinde kosmayan bir kafa = bos kafa...
Wednesday, September 12, 2007
Living without feeling is breathing like a clock ticking
Hissedememek... Hic birsey... Feeling numb...
Nefretimi haykirsam yuzune ey ruh vampiri
Ne degisir hayatimizda
Belki kurtulutum nefretinden
Yiter gider ruhumu kemiren o virus
Sensizlik benim istedigim
Sense her animda beni sarip sarmalayip
Lanetinle tuketiyosun icimi
Benden sadece 2 yilimi degil
Ruhumu da caldin gittin...
Friday, September 7, 2007
Tasimacilikta optimuma kosarken...
Hindistan'ın batısındaki Racastan eyaletinde Hindu hacıları taşıyan bir kamyonun vadiye yuvarlanması sonucu en az 72 kişinin öldüğü bildirildi.
document.Polis, PTI ajansına yaptığı açıklamada, Racastan eyaletindeki Caysalmer kenti yakınlarında, hacıların Ramdev tapınağına gittikleri sırada meydana gelen kazada 72 kişinin öldüğü, onlarca kişinin yaralandığını belirtti.
Kamyon şoförünün keskin virajı alamayarak kontrolü kaybettiği ve kamyonun yol kenarındaki bariyerleri devirerek vadiye yuvarlandığı kaydedildi.
Yeni Delhi televizyonu araçta yaklaşık 150 kişinin bulunduğunu duyurdu.
Dusunuyorum da, 150 kisi bir kamyonda... Acaba nasil bir kamyondu... Acaba insanlar bir kamyona 150 kisi doldurdugu surece biz ORcilara is duser mi?
Breh breh breh... ORcilara dusmese de ERcilara is dusuyo gibi...
Wednesday, September 5, 2007
Mezarlar ve Insanlar
Bir yerde uzun sure kaldigimda, helekine o yerde insanlarin sirkule orani yuksekse, 3-4 seneden sonra, daha once herhangi bir "sey" olarak gorunen yerler nedense bana birer "mezar" olarak gorunmeye basliyor. Her mezar tanidigim bir insanin daha once var oldugu, isgal ettigi, ama su anda sadece boslugunu biraktigi bir mekan... Ya da her mekan ayri bir mezar. Kapimin onundeki graduate study lab'a bakiyorum. Liz Lindsay Office... Kapisinda "If there is no way ahead, make one" yaziyor. Bu odadaki 16 cubicaldan kimler geldi gecti. Ya peki cevresindeki 6 oda...Hic bir zaman cenaze kaldirmayi sevmedim. Hasta yataginin basinda olume uzanan o son nefesin verilmesini beklemek de bana gore degil. Sevdigim insanlardan ayrilirken hic vedalasmadim. Bir cenazeyi kaldirmaktan farksiz. Arkadasligimizi ve ona dair her anin mezara gomuldugu o hazinli torendir vedalasma.
Simdi vedalasmadigim o arkadaslarin ardlarinda biraktiklari veyahut serpistirdikleri mezarlara bakarken ister istemez bir huzun yeli yaliyor ruhumu. Kapilmamak icin kendimi tutuyorum. Yelkenleri indirme zamani degil. Bu geminin cipa atmadan, halat baglamadan ugrayacagi daha cok liman var...
Tuesday, September 4, 2007
Gay Modacilara Hayir, Yasasin Hi-Carb Ogunler
Thursday, August 30, 2007
Satirlar katirlari kovalarken...
Vahim, hem de cok vahim...
Wednesday, August 1, 2007
Dallas ve Mulakat Anilari
Neyse efenim, once beni havaalanina birakacak arkadasin evine dogru surduk; ondan once bir guzel gomlek yikadik utuledik (hayatimdaki ikinci masif utu deneyimi), ablamin 4 sene evvelki dugununden kalmis olup senede maximum iki kere giydigimiz icin eskimemis olan cicilerimizi topladigimiz gibi gittik. Bu arada bir de kitap indirdik, havaalaninda beklerken okur bu sefer mulakatta soru sorulursa yuzumuzun akiyla doneriz felan dedik.
Efenim hayatimizin en kucuk ucagina bindik gideriken... Hani beni ufak koyume inen 40-45 kisilik ucaklara laf ederdim, bu ucak ondan da kucuktu... 3 sira koltuk, iceride hostesin bile zorlukla yurudugu bir koridor. Hani bizim Pejo J9'lar filan vardir, okul servislerinin degismez arabasi, onlardan bile dar, onlardan bile kucuk. Yolda bulutlarin icine girdikce once bir sallanip, sonra calkalanip, havada duse kalka ilerleyen bir ucak...
devam edicem efenim
Thursday, July 26, 2007
Muse - Supermassive Black Hole????
isin astrofizik kismina takilmadan seyredilesi ve dinlenesi bir klip!
Thursday, July 19, 2007
Pusula

Tuesday, July 17, 2007
Go Marines!

Saturday, July 7, 2007
"Volkan amca!" olmak...
Neyse, arkadas aradi... 7'de gelicek. Naapalim? Kendim icin bile biseyler yiyecek halim yokken birilerine yemek hazirlamak icimden gelmedi, arkadas da nerde yiyelim faslinda nazlaniyo, karnim tok olabilire getirdi lafi, ben de atladim tabii, "o zaman siz biseyler atistirin evde, 7:30 gibi beklerim!" Bir muhabbette seyir muglak sulara girdi mi yapilacak ilk sey insiyatifi ele alip kotu de olsa pragmatist de kacsa bir cozum uretmek. Bu sularda kaldikca keyif kacar...
Hemen Wal-mart'a kosup ikramlik biseyler aldim. Kizarmis tavuk... Yeni cikiyo firindan... Kaptim bi tane eve surdum. Evde tavugu yiycek kadar vakit yok! Bi haftadir toplanmamis evi bu hali ile gorurlerse halim duman. Evi topladim, mikrodalgada biraz misir haslayip didiklenmis tavuk ile ayakta "tikindim"... Vaktinde gelmeyen misafiri sevmem, ama vaktinde gelene de hazirliksiz yakalanmaktan nefret ederim. Benim tarzim bu, son ana kadar biseyleri yetistirmek; son anin evvelindeyse ayaklarimi uzatip tembellik etmek.
Arkadas yaninda misafiri ve her ikisi de cocuklari ile geldiler. Bir sure sonra ucuncu arkadas bir yasindaki oglu ile geldi. Ilk defa evimde 6 misafir var ilk defa bunlarin 3'u cocuk. Ben buna hazirlikli degilim. Oncelikle evde televizyonun saginda solunda ve ustunde duran 5 kumandali araba buna hazirlikli degiller.
Veletlerden konusabilen yeganesi israrla bana "Volkan amca!" diyor. Soyleme dedim, inat etti daha cok soyluyo. Anladim ki benle dalga geciyo akli sira bacaksiz. Cocuklarla fazla muhabbetim yoktur, sevmem zaten cocuklari, o yuzden cocuga nasil muamele edilir, ne denir bilmem. Ablamlar 4.5 senedir evli ama cocuktan yana niyetleri yok, haliyle CV'me yazabilecegim bir cocuk deneyimim, nada... Ben de TV'de gordugum ve ise yarayacagina inandigim "kopek terbiyesi yontemlerini" deneyeyim dedim. Ufaklik benle dalga geciyosa gormezden gelicem, gulumsemek yok, cani nasilsa yaptigim browniden istiyo, elimde bir koz var yani... Bilgisayarimda youtube seyretmek istedi, nope... Agzindan "amca" lafi cikarsa kapatirim dedim, amca dedi, kapattim. Babasi bile sasirdi bendeki sertlige... Ama oyle... Kimseye taviz yok, hayat bunu emreder. Ogrendi lakin kiz kimin patron oldugunu. Gec oldu, babasi musaade istedi, peynirli kadayif tatlisi tabaklarini almadan gittiler. Su aralar da sekerle aram yok ki...
Sadede gelirsek... Velet ilk defa "amca" dediginde bende biseyler cakti... Artik koca adamlariz, ufak veletlik donemlerimizden cikali 20, garson bedeni geceli 16, pasha diye seslenilmeyeli 13-14, yolumuz askerlik subesine duseli 10 sene olmus. Saclar yavastan beyazliyo, tepem babaminkini andirir sekilde seyrelmekle mesgul, bi kac sene sonra "cevher olan dagda ot bitmezmis" esprilerine siginicaz mecburen. Saclarimiz (karizmatik cagrisimi ile) Jason Statham ya da (amiyane tabiri ile) 3 numara asker trasi tarzi kesilecek. Iste o zaman "biseyler olmak" ya da olamamak, eger olunamadiysa ne gibi "seyleri" kacirdigimiz ya da iskaladigimiz uzerine konusup sohbet etmek, icimizde dolani dokmek icin yeterince zamanimiz olacak... Her ne kadar bunlari paylasmak istedigimiz dostlarimiz, arkadaslarimiz o anlarda vakitlerini aileleri ile evlerinde degerlendiriyor, ya da sadece "geciriyor" olsalar da...
Friday, July 6, 2007
Monday, July 2, 2007
Secmece bunlar
Ha benim memleketimde ise her secim zamani, yeni parlamentonun "vira bismillah" diyecegi gunun 3-5 ay evvelinden itibaren toplumsal akil pilini pirtini toplar, son gocmen kuslardan tembellikte doruk yapmis avare uc besinin ardina takildigi gibi kimi zaman sicak, kimi zaman da soguk memleketlere dogru seyre cikar, son yazlikcilar gibi de istemeye istemeye, konu komsusuz kalmaktan muzdarip, hafif de usuyup hirkasina sarilmis vaziyette sonbahara dogru evine geri doner, doner de hemen yerlesemez; okullarin acilmasini, hayatin monotona baglamasini bekler. Sonra nasilsa bir sekilde kendini okul zili ritmine baglayip vakti aylardan ramazan eyler, gokyuzunde patlayacak topu seyre dalar. Bu depresif hayatini surduregiden toplumsal akil nadiren kendini toparlar, nadiren kendi kendine sorular sorup birikimini bu sorulara cevap uretmek icin kullanir.

Ulkem yine secim arefesinde, yine akil yerini cilginliga birakmis; kendisi Antalya'da bronzlasmakta. Mizan sasirmis, mantik kayolmus; beyin yerini mideye birakirken, fikirler uretip paylasmasi gereken dimaglar coktan dolu iskembelerden gegirti ozgurlugunde firlayip yankilanan vaadlere teslim olmus. Kimi elinde urgan sallar, kimi mazot, kimi kredi dagitir. Gecmisini unutan kimileri soz verir, ve ekler "yapmazsam namussuzum"...
Lakin benim milletimde oyle her babayigit cikip da nasil yapacagindan, mumkun olup olmadigindan konusmaz; zira konusmak dusunulerek yapilacak bir is degildir benim ulkemde, sallanabilecek bir iskemben olmasi yeter. Konusmanin sarimsak-sirke tadi verdigi ulkemde dinlemek, dinletebilmek ne mumkun? Aska gel ya da kafandaki sablonlara uyan kelimeleri duy yeter... Kim ne demis, nasil demis, olculu mu demis... Hani bugun Hrant Dink ile Atilla Yayla'nin durusmalari sahit aglanacak hallerimize... Biri vuruldu, biri medyatik lincten muzdarip; suclari ayni: yanlis anlatilmak, yanlis anlasilmak... Konusmanin korku ile soslandigi, fikrin kaba gucle mukabele edildigi bir toplum bizimkisi... Toplumun huyuna gitmeli, sozlerinle kafalarindaki sablonlari doldurmali, sorgulatmak yerine gaza getirmelisin... Yoksa aksam eve korku icinde donmek zorunda kalan mazosistin teki olur cikarsin.
Sanirim toplumsal akli keyif cattigi plajdan dolu dolu dondurup Ruslardan arta kalan aklini demokrasi 101 ile doldurabilmek icin yeldegirmenlerine savas acabilecek delilikte gozupek, amansiz masosistlere ihtiyacimiz var...
Saturday, June 30, 2007
paradoks, olmak ya da olamamak

yukardaki resim kadar olmasa da bir paradoksun icine dusmus haldeyim. Yillar evvel, hatta tam tarihini verecek de olursam 29 Agustos 2001 tarihinde (ameliyat oldugum gunun bir gun evveli oldugu icin iyi hatirliyorum, yolda otobus koltugunda sabahlayarak gecen bir gecenin ardindan bir kac saatlik bir uyku ve ogleden sonra onca yorgunluk ve uykusuzluguma ragmen pilimi pirtimi toplayip komsunun hastahanesine ameliyat olmak icin yatis ve bir ay sonra "yeterince dinlenerek" kalkis) bitirme hocami ziyaretim sirasinda kariyerime nasil yon verecegimi konusurken "ileride hic bisey olamazsam akademisyen olurum" demistim; o da suratima saskin ve afallamis bir ifade ile bakakalmisti. Sanirim bir Prof.'a soylenecek laf degildi agzimdan cikan...
Neyse, aradan gecen 6 seneden sonra firsatlari degerlendire harciya geldigim noktada gecen persembe doktora tezimi savundum ve doktorami almamla aramda sadece duzenlenecek bir tez kaldi. Simdi paradoks su: doktorami vererek akademisyen olmaya hak kazandim, "biseyler oldum", fakat ayni zamanda bu benim yillar onca koydugum ve hala aksini savunmadigim kriterime gore hic bir sey olamadigimin resmi isbati...
Doktorami aldigima sevinemiyorum isin anlasilir yani... Tam bir boslugun icindeyim. Beni bir is teklifi paklar...
Tuesday, June 26, 2007
Genc Siviller
Bugun ilginc birsey oldu ve Lale Mansur ismini kullanan bir uye, ya da benim zannettigim kadari ile Lale Mansur'un kendisi listeye destek maili atti. Iste bu durum da benim kafama bir kivilcim olarak dusmeye yetti.
Bir iki yil once daha kiz arkadasimdan pesime yedigim tekmenin acisini bastiramamisken ve bunu basarabilmek icin kutuphanede ordan oraya saldirirken gozume ilisen Avrupa'nin Yeni Cagdaki fikirsel deviniminin Osmanli'dan izole bicimde anlatildigi kitaptaki bir ayrintiyi hatirladim. Avrupa aydinlanma surecinde demokrasiyi ve onu bagrinda yetistiren fikirsel altyapiyi bir gecede ya da 10 yilda marslar besteleyerek olusturmamis. Ozellikle merkezi idarelerin baskisindan kacan ve merkezi idarelerle arasi hosbes olmayan eski soylular, yeni burjuvazinin himayesindeki salon toplantilari, okuma gunleri, mektuplasmalar, romanlarin icine yedirilmis ana temalar sayesinde fikirlerini yaymis, muzakere etmis, atismis ve dusunsel evrimini gerceklestirmis. Iste bu noktada internetin, dogusundan ve 94 senesinde memlekete girmesinden bu yana ilk defa, kicini kaldirmadan oturdugu yerden manita dusurmek, cinsel egitimini renklendirmek ve dogru yanlis ayirimi yapilmadan saga sola dezenformasyon mailleri forwardlamak disinda bir amac dahilinde kullanilabildigine sahit oluyoruz bu memleket gencligi arasinda (hayir hayir, wikipedia bir gavur icadi; onun Turkce versiyonu vikipedi ise Allah bilir Soroscu hainlerin isidir mutlaka :) ) . Memleket gencligi ilk defa bu grubun barindirdigi digital ortamda karsidakini otelemeyen, otekilestirip izole etmeden, hain ilan etmeden demokrasiyi ve demokrat olmayi tartisiyor ki bence bu fevkalade onemli birsey. Helekine bu grubun mimarlari arasinda Sabancida uzun sure calismis olan Turgay abi ve bazi Sabanci Universitesi ogrencilerinin olmasi zamaninda freshman iken ogrencilerimin cok yakindigi ama faydasina her zaman inandigim social and political science dersinin amacina ulastigini gosteriyor.
Bu ulkenin calculus'u sular seller gibi bilen, dif'i top gibi sektiren, lineer 260'i havada karada gecen muhendisler yerine cevresinde olan biteni gorebilen, gordugunu de anlayip analiz edebilen bireylere ihtiyaci var. Belki biz de o zaman aslinda kendimizin "bu ulkede iktidarin birakilamayacagi Haso'nun, Memo'nun" icinden ciktigimizi kavrayabilir ve o Haso ile Memo'ya oryantalist gozluklerle hafiften alayci, yer yer acinakli gozlerle bakmaktan vaz gecebiliriz. O zaman 23 nisan bayramlarinin da kapsami cocuk bayrami olmaktan kurtulur, aynen ramazan bayraminin tek cagrisiminin eve bir kac kilo ikram sekeri almak olmamasi gibi...
Musicovery
Henuz New Orleans'da bir blues barda geceyi getirme fikrimi faaliyet asamasina getiremedim ama su diyardan donmeden o da olacak. Lakin ben Bourbon Street'i biraz degismis buldum. Yoksa 3 sene evvel gece karanliginda mi yanlis gordum. Hani gercekten "survive" edilecek bi yerdi de biz klasik turist salakliginda ve gencligin toylugunda mi bunu fark edemedik... Yoksa karnim acti, onceki gecen uyku hapi almis ve ayilmayi mi basaramamistim...
Neyse... Enjoy it efenim
Wednesday, June 20, 2007
Mutlaka Dinlenesi
Hatta ben size baska bir link vereyim... Bu link uzerinden de eriseceginiz parcalari teker teker dinleyin efenim.. Bisey degil... Vatandas hizmet gorsun....
Asrin Gazetecilik Olayi
Starkville Lazy News olarak asrin gazetecilik olayina imza atiyoruz: Gecen aylarda Bekir Coskun'un "killi gobegini kasiyan adam" olarak tasvir ettigi, onceki sene de Mine Kirikkanat'in kalemine plajlarda yarattigi goz ve manzara kirliligi sebebi ile konu olmus insanimiz isinan havalarla birlikte yeniden plajlara tum heybeti ile geri donus yapti efenim. Iste resmi de yukarda :) Amcam Turkiye'nin gelecegini ya da Fener'in seneye Roberto Carlos'un onunde kimi oynatacagini dusunuyor sanirsam. Resim ntvmsnbc web sitesinden...
Friday, June 15, 2007
Bize bizim olmayan bir gozle bakmak...

Ne yapmali ne etmeli

Yuzu mutluluk sacan bicir bicir guzel insan Samantha Brown Avrupayi bitirdikten sonra Travel Channel'a Passport to Europe formatinda ama Latin Amerikayi tanittigi programi ile geri dondu. Gecenlerde yemek arasi zapping yaparken denk geldiginde Chile'deydi. Santiago... Bir Avrupa sehrini aratmayan ama yer yer Quentin Tarantino filmlerinden asina oldugumuz rural bolgeleri de icinde barindiran bir sehir. El sanatlari uretip satan bir yasli "genc" uzerinde Che Guevera resmi olan t-shirtu ile Amerikan televizyonuna el salliyor.
ABD'nin guneyinde yasayan bendeniz sonbahar aylarinda buralari dolduran Harley'ci amcamlara mi ozendim nedir icimde ufacik tefecik bir uhde mi desem heves mi desem iste oyle biseylerin varligini kesfettim. Ama Harley'ci gibi degil, bir BMW F-650'nin uzerine atlayip once kuzey amerikayi, ardindan latin amerikayi gezmek. Lakin bu fikir bakir degil. Kuzey amerika faslini yanda resmi gorulen yuce asci Alton Brown, guney amerika faslini da bizim bolumden mezun bi kac genc gerceklestirdi.

Thursday, June 14, 2007
A Sequel to the "Fire Ants", The Ultimate Annihilation
Pathway'i geriye dogru takip ediyorum. Gozum buzdolabi uzerindeki mikrodalga firina takiliyor. Cevresinde karincalarin sayisinda artis var. Ama ben bu firinin arkasini daha yeni ilacladim. Derken gozum duvara takiliyor, evet... karincalar yukardan geliyor. Takip ediyorum: Karincalar tavanla duvarin birlestigi dar koseden kendilerine yol yapmislar. Gelistirdikleri cozum ve ortak akillarinin ulasabildigi nokta beni hayrete dusuruyor. Bu yol daha sonra ana kapinin ust esigine iniyor, ordan da gorunmeyecek sekilde yine tavandan pencereye ulasiyor. Sonra pervaza, derken oradan ufak bir aralikta kayboluyor. Disari cikiyorum, disarda patway ile alakali hic bisi yok, anlasilan yuva duvarin icinden devam ediyor. Gece gece bu yolu ve bitis noktasini ilacliyorum... Karincalar ile savasta ikinci round...
Ertesi sabah karincasiz bir gun... Dolaplarimda karinca dolanmiyor. Huylanmalarim yersiz, masamda karinca yok... harika... Bulasiklarimi evyede daha cok bekletebilirim. (Bekarlara bir hint: eger sahip oldugunuz ya da kullandiginiz tabak sayisini 2, bardak sayisini 3, catal bicak vs sayisini 4 gibi rakamlarla sinirlarsaniz, asla cok bulasiginiz birikmez)
Nerde kalmistim... Evet, artik evimde karinca yok... Mutluyum... Havaalanlarindan her geciste alip da bir turlu yemeye kiyamayaraktan biriktirdigim yarimsar kiloluk cikolata barlarim guvende... Mezuniyete saklasam iyi olucak. Diploma alir almaz 40 kusur derece Agustos sicaginda bir kosede elime yuzume bulastira bulastira cikolata kemiririm... :)
soru isareti
su videoyu seyrederken hangisi daha cekici bilmiyorum... Emily Blunt mu yoksa fonda Edith Piaf mi?
Sunday, June 10, 2007
Fire Ants
Resimde gorunen ve fire ant diye bilinen karincalarin boylari yaklasik 1.5-2 mm kadar. Lakin insani canindan bezdirmeye yetiyolar... Hele benim gibi herseyden huylanan ve kasinmaya baslamak icin mazeret arayan biri icin iyice cekilmez yaratiklar. Rivayete gore Amerika kitasina da daha sicak olan Latin Amerika'dan gelmisler. Afrika da olabilir... I don't care... Sadece sicak bi yerden geldiklerini ve yeni habitatlarinda populasyonlarini sinirlayacak avcilari olmadigi icin deli gibi cogaldiklarini, cevrelerinde de canli cansiz ne varsa saldirdiklarini biliyorum. Kisin ortadan kaybolan bu canlilar yaz ile beraber sagda solda kostebek delikleri kadar buyuk boyuta ulasabilen yuvalari ile goze carparlar. Yuvalarin uzerine basmaya gorun, bir anda binlercesi size saldirir. Ve en onemlisi, ISIRIRLAR! Kucuk olduklarina bakmayin, isirmaya meyillidirler ve isirmak icin canlarini feda etmekten kacinmazlar. Isirdiklari yer su toplar, ufak bir sivilce gorunumunu alir, cevresi capi 1 cm olan bir daire halinde kizarir. Eger cok sayida ates karincasi isirmissa olum riski bile vardir. Cevrede bir sekerli sey birakmissaniz bir sekilde bunu bulur ve kolonilerini hemen pesleri sira suruklerler. Disarda yemek birakmissaniz, ya da masanizin uzerine silmeden ciktiysaniz, aksama uzerinde binlerce karinca gormeniz gayet dogaldir. Basima gelmistir... Artik acilmis cikolata posetlerimi, cikolatanin tadini bozacagini bilmeme ragmen ne yazik ki dolapta sakliyorum. (evet efenim, iyi cikolata belli bir sicaklikta ve nemini kaybetmeyecegi bir sekilde saklanmalidir. Bu ozelligi ile cikolata da en az sarap kadar itina ister)Neyse, hafta sonu calisma masamin ve carsaflarimin uzerinde dolasan ates karincalarindan bay geldigi icin (belli belirsiz karinca olsa da olmasa da her kasinti asiri derecede huylandiriyo beni su aralar) evime koca bir canister bocek ilaci aldim. Her yeri ilacladim, karincalar bana duaci... Onlara deodorant gibi geldi... Ne menem seydir ki su karincalar? Off yaaa, karinca guneyde, sicak guneyde, nem guneyde, lakin isler kuzeyde ama kuzeydeki is yerlerinden de cevap yok... Bu ne istir????
Friday, June 8, 2007
metamorfoz?
Wednesday, June 6, 2007
Equilibrium

Tuesday, May 29, 2007
Bu yola ne diyerek cikmistik...
Neyse, bu eski temizlikcimiz bana mes'ul oldugumuz toplumun o en dibindeki insanlari hatirlatirdi, daha dogrusu unutturmaz, bilakis bilincime kazirdi. Universitenin ilk doneminde cevap bulamadigim "neden" sorularimin bir kismina bu adami gozlerken cevaplar turetmistim. Neden burdayiz, neden bu kulfeti cekiyoruz, neden su anda kantinde piyasa yapip kampuste kiz pesinde kosmaktansa (okulun en favori iki kantininden birisi bizim yurdun altindaydi) calisma salonunda (CS) oturup kic buyutmeyi tercih ediyorum?
Iki cevap vardi... Dunyaya ve otesine bakan iki cevap. Bu adam iste bana dunyaya bakan cevabi bulma noktasinda yardimci olmustu: "Bu insanlardan sorumluyum, bana verilen meziyetleri bu insanlarin maaslarindan kesilen vergilerle ayakta duran bir kurumdan aldigim egitimle mukemmellestirip yine bu insanlara fayda ureterek kullanmaliyim"... Oteki cevab akil ve mantiktan ziyade tasavvufa bakar biraz... Icine girmiyeyim.
97'den 2007'ye... Aradan 10 sene gecmis. Ve ben o iki cevabi da artik daha az aklima getiriyorum.
Ruhta erozyon bu olsa gerek...
Sunday, May 27, 2007
Arkadaslarla iliskiler ya da... Friendship Management

Yillar evvel ODTU'de son siniftayken ve kariyer gunlerine gelmeyen sirketler sebebi ile karamsarligin dibine vurmaya hazirlanirken Sabanci Universitesi'nin Isletme daha dogrusu Yonetim Bilimleri (her fakulteye garip isimler bulmakta ustaydi Sabanci) fakultesinden bir hoca tanitim sunumu icin gelmisti. Hocanin ismini unuttum simdi ama kolayca hatirlarim saniyorum. Conflict Resolution ve Meaning Management'dan bahsetmisti. Moduler dersler arasina sanirim bunlari da koymuslardi. O zamanlar ne kadar sacma seylerle ilgileniyo bu isletmeciler dedigimi hatirliyorum. Ama yillar gectikce bu derslerin Turk toplumu icin aslinda oldukca onemli konular oldugunu anliyorum. Mutlaka gorulmeli, mutlaka deneyim edilmeli. Her ne kadar Sabanci Universitesinde iki yil gecirip de o moduler derslerden iki tane almis da olsam, bu derslere girmedim...
Neyse, asil mevzuuya gelirsek, arkadaslik denen seyin de aslinda bir yonetim ve strateji gerektirdigini biraz gec anladim. Sanirim 28. yasim geri kalan hayatim icin gerekli olan bilgileri ogrenmemde bir donum noktasi olacak. Aslinda daha once stratejik davrandigim arkadaslarim olmustu, lise sonda mesela. Yatili okulda bazi seyleri erken ogreniyorsunuz. Kisilerle olan iliskilerinizde once amaclar belirlemek, sonra hedefler koymak, cok detaya inmeden bu ana hatlar cercevesine artik kendiniz olmaktan cikip bir sentetik sistemi simule etmek, benim alanimin tabiri ile real time dynamic optimization problemini yasamak... Gercek arkadaslik spontanedir, rasyonal hic degildir, olmasi da gerekmez; zaten rasyonelse icinde ruh ve samimiyet eksikligi var demektir. Hic sizden olmadik bir sey isteyen bir arkadasiniz icin bunu yapmisliginiz yok mu? Iste bu rasyonalitenin tam beline bir darbedir. Dolayisi ile gercek arkadasligin pragmatik olmasi da gerekmez. Ama bu hep vermek demek de degildir. Uzun vadede bakildiginda iki tarafin da birbirlerinden alip verdiklerinin esit olmasi, en azindan birinin dikkat cekecek ya da irite edecek kadar otekinden farkli olmamasi gerekir. Guven ve saygi herseyden onemli... Ama en onemli sey iki kisinin de ayni terminolojiyi konusuyor, daha dogrusu ayni iletisim phraselerinin (bunlarin sadece cumlecikler olmasi gerekmez, mimik ya da davranislari, beden dilini de iletisimsel phraseler olarak alalim) iki kiside de ayni anlamlari cagristiriyor olmasi gerekir. Kucuk prensteki gibi: Tilki ile Prens birbirlerine o kadar alistirmalidirlar ki kendilerini, en ufak detayda bile birbirlerini anlayabilmeliler...
Bunun disinda bir iliskiniz varsa: O zaman iste yukardakilerin herhangi biri sizin icin acikcasi fayda yerine sadece zarar getirir. Yillar once Uluslararasi Iliskilere giris dersi almistim, ordaki terminolojiyi bireyler icin kullanmak da mumkun ama hatirladigim anlamlara denk gelen kelimeleri maalesef coktan unuttum. Neyse, iki farkli modelden bahsedelim insanlara olan yaklasimlarimizi aciklamak icin: Birincisi, butun insanlari "iyi" zararsiz kabul etmek. Guvenimizi bosa cikarak sekilde davranmadiklari surece insanlari guvenilir kabul etmek. Ikincisi ise insanlari gunumuz Istanbul insani gibi kabul etmek. Yani pragmatist, rasyonel, bencil... Kendi faydasi olmadigi surece sizin icin bir sey yapmayacak bireyler... Kendi menfaatini her dem sizinle iliskisinin geleceginden onemli goren, kisa vadeyi uzun vadeli analize tercih edenler.
Aslinda gercek insan bu ikisi oldugu gibi bu ikisi de degil. Yani elbette bu tur insanlar var olabilir, var da, ama bunlarin arasinda fuzzy tipler de var ve majorite onlar. Topraktaki cevher gibi; arkadas olmak icin var olduklari yerden cikarilmayi bekleyen, biraz islenilmeyi, sekillendirebilmeyi gerektiren, size uyan bir yan yarattiginizda da saglam bir iliski kurabilmenin mumkun oldugu insanlar. Ama bu dedigim efor gerektiriyor. Bizse limitli efora, limitli cevreye, limitli iliskilere sahip bireyleriz... Zira zamana mahkumuz. Alin size goal, alin size constraint... Bu ikisi varsa elbette bir yonetisim problemi, bir yonetisim problemi varsa da bir isletmecilik metodu, bir muhendislik cozumu var demektir ve bunlar bizim kesfimizi, benim burda yukardaki onca laftan sonra irdelememi beklemektedir.
Ama saat 1:25 oldu... Bu konuyu irdelemek yerine uzuuuun zaman once okudugum bir kitaba referans vereyim. Kitabin ismi "Dusman Topraklarda: Bir Mossad Ajaninin Ticaret Sirlari"... Kitabin yazari Gerald Westerby takma ismini kendine layik gormus. Kitabin ticaret sirlari dedigine bakmayin. Ticaretle pek de bi alakasi yok. Daha ziyade insan iliskilerinin yonetimi uzerine guzel hikayeler ve cikarimlar bulabileceginiz bir kitap. Eh, biraz da Talmut'tan akil dolu ayetler... Isteyen Tulumba.com'dan alabilir. Ben Besiktas'ta Alkim'in kendi yerinden almistim. Ahhhh, ne guzeldi Istanbul gunlerim...Neyse, belki sonra bu konuya devam ederim... Her ne kadar bi kere ara verdigim bir konuya bir daha donmek gibi bir ozelligim olmasa da...
Beni izlemeye gayret edin aziz kaarilerim. O kaarilerimin sayisi ucu besi gecmese de...
Kan sekerim

Friday, May 25, 2007
Dogruya dogru: Muhendisin yolu vs akademik yol!



