Sunday, December 23, 2007

Yillik Izin

Bu sayfanin yazari yillik izninin bir kismini kullanmak uzere yazilarina ara vermistir.

Ayni zamanda kendisi 4.5 yildir yasadigi ve sayfaya da adiniz vermis olan Mississippi Eyaletinin Starkville sehrinden ayrilip Jackson sehrine tasinmaya calismaktadir. Jackson'da kendine buldugu oda su an icin goturdugu koliler, kumandali araba koleksiyonu ve t-shirtleri ile dolmustur. Bir koca bavul dolusu gomlegi oldugunu ilk defa fark etmis ve hayret ederken kucuk dilini yutmamistir. Yani akillidir, zekidir bu sayfanin yazari.

Velhasil, farkli bir mekandan, Starbucks cafelerden internet araklayarak da olsa yazilacak olan bu sayfa, bir iki haftaya kadar duzene girecek, itinasiz, sundan bundan, modaya ve guncele dokunmayan yazilari ile farkli tellerden calmaya, farkli yonlerden estirmeye gayret edecektir.

Cumleten selametle kalin aziz kaarilerim.

Wednesday, December 12, 2007

Hilmi Yavuz'un Nazarindan Modern Aydin...

Hilmi Yavuz hoca, son yazilarindan birinde modern aydina dokundurmus hafiften... Saptamalarin uzerine eklenecek birsey bulamayinca ben de birazini secip asagiya ekledim...

"Bunlar (yazisinin genelinde elestirdigi bir kac kisi), Türkiye'nin son yirmi beş yılda ürettiği 'pseudo-aydın' tipinin mükemmel bir örneğidirler. Analitik bir zihin yapısından maalesef mahrum, ezberci ve aktarıcı bir okuryazar tipi! Bu 'pseudo-aydın'ların ortak özelliği, her alanda edebiyattan plastik sanatlara, müziğe ve siyasete kadar, gözboyayıcı büyük laflar etmek ve bu lafların hiçbirini sorgulamak, açıklamak ve temellendirmek gereğini duymamaktır. Türkiye'de ezberci eğitimin ürettiği okuryazar tipleridir bunlar;- ve kendileri gibi, verilen her şeyi sorgulamadan onaylayan ezberci okurlarla buluşurlar. André Gide'in 1931 tarihli günlüklerinden birinde şunları yazar: 'Bazı kitaplar vardır, bunları kimler okur, diye merak ederim. Sonra bazı insanlar vardır, bunlar ne okurlar, diye meraklanırım. Sonra birden bu iki imge zihnimde birleşiverir.' Bu gibilerin Türkiye'de 'aydın' sayılmaları, ancak o tipten okurlarla mümkün olabiliyor ne yazık ki!

Türk entelijansiyasının bir kesimi, maalesef, belagat budalasıdır. Sorgulama yok, açıklama yok, çözümleme yok, temellendirme yok! Salla gitsin! 'Bunu söylüyorsunuz ama, neden böyle?' sorusuna verecekleri cevap yoktur çünkü. Gerçek anlamda bilgilenerek ve bilgilendirerek sahici bir entelektüel olmanın zihinsel yükünü taşımak yerine, görünüşte şatafatlı, büyük ve boş laflarla bir 'entelektüel etkisi' ya da havası yaratmak! İşleri güçleri budur. Bunlar, gerçek entelektüelin 'komik mukallidi'dirler! Ve esefle söyleyeyim ki, Gresham kanunu işliyor entelektüel çevrede: Kötü entelektüel, iyi entelektüeli kovuyor! "

Saturday, December 1, 2007

Deli Hikmet

Kurtlar Vadisi'ni pek izlemezdim. Aslinda baslasam simdi elestirmeye, vurmadigim yer kalmaz... Lakin iki karakter var... Birincisi, o dizide fazla agir dustugu icin bir miktar sentetik kacan Omer Baba... Ikincisi de Deli Hikmet... Omer Baba'nin hikmetine, kelamina laf yok. Gunumuz modern delikanlisinin manevi yonu de olmasi gerektigi noktasinda corbaya katilmis onemli bir cesni... Omer baba dizinin kalb'i, Deli Hikmet ise akli. Geri kalani da uc bes capulcu, sokak adami...

Deli Hikmet aski ogretiyor modern zaman insanina... Askin da metalastigi, bireyde manevi derinligin fizigin yuzeyselligine yedirildigi su zamanda. Deli Hikmet fedakar, Deli Hikmet cesur... Belli ki kimsenin cesaret edemedigine tenezzul ediyor. Deli Hikmet dobra... Hissettigini ifade ediyor. Deli Hikmet kararli... Istedigini alma noktasinda tereddut etmiyor, hislerine yenilmiyor. Deli Hikmet saf... Askin yaninda baska hic bir seyi dusunmuyor, aski saf ve katiksiz hissediyor...

Lakin Deli Hikmet az, Deli Hikmet gergin, Deli Hikmet adi ustunde deli... Modern zamanda tarz'i kadimden gitmeyi tercih edenler gibi...

Bir gonul adami


Senai Demirci modern zamanlarin populer gonul insani. Kendi biyografisinde sunlari yazmis:
"Bugün doğdu, ömrünü bugün biliyor. İlk taze nefesini bugün aldı. Sonunu sonsuzluğa göre hazırlamaya çalışıyor. "
Su yukaridakini okuduktan sonra kendi biyografim icin herhalde sunu yazardim "Senai Demirci'nin degili."
Gecmisin bir turlu yakasini birakmadigi, anin guzelliklerini bir sekilde iskalama konusunda erbab, gelecegini yazilmamis bir hikaye kitabi gibi dusunurken bir turlu bu kitaba heyecanli chapterlar ekleyemeyen, daha kotusu kitabin da bir gun durulecegini aklina getirmeyip de elini cabuk tutmayan bir insan...
Tamam tamama, hayallerime ulasma adina bir adim atiyor, bir risk aliyorum.
Ugrastim, didindim, hayalimin ne oldugunu bulmaya calistim. Bir kac silik sey gordum, onlara yapistim, tunelin sonundaki isik zannetigim hedefe dogru agir, tembel ve emin olmayan adimlarla ilerliyorum... Ya da bir sekilde yol altimdan kayip gidiyor da ben bir sekilde relatif olarak ilerlemis oluyorum. Gayret az, zira keyfim yok; keyfim yok, zira az once dedigim gibi, ne tunelin sonundaki isiktan, ne de o isigin benim hayalim oldugundan eminim. Emin oldugum sey, su aralar neleri istemedigim. Pek cok seyi tuketiyorum, basitce, hoyratca...
Evreni bir optimizasyon probleminin search space'i gibi gorup, rasyonel davranisi etkin bir arama algoritmasi olarak tanimladiktan sonra biz insalar, verimliligi tanimlama gayretine girisiyoruz. Bir local optimuma kisa surede ulasmaksa verimliklik, orda takilip kalmak ve dahi ultimate optimumu iskalamak peki nedir? Ya da ayagini surukleyip de bir local optimumun tepesine cikamamak, dusuncelere dalip da yon tayin etmek, veyahut neyi aradigini dusunmek verimsizlik midir? Peki aradigi local optimumun daha once kesfettigi ve artik kendisine anlamsiz gelen bir nokta oldugunu fark edip de daha iyisini bulmak icin asagilara dogru yola koyulmus insan nedir? Belki ayagi tokezlemistir, inerken asagilara yuvarlanmaktadir...
Iste insan hareketten vazgecmedigi ve ne icin hareket ettigini bildigi surece birsey kaybetmis de sayilmaz. Verimlilik relativdir. Dogu medeniyeti batinin etkinligini de verimliligini de challenge etmeye hazirlaniyor ve batinin anti tezi olma noktasinda hic olmadigi kadar donanimli, hic olmadigi kadar hazir. Bati, antilerini de kendine benzettigi gecen yuzyilin sonunda catisamadigi bir ziddinin yoklugunda kosmak, kendini yenilemek yerine kendini tuketmekle mesgul. Dogu ise kendini Bati ile ikmal ve tesis ediyor; ama ozunde insanin manevi dunyasini koruyarak.
Ve ben... Attigim ya da atmam gereken her adimin beni hayalimden uzaklastirdigini dusunuyorum. Iste burda gecmis beni tam yakamdan kavrayip silkeliyor. Her gunumu zayi ederken omrumu de bir sekilde zayi etmis oluyorum ve farkina varip da kendimi tukettigim her anin ardinda bir adim atma gayretini nefsimin rotasina feda ediyorum. Sonumu ve sonsuzlugun mekanini ise hatirlamayi unutali kac zaman oldu...
Iste aradigim, hayatima eklendirmek istedigim insanlarda bilgeligi ve yol gostericiligi arzu ediyorum. Harun buyuk bir kismet, buyuk bir ihtar, buyuk bir firsat... Iste bu noktada, kendimle yuzlesmek, hayallerimi hatirlamak icin az biraz daha gayret... Belki o zaman beni tam yapacak insani ya da insanlari da bulmakta zorluk cekmem...

Monday, November 26, 2007

I would keep my word, or would I?

Yukaridaki kliple kimseye bisey anlatma derdim yoktur... Sadece dinledikce gecmiste kalan biseyleri hatirlatir bana, uzak gecmiste kalan biseyleri... ve dahi gelecege donuk seyler de anlatir, gaibi tasvir eder... gibi gibi... Kisaca guzel sarkidir, klibi de bir o kadar guzeldir. En sonudna Hz.Isa'nin carimiha gerildigi sahneleri daha once gormemistim, ya da dikkat etmemisim. Ya da benim seyrettigim bir baska kopyada yoktu ve seyrettigim ama ekleme imkani olmayan bir baska kopyada vardi.

Gun gectikce, insan erdikce, akil kemale vardikca, hani biz insanlar farkli yollardan da baslamis olsak su hayat yuruyusune, kendimizi kaptirmissak akil ve kalbimizin kilavuzluguna, ayni yola cikiyoruz, ya da ayni yolun civarlarinda spiraller cizemeye basliyoruz. Aradigimiz sey, bulduklarimiza verdigimiz isimler, yukledigimiz anlamlar hepsi birbirine yaklasiyor. Guzel olanin aslinda ne oldugu, neyin degerli olup olmadigi...

Iste o gun... Baskalarina kendi hikayemi anlattigim o gun, icimde baskin olan his ne olacak... Beni korkutan sey de bu... Simdilik hayat kitabinin sayfalarina ilginc ve guzel seyler sigdiramadik.

Orta ikide iken okudugum bir parcada unlu Rus bir balet, hayat hikayesini "simdi bildiklerimi genckenbilmis olmayi ve o gun yaptigim hatalari yapmamis olmayi dilerdim" diye bitirmisti. Bir kac sene sonra da sanirim AIDS'den oldu. Bir zamanlar, gunu geldiginde soylemekten en cok korktugum cumleyi tekrar hatirladim yarim yamalak da olsa...

Bazi hatalari yapmamis olmayi, bazilarinin icine de hic bulasmamayi dilerdim... falan filan... :)

Thursday, November 22, 2007

This is an Irish story, so not a happy ending...

Bazi bazi

Yarim saattir belk idaha fazla bir suredir depresyon uzerine makaleler okuyorum. Sanirim balatalari bir yenilemenin vakti geldi. Bu yaz adam gibi tatil yapamamis ve deniz gormemis olmam sebep olsa gerek ki asiri derecede yorgunum ve Tanri biliyor graduate dersimin oldugu sali ve persembelerden ne derece nefret ediyorum. Ayaklarimi surumek az kalacak bir ifade, vucuduna 40 kursun yiyip de saga sola tutunarak ayakta durmaya calisan asker gibiyim su aralar. Her saniye biseyler ile savasmak zorunda kalmaktan bikmis, cevreden ve olan bitenden yari kopmus, yari kopma arefesinde, haline cok aldirmadan cevresinde kalan son guzel bi kac seye siki sikiya sarilmakta. Cok seyler tukettim su aralar... Neler tukettigim bana kalsin, surekli arayista olmak ve aradiginin ne oldugunu bilememek, ya da bilip de emin olamamak bendeki hal. Velhasil garip bir corbanin, iyice karismis ramenlarin tam ortasindayim.

Deli doktorumu hatirladim. Sanirim askerden once bir kez daha gormem gerekicek. Hayatta sevdigim ve ozledigim herkes uzun zamandir gormedigim insanlar. Gordugum insanlara karsi hissizim. Gormedigim insanlarsa rafine, herseyin en guzel halinde, kotu yanlarindan siyrilmis, uzakta oylecene diger biblolarla beraber vitrinde duruyorlar.

Gecenlerde bir ogrencim aglamakliydi. Aldigi not... Gozlerinin akinda pembeligi gordum, nemi... Ogrencilere not dagitmak vicdanima sigmiyor. Her sinavda biseyler eksiliyor sanki icimden. Herkese not dagitmak adil degil, not alamayanin gozleri ile bicak gibi.. Belki kendimi gordum, belki basarisizliklarimi...

Tuketiyoruz kendimizi. Gun be gun... Onemli olan neye karsi ne aldigin. Ben aldigimdan mutlu degilim. Verdigimden de... Garbage in, garbage out... Biseyleri degistirmek kendi ellerimde, biliyorum; ama her yerim o kadar cok kaniyor ki... Savasi gormektense, camurun icinde hayal gemileri yuzdurmek daha cekici. Belli ki yorgunum, hem de cok... ve her gelen, hayatima her katilan biraz daha yoruyor...

Uzun zaman once belletmenim "universite oyle bir degirmendir ki sizi alir, 4 sene cigner, cigner, ogutur sonra da oylecene bir yere turkurup birakir" demisti. Ne lisans ne master bunu bana yapamadi. Ama su anda tukenmis haldeyim. ne yaptim? hic bisi...

Tuesday, October 30, 2007

Inancin 70 000 Fersah Derinligindeki Sulari

Asagidaki metni Genc Siviller mail grubuna Ozlem Abaci gondermis...

Inancin 70 000 Fersah Derinligindeki Sulari
Kierkegaard insan icin uc tur yasam bicimi daha dogrusu asama oldugunu savunur. Bir insan yasami boyunca yalniz bu asamalardan birinde kalabilecegi gibi ruhsal tekamulune gore bir asamadan digerine de gecebilir. Ona gore ilk asama estetik yasam bicimidir ki bu gunu yasamayi ve bulundugu andan olabildigince zevk almayi ima eder. Ikinci asama etik yasam tarzidir. Hayati sahip oldugunuz ahlak felsefesi dogrultusunda gorev bilinciyle yurutursunuz. Ama bir sure sonra kisi tatmin etmeyen bu yasam biciminden yorulup tekrar estetik yasam bicimine donmek isteyebilir ya da bir diger asama olan dinsel yasam tarzina yonelmek isteyebilir. Iste bu noktadaki insan yine Kierkegaard’in deyimiyle inancin 70 000 fersah derinligindeki sularina dalmaya cesaret etmis demektir.
Butun inanc sahiplerinin arada bir durup durup uzerinde tekrar dusunmesi gereken bir konudur inancin 70 000 fersah derinligindeki sularina dalmanin anlami.
Neden bu kadar derin bu sular, neden bu kadar basinci altinda ezici. Ya da Hz. Muhammed’in bir sozunde belirttigi uzere neden iman kimi zaman ele alindiginda elini yakacak, biraktiginda mahrum olabilecegin bir kor ates. Uyguladikca ust uste eklenen sekilsel detaylar, cesit cesit ritueller, icinden cikilmaz tartistikca bir yere ulasmaz sozler yigini midir fersah fersah bizi derinlere surukleyen. Mesela cagindaki insanlar Kerbela collerinde ya da Mogol saldirilari altinda ya da belki Emevi Sultanlarinin zulmu ile inlerken fildisi kulende ciltler dolusu fikhi detaylara dalmak, huzur icinde yaslanmak midir? Hocasi Imam-i Azam egmedigi basinin bedelini kirbaclanarak ve zindanlarda zehirlenerek verirken ogrencilerinin sahip oldugu bilgilerle Abbasi Saraylarinda itibar gormesi midir mesela. Ya da Alevilerin besIkteki bebeklerini kesmek icin bile fetva verebilen, Misir sokaklarinda oluk oluk Musluman kani akitma pahasina kilicla hilafeti getirmesi icin Yavuz Selim’i tesvik ustune tesvik eden Seyhulislam Zembilli Ali Efendi olmak mi? Cennetin anahtarlariyla ve Ortadogu’nun zenginlikleriyle aklini kaybetmis Hacli ordulari ya da meshur engizisyon mahkemeleri de degildir inanc denen derin sular.
18 yil kulaklari Turkce ezan sesleriyle rahatsiz olmus, sarigi, ortusu turlu cesit alaylara, dar agacinda biten hikayelere konu olmus inanc sahibi gunu geldigi zaman oteki,’ vatandas Turkce konus’ diye azarladiginda, cilgin kalabaliklar cekirgeler misali talana basladiginda bu 70 000 fersah derinlikteki sularin neresindedir. Ya da onca insan haklari ihlalleri, kanli newrozlar, kirli savaslar yasanirken inanc sahibi insani ilgilendiren abdest alirken hangi uzvunu yikiyorsan okuyacagin dua nedir mi olmalidir yalnizca. Yillarca universite onlerinde, is kapilarinda bayrak sopalari gozune sokulan, siyasi amaclarla itham edilen ve caresizce masumiyetini anlatmaya savunan kitle ikbal ruzgarlari tersten esmeye basladiginda ayni bayrak sopalarini alip medya ilahlarinin arzusu dogrultusunda gun benim gunum, ben de sizin kadar maharetle sokarim o sopalari dusmanin gozune dercesine alabildigine politize olmanin tadini mi cikarmalidir acaba Can Dundar’in mechul ustad gazeteci agabeyisinin haniminin telefonda “o ortululer neden terore lanet yuruyuslerinde yok’diyerekten sarladiginin tersine. (Belki de olen cocuklarinin cenaze torenindelerdir o sira ne dersiniz) . Akademik hayatta, is kapilarinda, seckin cumhuriyet elitlerinin balolu, resepsiyonlu toplantilarinda kendisine verilmeyen itibar ve esitlik duygusunu otekine karsi bilincsizce olusturulan bol sembollu, tahripkar sloganli, az akilli cephelerde mi aramalidir peki? Ahmet Altan’in ifadesiyle doktor degil cellat olmaya soyunmus cunku hastaligi degil, hastayi yok etmeye sartlanmis kitlelerin icinde sistemlesmeyi, savas tacirlerinin kalemsorlerinin etkisiyle, kiskirmayi, bir digerinin acisinin icinde nefes almayi ve kendini kanitlamayi reddetmenin zamanidir bugun. Hem insanlik hem de Islam tarihi bunu yapabilmis insanlarin sayisiz ornekleri ile dolu. Her sey bir LA (hayirla) ile baslar. Zalimlesmeye LA, suru gibi gudulmeye LA, bu sacma zalim oyunun figurani olmaya LA, yerlesIk kanaatlerinize, dayatilmis dogrulariniza, benim aklimi yok eden ortak akliniza LA. Ve sonra Allah…
Akil, adalet ve ahlak; inancin dayanmasi gereken uc ayak. Biri kirildi mi her sey cokuyor ve biz kendi ayagimiza kursun sIkan gafillerden ibaret bir guruha donuyoruz. Zor zamanlarda bu uc ayagi saglam tutmak olmali benim anladigim inancin 70 000 fersah derinligindeki sulari.

Volcano

Ne neyi gerektirir

Dusunmek yazmayi gerektirir .Zira yazmadigin seyi dusunmenin sana getirecegi tek sey zaman kaybidir. Ha belki yazmaz ama yazdirirsin.... Bu mustesna. Yazmak ise dusunmeyi gerektirmez. Gunumuzden ornek vermek gerekirse tek cumlelik yarim phraseler ve ikiser satir araliklari ile yazilan gazete kosecikleri dusunmeden yazmanin ne demek oldugunu gozumuze gozumuze sokar. Lakin yazmak bir baska seyi gerektirir. O da fikrini ozgurce aciklayabilecegin, bir o kadar da anlatabilecegin, anlasilabilecegin hur bir ortam; saga sola cekilmeyecegin bir etik, cekildigin yerde yargilanmayacagin bir hukuk ve hepsinden onemlisi okuyucunun taviz vermemesi gereken bir ahlak anlayisi, iyi niyet ve analiz arzusu...

Ha bunlar eksik olursa ne olur... Memleketim gibi olur. Bunlar tam anlami ile tesis olursa ne olur? Bizler sInIrsiz fikir aleminde sayisiz ve kisitsiz fikirler ureterekten bunlari dogru bir sekilde tartisir, degerlendirir, tahlil eder, olcer, bicer ve kendimiz icin en dogru olani, en uygun sekili, ile, bize de uyarlanmis bir bicimde alir, adapte eder keyfimizi sureriz. Iste muasir medeniyet olma yolu da budur.

Memleketimde yasamanin yolu dusunebilen bir insan icin sabah sekizden aksam 10a kadar bezdirici bir calisma, akabinde uyku, hafta sonu playstation ya da alisveris, hafta ici de sacma sapan dizilerle beynin uyusturulmasindan, dusunme fakultelerinin terk edilmesinden geciyor... Iste bu da beni korkutuyor. Gurbet elde durum nasil derseniz... Televizyon ve playstation burda da var...

Monday, October 29, 2007

Yazma arzusuna tembellik kostegi karisirsa, helekine sevkin kacarsa ne olur?

Iste bu olur ne yazasin gelir, ne de icinden bisiler gecer...

Hani merak eder durursun, su dunyanin isleri hic mi duzelmeyecek... Onunde birikmis duran ve az ya da cok sabahlaya sabahlaya, kahveyle yikadigin midenin isyanina, beyninin zonklamasina aldirmadan ustesinden gelmeye calistigin islerinin yigildigi dag kumecikleri hic mi erimeyecek? Her cozulen sorunun ardindan baska bir yerden, helekine ummadigin bir yerden yeni bir sorun mu cikagelicek? Hani diyor benden icri ben, su insanlar ki bana sorunlar getiren, acip insanlardan uzaklassam daha bir rahat mi edicem?

Iste her 4 senede bir gecmise dair herseyi geride birakip yeni bir baslangica yelken acmamin sebebi de budur. Bana dert gibi gorunen, gecmisimi kolileyip evim diyebildigim yegane yere (ki artik benim evim de degil) gondermek aslinda bir lux mudur? Zira koliler acilmadiklari ya da acilmayacaklari gelecege dogru istirahate uzanip tozlanirken aslinda bir zamanlar kopmak istemedigim ama sonrasinda hatirlamaya usendigim gecmisimin detaylarini benden uzak tutmak disinda ne ise yariyorlar... Arada sirada tozlarini aralayip atilacaklari secmek icin acildiklarinda bir parca huzun, bir parca hatirlanan gecmis, atilacaklarin secilmesi, son kez ne zaman dokunulduklarinin dusunulmesi, kolilerin kapanmasi ve yeniden unutulmasi...

Gecmise dair seyleri unutmak mumkun olsaydi belki onu da yapardik. Denemedik degil, unutulmuyo. Elde olan sadece onlari yontup olmadiklari seylere benzetmek ve aslinda olmadiklari, icermedikleri anlamlara buruyup sonra da bunlara kendimizi inandirmak. Boylecene unutulmayan sey hatirlanmak istenmeyen sey halini alirken gecmise dair ne varsa bir sekilde anlamini yitirip siliklesiyo. Sanirim en guzeli bir yerden bir baska yere gocup durmak. Eskiye dair ne varsa kaldirip bir koseye yigmak, sorna da bir gun atilacaklari severken elinize gecen bir detayda o gunlerin guzelliklerini hatirlamak...

Tasinma zamani...

Onları gerçekten sevseydiniz...

“Sessizce yasımızı tutamadan, sessizce dualarımızı edemeden siyasi sloganlarınız, intikam isteyen çığlıklarınız, düşmanlığı artıracak ölçüsüz tepkilerinizle yine hamasetin, siyasetin dibine vurdunuz!Yas tutmayı, vakur durmayı, itidali elden bırakmamayı, sağduyulu davranmayı yine beceremediniz!Size inanmıyoruz!“Sessizce yasımızı tutamadan, sessizce dualarımızı edemeden siyasi sloganlarınız, intikam isteyen çığlıklarınız, düşmanlığı artıracak ölçüsüz tepkilerinizle yine hamasetin, siyasetin dibine vurdunuz!Yas tutmayı, vakur durmayı, itidali elden bırakmamayı, sağduyulu davranmayı yine beceremediniz!Size inanmıyoruz!Onları gerçekten sevseydiniz, hamaset dolu cümleleriniz samimi olsaydı önce 19 yaşında gençlerin 3 aylık eğitimlerle çatışmalara gönderilmelerine isyan ederdiniz.Onları gerçekten düşünseydiniz, onların hayatlarına gerçekten kıymet verseydiniz bütçeden aslan payını alan silahlı kuvvetlerin bir ay içinde bu kadar büyük kayıplar vermesini sorgular, bu kayıplar için üzerlerine vazife olmayan her konuda açıklama yapan askeri yetkililerden acılı aileler adına hesap sorma cesaretini gösterirdiniz! Daha birkaç ay öncesine kadar göbeğini kaşıyan adamlar diyerek aşağılanan insanların çocuklarına sahiden kıymet verseydiniz, gencecik ölümleri yaşlanmış siyasetlerinize hayat vermek için kullanmaz, onları ölümleri üzerinden siyaseten yaşadığınız yenilginin rövanşını alma peşine düşmezdiniz!Onların gerçekten “öldü denilmemesi gereken şehitler” olduğuna inansaydınız, Hrant Dink’i öldüren çapulcu katillerle birlikte adlarını anarak aziz hatıralarını rahatsız etmezdiniz.Onların annelerinin acılarını gerçekten yüreğinizde hissetseydiniz, sınır ötesi operasyon, savaş naraları atarak başka annelerin acıları üzerinden bedeller ödeme yeminleri etmezdiniz.Gerçekten vatanınızı sevseydiniz, evinize bayrak asarak, sokaklarda taşkınlıklar yaparak, ileri geri konuşarak toplumsal barışımızın köküne kibrit suyu dökmezdiniz!Gerçekten Türkiye’nin menfaatlerini düşünseydiniz, Irak bataklığına bizi çekmeye çalışanların apaçık tahriklerine gelmezdiniz!Gerçekleri merak etseydiniz, sahiden Türkiye için en iyisini isteseydiniz sivil anayasa tartışılırken, Meclis’te barış rüzgarları eserken, sivil siyaset güçlenirken şiddetin neden yeniden yükseldiği sorusuna sahici yanıtlar arardınız!Gerçekten barış ve çözüm isteseydiniz, iktidarlarını şiddetin ve çatışmaların devam etmesi üzerine kuranların siyasetlerine alet olmazdınız!Üzerlerinde asker kostümleri olan gencecik siviller öldü yine. Daha hayata tam başlayamadan.Şimdi Susun! Yasımızı tutalım..İmza: Genç Siviller (www.gencsiviller.net)”

Wednesday, October 24, 2007

Kafamdaki karisiklik

Bugun okudugumuz metinde insan, kalbinde iman ya da kufrun hakimiyeti nispetinde dunyasini bir azap mekani ya da kendisinin de parcasi oldugu kurulu ferah bir dirlik, duzen mekanizmasi olarak gormesinden bahsediliyor. Iste bu noktada mantiksal gerektirmenin tersine dogru bir gidisle kendimi test etmek isteyen ben sunu soruyorum kendi kendime ve kafam karisiyor...

Ben ki dunyanin zorluklarindan cekmis ve cekmeye devam eden, cogu zaman sikayeti dilinden ve kalbinden eksik olmayan biri olarak kufrun hakim oldugu bir kalbe mi sahibim?

Yukaridaki gerektirme bunu iddia etmiyor. Ama metin inkara saplanip kalmis bireyi betimlerken bireyin dunya algisindan yola cikip kalbindeki meyile hukum getiriyor. Iste bu noktada da kendimi sinama firsatim oluyor ki mevcut halimi gormek beni dehsetin tam ortasina getirip birakiyor... Evet, sanirim imanin kalbindeki yeri sallantida olan bir bireyim...

Metin: Ikinci soz (Sozler)

Monday, October 22, 2007

Buhran

Uzerimde 4.5 sene evvel amerikaya ilk geldigimde giydigim pantalon var. Beli tam oturdu. Sanirim o zamanlar bile biraz boldu. Saclarim eskiden oldugundan daha kir, tenim daha cansiz, daha olu, gobegim daha sarkik, belim daha cok agriyo. O zaman gelecegin belirsizligi beni nasil bunaltiyorsa bugun de ayni bunalti devam ediyor. 4 senenin ardindan yeniden is piyasasindayim. Eger olusturabildiysem, ya da gelistirebildiysem, profesyonel kimligimi pazarliyorum. Turkiye icin dusundugumde 6 sene oncesinden ne kadar daha iyiyim, bilemiyorum. 6-7 sene evvelki o cevval, atakan, umut dolu adamdan geriye pek bisi kalmadi. Kafamizin icini bir yigin sacma sapan seyle doldururken ilgi alanimizi evrene futursuzca dagittik. Odaklanmis hayatimizin mercegi kirilip dagilirken hayatimiza insanlar girdi, biz baskalarininkine girdik, yorduk, yorulduk, sevindik, uzulduk, derken donduk dolandik ve hayatin anlamina, anlamsizligina, nedenine, nicinine ve nasilina tekrar geldik dayandik.

Su kopmak istemedigim Amerika'nin bana kazandirdiklari ya da kazandirabilecekleri nedir diye soramadan edemiyorum kendime. Daha degerli bir maas ceki, daha bol ve ucuz tuketim esyalari, duzen, rahatlik... Peki neleri alip goturuyor? Bedava degil butun bunlar. Dostlar, hayat arkadasin, hayatinin mikro perspektifteki duzeni, geciktirilmis baslangiclar, yitirilmis firsatlar, tum ailenin sevgisi, insanlara olan baglarin, hayati hissedebilmek, hatta belki de ahiret... Cevremde boluk porcuk hayatlarinin izdirabini alabildikleri seylerle bastiran, kendi kendisinin mahkumu onca insan...

Iste bu noktada soruyorum kendime... Belki de ahireti, belki hislerini kaybetmek soz konusuysa, hangi maas ceki karsilar yitirilenleri?

Thursday, October 18, 2007

I am a Muslim, but not as seen on TV...

Bu yazi bir MSN messenger icon'undan alinma. Arkadasim gondermisti. Kendisi Amerika'da dogmus, yarim Turk, yarim Italyan, epey de Amerikali bir kiz... Yine Amerika'da dogmus, annesi Pakistanli, babasi Amerikali bir tanidigim soranlara Musluman oldugunu soyleyemedigini yazmis blog sayfalarina...



Bugun bilgisayari acinca ilk girdigim portalda Pakistan saldirilarini ve dehsetli resimlerini gordum. Bir Musluman (Butto'yu olumle tehdit edenler ulkedeki radikal Islamci olarak bilinen gruplarmis) nasil olur da kitlelerin arasinda bomba patlatabilmeyi, bir baska inanani oldurmeyi goze alabilir? Ya sakat kalanlar... Karincayi incitmekten kacinan bir Peygamberin yoluna bas koyduklarini iddia edenler nasil olur da gozlerini kirpmadan kitleleri kirip gecirebilirler?




Aklim almiyor... Pakistanli kardeslerimize bas sagligi diliyorum.




Pakistani brothers, I send my condolence and share your grief as a son of a nation which has been suffering terrorism for decades. I condemn any act that eventually hurts people no mather what pupose it is pronounced to serve, even so called "religious purpose". I believe that there is no cause that legitimize murdering people in Islam and those who lead, order, and perform these evil acts deserve no holly reward but the treatment of a terrorist (shaqi).
Because of those who don't refrain from killing other believers in cold blood, I can no more feel the pride of expressing my religion, once I am asked about my faith...








Friday, October 12, 2007

Facebook, be my friend

Amcamlar Facebook ile ilgili sarki yapinca bize de dinlemek ve yarilmak duser...

Wednesday, October 10, 2007

Bizi bize yabancilar anlatir

Hatirliyorum, lisans egitimimizin ikinci senesinde hic girmek istemedigimiz tarih dersimizin sinavinda, Tarih bolumu asistanlarina caktirmadan sinifca kopya cekme hakkimiz vardi. Tabii bunun icin sinavimiza bizim bolumun asistanlarinin girmesi gerekiyordu. Hic bir sinavda kopya cektirmemesi ile bilinen "Tev" (Tevhide) bile sinifina kopya cekme izni vermisti bu sinavda. Hatirladigim kadari ile cok sayida soru vardi ve her soruyu bir kisi cozup sonucunu tellal olmaya soyunmus bir kisiye iletmesi, onun da bagira cagira herkesin duyacagi sekilde derlenmis sonuclari vermesi gerekiyordu. Elbette bu surecin isleyebilmesi icin herseyin en basinda ogrencilerin ellerinde guvenilir birer metin olmasi gerekiyordu ki, iste bu noktada ciddi bir sorun vardi. Hic birimiz derslere girmedigimiz icin neyin islendigini bilmiyorduk, dagitilan metinler yoktu ve sorulari cevaplamanin tek yolu bunlari kutuphaneden devsirilebilen bir kac tarih kitabi icerisinde kaza eseri bulmaktan geciyordu (evet, 99-2000 doneminde ne wireless internet ne de laptop bilgisayarlar yaygindi, hatta wikipedia bile yoktu). Kendime bir kaynak bulmak icin kutuphaneye gittigimde coktan gec kalmistim. Turkce kaynaklarin cogu gitmisti. Butun muhendislikler ayni gun sinava girdigi icin 900 kisiden akli basina denk edenler kutuphane raflarindaki 30-40 Turkce kitabi silip supurmustu. Biraz aranirken elim ingilizce yazilmis bir kitaba gitti. Sanirim ismi "Contemporary Turkey" ya da "Modern Turkey" idi. Kapaginda Beyazid Meydani ve o meshur Istanbul Universitesinin girisi, ve tam merkezde de 80 oncesinin ogrenci eylemleri icin toparlanmis bir yigin genc vardi. Kitapta ise diger Turkce kitaplarin cogunda olmayan bir ozellik: kelime indexi... Kelime indexinin degerini bilen biri olarak kitaba atladim, sinavda bir kac soruyu cozebilmemi sagladi, derken sinav sonrasinda da biraz goz attim. Bizi bize bir yabancinin anlatmasinin ilgincligini az cok fark edebildim.

Az once Zaman Gazetesinin yorumlarina goz atarken icimizden bir yabancinin, Herkul Millas'in bizi, bize anlatan; ama oncelikle bizim icinde yasadigimiz ve cogu zaman kaniksadigimiz, benimsedigimiz, sorgulamadigimiz caprasikligimizi resmeden yazisina denk geldim. Bu sayfayi buraya kadar okumus olan herkese o yaziya goz atmayi tavsiye ediyorum.

http://www.zaman.com.tr/webapp-tr/haber.do?haberno=598998

Eklemek istediginiz birsey olursa, bu sayfanin altina not dusun...

The Kingdom

Evet, gecen hafta gecenin 12 matinesinde gitmeyi basardik. Kesinkez sinemada izlenmesi gereken, evde harcanmamasi ozenle tavsiye edilen bir film (evde lazer projektorunuz, devasa subwoofer'i olan harika bir ses sisteminiz ve sagir komsulariniz varsa o baska). Syriana kadar derine inen bir film olmasa da doyurucu bir girisin akabinde hizli ve beklenmedik sekilde gelisen, iyi kurgulanmis bir senaryonun sizi cekip goturecegine sahit olacaksiniz. Ingilizcesi agir degil. Filmin tek kotu yani kameranin realite show havasi vermek icin sabit platform yerine hareketli platformdan cekim yapmasi sonucu cok miktarda ve yer yer biktiran derecede sarsintili goruntu vermesi.

Tavsiye edilir, vereceginiz paraya deger.

Thursday, October 4, 2007

DaVinci Code or what?

Ramazan ramazan yukaridaki resim de nerden cikti demeyin... Bakalim yorumdan hikayeyi cikarabilecek misiniz? Bence basarili bi calisma...

Wednesday, October 3, 2007

Kapinin ustunde anahtarlarim

ODTU'de bir hocamizin (ki ozellikle rehber hocamin) odasinda oldugunu gosteren iki ibare vardi: birincisi kapinin aralik olmasi, ikincisi da kapinin uzerinde anahtarlarin olmasi. Kapisinin acik durmasini istemeyen hocalar ikincisini tercih ederlerdi. Muhtemelen bunun bir sebebi de masalarinin ve odalarinin daginikliginin, sacma sapan eklentilerle boyutu exponansiyel arttirilmis bir anahtarligi yalayip yutacak, geri vermeyecek kadar istahli olmasiydi. Ben de ikinci gruptanim, yani kapim yerine tam arkamdaki penceremin acik durmasin itercih ediyorum. Ha bu arada ilk defa yeni ofisimde 4 yil aradan sonra acilabilen bir pencerem oldu. Ust kattaki eski ofisimde mukemmel manzarali iki koca pencerem vardi ama acilmiyorlardi. Sanirim hayati doktora ogrencileri icin daha cekilmez kilmak, ya da intihara meyilli bu ogrenci grubunu duvarlarin ic kisminda tutabilmek icin yapilmis bir ufak hile... Neyse, sevmiyorum kapimin acik durmasini, kapaliyken daha iyi. Onun yerine anahtarlarim disarida. Her goren de bir kere "Anahtarlarini disarida unutmussun" diyor. Hayir unutmadim... O anahtarlarin durabilecegi en emin, en mantikli ve en anlamli yer iste tam orasi, kapinin dis tarafindaki anahtar deliginin ustu...

Bir sonraki asama kapima phdcomics.com'dan ya da Hobbs and bilmemneden bir karikatur asmak.

ODTU ekolunu saga sola tasimak bu olsa gerek.

Friday, September 28, 2007

"Alamanci" olmak

Dogup buyudugum Denizli'de her yaz sehri "Almancilar" istila ederdi. BMW ya da Mercedes arabalari ile bizden farkli gorunen, nasil gorunmesi gerektigini mutemadiyen bilmeyen, bizden farkli konusan, cogu zaman konusamayan, gurultulu, kaba, garip insanlar; gurbetciler... Neyse ki yakin donemde ikinci ve sonraki nesillerin yasadiklari toplumlara uyum saglayabilmeleri ile onlar da profillerinde degisime gittiler...

Sorunum su ki, gecen gun Turk ve Ingilizce bilmeyen bir arkadastan bir sey rica etmek icin kendisi ile Ingilizce konusmaya calistim. Bunu fark ettigimde ise ikimiz de guluyorduk. Bir kac gun once migrenim tutup da icimdeki herseyi olanca tazyiki ile cikarmaya calistigim sirada acim dinsiz diye Ingilizce dua ediyodum. Icimden Ingilizce dusunuyorum, Amerikali gibi giyinip Ortadogu meseleleri konusunda Amerikali gibi dusunmeye basliyorum. Turkler yerine Amerikali ya da diger milletlerden olan arkadaslarla konusmayi tercih ediyorum... Turk muziginden hepten koptum. Memleketimi ve insanlari anlamaktan uzaklasiyorum.

Sanirim gurbetcilesiyorum. Gurbetcilestikce de memlekete donmek fikrinden uzaklasiyorum. Bir cift okuz ya da traktor alabilmek icin gurbete cikmis ama donememis insanlarin en azindan bir somut hedefleri vardi. Imreniyorum, zira memleketimde sahip olduklarim burdakinden daha fazla...

Hakkimda hayirlisi...

Monday, September 24, 2007

Sinema-Trend


Bu hafta seyretmek istedigim ve hatta iple cektigim film "The Kingdom". Konusu, yani teror, yorumu yani batinin bakis acisi, mekani yani Suudi Arabistan (yabancilara kapali son non-komunist ulke) sebebiyle son derece cekici. Ayrica oyuncu kadrosunun seckinligi, filmin basit bir Hollywood ufurmesinden farkli olacagini, bir parca Syriana tadi verecegini soyluyor. Neyse, heyecanla bekliyoruz...

Bilim Adamlarinin Fantastik Calismalari

Asagidaki haber NTVMSNBC.com sitesinden. (http://www.ntvmsnbc.com/news/420840.asp)

Ben de artik PhD Sahibi olup bilim adamlari kervanina katildigima gore bu haberden acikcasi alinabilirim. Evet, biz bilim adamlari yer yer kafayi tirlatinca bastirilmis arzularimizdan da guc alaraktan boyle sacma sapan calismalar gerceklestiririz. Mesela ornekteki muhterem binlerce ciplak gogus resmine baktigini ifade etmis. Eferim... Neden ben de kendime daha farkli bir alan secmedim diye simdi dovunmekteyim. Ah ulen ah... Lojistiktir, kamyondur, rotalamadir neyine gerek... Vaktiyle gelistirdigin bayesian networku biraz modifiye edip "Using Bayesian Networks to Estimate Future Trend Settings in Fashion Business" diye bi makale yazip bassam ne fiyakam olurdu su alemde...

Peeeeh.... Belliydi zaten...

Bilim adamlarından mükemmel göğüs formülü

İngiliz estetik cerrah Patrick Mallucci, en güzel göğüslerin Caprice’de, en “yapmacık” göğüslerin de Victoria Beckham’da olduğunu iddia etti.

Dr. Mallucci'ye göre en ideal göğüsler Caprice'in (sağda), en yapmacık olanlar da Victoria Beckham'ın.


LONDRA - İngiliz estetik cerrah Patrick Mallucci, herkes tarafından güzel göğüslere sahip olduğu düşünülen binlerce çıplak modelin fotoğraflarını inceledi, ve “mükemmel göğüs” oranını buldu.


Eylül ayı sonunda Londra’da ilk defa “Göğüs Kaldırma Operasyonlarında Tasarım Konseptleri” adıyla düzenlenecek olan konferansta bulgularını sunacak olan Dr. Mallucci, ideal göğüsün uçlarının biraz havaya bakması gerektiğini, ve göğüs ucunun üstündeki alanın, altında kalan alandan daha küçük olması gerektiğini söyledi.




İngiltere’de geçen yıl 6 bin 156 kadının göğüs estetiği yaptırdığını söyleyen Mallucci, göğüs ucunun üzerindeki alanla altındaki alanın oranının da yüzde 45’e yüzde 55 olması gerektiğini ekledi. Dr. Mallucci, bu verilere göre, en güzel göğüslerin manken Caprice’e, en yapmacık olanların da Victoria Beckham’a ait olduğunu belirtti.

Saturday, September 22, 2007

Death Proof


Tarantino'nun Grindhouse isimli filminin teaserlari 4-5 ay once TVlere dusunce ben de ufukta yeni bir Kill Bill beklentisi icinde bu filmin DVD'sinin Movie Gallery'ye dusmesini bekledim. Bekledim de bekledim... gelmez... En sonunda az sayida kopya ile Death Proof'un raflarda yerini aldigini gordugumde biraz sasirdim. Az kopya = kotu film...
Neyse, yukaridaki onermenin yanlis olmadigini da az once filmi seyredince anladim. Megerse burada teaserlari verilen film Death Proof degil Grindhouse imis. Ama o zaman Death Proof nerden cikti? Ayni aktorler... Ayni yonetmen... Megerse bu filmi yapan grubun adi Grindhouse imis.. Anladiysam noolayim. Benim bekledigim filmin adi da baske biseymis.
Simdi Death Proof ile ilgili bir kac not: Bolca gereksiz ve ekstra uzatilmis, bol kufurlu, birbirinin kopyasi, bi noktadan sonra insanin icini bayan ve hatta kiyan konusma arasinda bir miktar aksiyon, eskiyi andiran ama film boyunca surdurulmemis kayit (ilk hikaye daha ziyade eski film kaydi gibi gorunse de ikinci kisim digital olarak kaydedilmis), Kill Bill'deki yer yer verilen 70lerin havasi bul filmde fazlacana pompalanirken bir noktada filmin extra kitsch kacmasina sebep olmus. Bunun yaninda Quentin Tarantino'nun gittikce dozu artan ve artik manyaklik sinirlarini zorlayan siddet hatta vahset anlayisi eklenince acikcasi filmde hakkinda guzel birsey yazilabilecek herhangi bisi bulamadim denebilir ve bu halimle de genel olarak olumsuz film elestirilerini kendimce yadirgadigim Nihal Bengisu Karaca ile ayni fikirleri paylastigimi goruyorum ve kendimi yadirgiyamiyorum.
Onerim: Bekledigim ve Grindhouse adi ile tanitilmis o ikinci film ile bu filmin kisaltilmis bir kopyasini birlestirip tek bir film ilarak piyasaya surulmus olmasini tercih ederdim. Ya da Tarantino bu filmi hic yapmasaydi, biraksaydi, oteki filme odaklansaydi daha mantikli olurdu.
Filmin hic mi guzel yani yok? Elbette var... Eger soundtrackini kacak bir internet sayfasinda veya forumda bulursaniz indirin. Para vermeye degmez ama indirilip dinlenebilir...

Tuesday, September 18, 2007

Akademisyen ya da Instructor olmak

Akademisyen ile instructor olmak arasinda ufak bir fark var... Zahiren ufak. O da su: Kafanda bir soru tasimak ve aktif olarak zamanini bu soru hakkinda dusunerek gecirmek...

Bir arkadasim, ki kendisi fizikci idi ve 20.yy erken donem fizikcilerine hayrandi, butun fizikcilerin hayatlarina yon veren ve kendilerini taninir kilan teorilerin temellerini yirmili yaslarin ortalarinda attiklarindan, en azindan problemlerini kafalarinda kurduklarindan bahsetmisti. 28 yasindayim ve kafam beyaz bir sayfadan daha bos. Sanirim akademi bana gore degil. Lisede bile kafam daha cok doluydu problemler ile.

Akademide zaman gectikce beyin esnekligini, ya da problem cozmedeki yaraticilik ve hizini kaybededursun, insanin ileriki yaslarinda kokten yeni biseyler bulup cikarmasini beklemek hayal. Bir kac gun once basit bir integral hesabi ile ugrasmam gerekti, dusundum, tasindim, eskiden hoplata ziplata cozdugum basit bir integrali cozemedim.

Breh breh breh... Akademik acidan hayat ve varolus, saglam bir problem olusturabilmekle baslar.

Uzun zaman once okudugum "Genc Bilimadamina Ogutler" (ablam Izmir Fen Lisesi'ne giderken bana hediye etmisti) kitabinda bilimadaminin neden biraz da agnostik olmasi gerektigi tezini ileri surdugunu simdi daha kolay anliyorum. Dusunsel alemde ilerleyebilmek icin cevaplanamamis, cevaplanamamasi da rahatsizlik olan sorularla bogusmak, didismek lazim. Ta en basinda herseye kainatin sirrini bilir ya da biliyomus gibi bir eda ile yaklasmak, ki en kotusu aslinda bilmemek ve bilmediginden de haberdar olmamak, butun kesif durtusunu ve hazzini yok ediyor. O yuzden dusunen ve dusunsel alemde kesiflere yelken acan insanin az biraz inancsiz olmasi, kitaplarin hakikatine (kafasini defalarca orse vurup aci cekme pahasina) kafa tutmasi elzem.

Eninde sonunda sorular demleyip ve kesifler pesinde kosmayan bir kafa = bos kafa...

Wednesday, September 12, 2007

Living without feeling is breathing like a clock ticking

Siddetli bir sevginin belki ayni derecede belki daha sedid bir nefrete donusmesi ve bu nefretin icimde hissetmeye dair ne varsa iki sene boyunca kemirip yok etmesi... Ve hayatimda ilk defa beni sevdigini defalarca yuzume soyliyen ve benim icin aglayan bir kiza karsi goz yasi dokememek, hissedememek, icimden geldigince, iki kereden fazla hickiramadan aglayamamak...

Hissedememek... Hic birsey... Feeling numb...

Nefretimi haykirsam yuzune ey ruh vampiri
Ne degisir hayatimizda
Belki kurtulutum nefretinden
Yiter gider ruhumu kemiren o virus
Sensizlik benim istedigim
Sense her animda beni sarip sarmalayip
Lanetinle tuketiyosun icimi
Benden sadece 2 yilimi degil
Ruhumu da caldin gittin...

Friday, September 7, 2007

Tasimacilikta optimuma kosarken...

Korkunç kamyon kazası: 72 ölü
Hindistan'ın batısındaki Racastan eyaletinde Hindu hacıları taşıyan bir kamyonun vadiye yuvarlanması sonucu en az 72 kişinin öldüğü bildirildi.
document.Polis, PTI ajansına yaptığı açıklamada, Racastan eyaletindeki Caysalmer kenti yakınlarında, hacıların Ramdev tapınağına gittikleri sırada meydana gelen kazada 72 kişinin öldüğü, onlarca kişinin yaralandığını belirtti.
Kamyon şoförünün keskin virajı alamayarak kontrolü kaybettiği ve kamyonun yol kenarındaki bariyerleri devirerek vadiye yuvarlandığı kaydedildi.
Yeni Delhi televizyonu araçta yaklaşık 150 kişinin bulunduğunu duyurdu.


Dusunuyorum da, 150 kisi bir kamyonda... Acaba nasil bir kamyondu... Acaba insanlar bir kamyona 150 kisi doldurdugu surece biz ORcilara is duser mi?

Breh breh breh... ORcilara dusmese de ERcilara is dusuyo gibi...

Wednesday, September 5, 2007

Mezarlar ve Insanlar

Bir yerde uzun sure kaldigimda, helekine o yerde insanlarin sirkule orani yuksekse, 3-4 seneden sonra, daha once herhangi bir "sey" olarak gorunen yerler nedense bana birer "mezar" olarak gorunmeye basliyor. Her mezar tanidigim bir insanin daha once var oldugu, isgal ettigi, ama su anda sadece boslugunu biraktigi bir mekan... Ya da her mekan ayri bir mezar. Kapimin onundeki graduate study lab'a bakiyorum. Liz Lindsay Office... Kapisinda "If there is no way ahead, make one" yaziyor. Bu odadaki 16 cubicaldan kimler geldi gecti. Ya peki cevresindeki 6 oda...

Hic bir zaman cenaze kaldirmayi sevmedim. Hasta yataginin basinda olume uzanan o son nefesin verilmesini beklemek de bana gore degil. Sevdigim insanlardan ayrilirken hic vedalasmadim. Bir cenazeyi kaldirmaktan farksiz. Arkadasligimizi ve ona dair her anin mezara gomuldugu o hazinli torendir vedalasma.

Simdi vedalasmadigim o arkadaslarin ardlarinda biraktiklari veyahut serpistirdikleri mezarlara bakarken ister istemez bir huzun yeli yaliyor ruhumu. Kapilmamak icin kendimi tutuyorum. Yelkenleri indirme zamani degil. Bu geminin cipa atmadan, halat baglamadan ugrayacagi daha cok liman var...

Tuesday, September 4, 2007

Gay Modacilara Hayir, Yasasin Hi-Carb Ogunler


Koskoca Memphis'in koskoca Wolfchase Galleria'sinda bel oyuntusu olmayan erkek gomlegi bulamayan bendeniz erkek modasindan gay tasarimcilarin ellerini cekmesini istirham ediyorum! Hem de siddetle... Nedir yaw? Bir erkegin beli gogsunden daha mi ince olurmus? Breh breh breh... Bir marka da degil: Express, Guess, Abercrombie &Fitch, Aeropostale... Yok anasini... Nereye baksam gobegi genis, istikbali parlak, eski "Ozal, Demirel, Erbakan, Denktas" nesli vucut olculerine dogru yol olan gencler icin giyim kusam yok!
Ayip ama...
Cok ayip...
Sallandiracaksin su tasarimcilarin iki uc tanesini... Bak bi daha...

Thursday, August 30, 2007

Satirlar katirlari kovalarken...

Ulkemdeki belli basli gazetelerin belli basli kose yazarlarinda yeni bir moda, ya da eskiden peydah olmus bir virusun salgin hale gelmesi belki de su iki, tas catlasa uc, cogu zaman da tek satirlik cumeleler, uc noktayla nihayetlendirilmis kaliplarla kose yazisi yazmak. Kim baslatti, nasil baslatti bilmiyorum; lakin tahmin edebiliyorum: Kosesine yazacak cok seyi olmayip da hedef okuyucu kitlesinin beynini uzun cumleler ile mesgul etmek, bilmecelere suruklemek, kaza ile de olsa calismasina musaade etmek istemeyen bir yazar musveddesi olsa gerek. Lakin ne cok tuttu, ne cabuk yayildi... Universite mezunu "sozumona" egitilmis birey ile kahvehane erbabini ayni potaya mahkum etmenin ne geregi var? Yazmak eyleminden netice, fayda ve ozentiyi ayiklayip her mahalle kahvesinde dengi ya da daha iyisi ortaya hemen dusuverecek muhabbet enstantanelerini curetkar ve bir o kadar da arsiz ticari perspektifte derleyip bir koseyi doldurmak midir kose yazarligi? Ya peki agiz dolusu kufurlerle bezenmis, sagi solu yine o agza sigmayip da tasmis tukuruklerle islanmis yazilari millet okurken utanmaz mi su yazar cizer takimi? Yazarlarin derleyip olusturduklari yazilarin derinligi aynalik etmez midir bir toplumun fikirsel duzey ve derinligine? Turk insani felsefeyi kahvelere, yaraticiligi argoya harcama luxune ne zamandir sahiptir?

Vahim, hem de cok vahim...

Wednesday, August 1, 2007

Dallas ve Mulakat Anilari

Efenim gecen hafta, tam bugunden itibaren 10 gun kadar evvel (bugun 1 agustos) daha once basvuru yaptigim bir danismanlik firmasi benimle telefon mulakati yapti. Bencileyin cok fazla telefon mulakati deneyimi olmayan birisi olarak elemanlara ne tur sorular soracaksiniz, amankine hazirliksiz cikmiyayim da rezil mezil olmiyim diye bir mail doseyip kaygilarimi iletemedigimden olsa gerek, hayatimda ilk kez basima gelmek uzere (zaten hayatimdaki telefon interviewlerimin sayisi Turkiye'dekilerle beraber anca 5-6'yi bulur) daha once isledigim ve dersini aldigim bir konuda teknik sorulara maruz kaldim. Hem de undergradda en nefret ettigim, sonra da asistanligini yaptigim, ama son 2 yildir kitabinin yuzunu bile acmadigim engineering statistics konusunda. Amca takriben 7 soru sormustur ve muhtemelen de en az teknik olan ama kelimelerinde ufak velakin fevkalade onem yuklu 2-3 soruyu dogru cevapladim, geri kalaninda tabiri caizse batirdim. Ben tahmin etmiyordum ki beni tekrardan arasinlar, velakin gecen cuma aradilar ve firmalarinin oldugu Dallas kentine davet ettiler. Eh sevindim, en son gecen sene ucmustum; yeniden ucaga binmek ve farkli bi yere gitmek bir parca eglence olacakti (ucak konusunda su anda 65 bin milim var :))

Neyse efenim, once beni havaalanina birakacak arkadasin evine dogru surduk; ondan once bir guzel gomlek yikadik utuledik (hayatimdaki ikinci masif utu deneyimi), ablamin 4 sene evvelki dugununden kalmis olup senede maximum iki kere giydigimiz icin eskimemis olan cicilerimizi topladigimiz gibi gittik. Bu arada bir de kitap indirdik, havaalaninda beklerken okur bu sefer mulakatta soru sorulursa yuzumuzun akiyla doneriz felan dedik.

Efenim hayatimizin en kucuk ucagina bindik gideriken... Hani beni ufak koyume inen 40-45 kisilik ucaklara laf ederdim, bu ucak ondan da kucuktu... 3 sira koltuk, iceride hostesin bile zorlukla yurudugu bir koridor. Hani bizim Pejo J9'lar filan vardir, okul servislerinin degismez arabasi, onlardan bile dar, onlardan bile kucuk. Yolda bulutlarin icine girdikce once bir sallanip, sonra calkalanip, havada duse kalka ilerleyen bir ucak...

devam edicem efenim

Thursday, July 26, 2007

Muse - Supermassive Black Hole????

isin astrofizik kismina takilmadan seyredilesi ve dinlenesi bir klip!

Thursday, July 19, 2007

Pusula


Hani o pusulanin saptigi donemler olur... Ki bu donemlerin en kotusu pusulanin saptiginin farkina varmadan, dogru yolda gittigini zannederekten suruklenmeye devam etmektir. Iste oyle bir Berat Kandili gecesinde, internette neyi merak edip de okuduguma baktim... Siyaset, siyaset, siyaset... "Hani senenin 360 kusur gununde belki de, ha su gecede bizi siyaset mi kurtaracak akillim?" diyerekten anladim ki bizim pusula sasmis... Hem de fena halde sasmis. Ustad'in fiziken Van'a, fikren maneviyata gocmesini kendimize ornek alip fiziken oturdugumuz yerde kalsak da aklen ve kalben bir "yer degisimine", 3-5 senede bir beni vuran o buyuk "degisimler"den birine acilen ihtiyac var...

Tuesday, July 17, 2007

Go Marines!


Okul gazetesinde daha once ogrencilerimizden bir kacinin Irak gorevleri sirasinda yaralandiklarini, birinin bacagini kaybettigini duymustum. Hatta yaralanip okula donen bir deniz piyadesi, o muhtesem uniformasini giyip, purple heart madalyasini da takaraktan okul meydaninda Student Association'da gorev alabilmek icin oy istemisti. It was definitely a scene!


Neyse, bugun savasin aci yonunu bir kez daha gorme firsatim oldu. O bahsedilen bacagini kaybetmis genc ogrenci, daha 22 yasini bulmamis sarisin, guneyli, okul harcini odeyemeyecek ciftci bir babanin okul harcini denklestirebilmek icin orduya yazilmis oglu, titanyum bacagina spor ayakkabi giymis halde, arkadasi ile gule oynaya spor salonundan cikiyordu. Ona bakinca bir acima duygusu ile kaplanmadi icim. Daha bir kac gun once TV'de, iki ayagini birden kaybetmis bir baska "genc"in protezler ile kisa mesafede "bacakli", hem de kimisi zenci atletlere kok sokturdugunu gormustum. Aklima bizim diyarlarda guneydogu gazilerinin hali geldi. Cogu tekerlekli sandalyeye mahkum, kenara koseye itilmis, toplum icinde kendine yer bulamayan onurlu insanlar. Simdi ise aklima gecinebilmek icin dilenen, ya da bir zamanlar cokca duydugumuz, gecim derdinden istiklal madalyasini satan gaziler geldi...
Bugun eve geldigimde posta kutumda US Army'den gelen bir zarf vardi. Gelin bize katilin, sizlere binlerce dolar harc yardimi, yillik su kadar su kadar nakit veriyoruz diyolar. Sadece 2 "yilcik" cephe gorevi, sonrasi eve yakin bir yerde egitim... Evde klimanin altinda ordudaki hayati bir bilgisayar oyununa cevirdikleri bir DVD var. Amerikan askeri cogu zaman parasizliktan, ya da TV'de gordugu seyleri bilgisayar oyunlarindaki "yenilmezlik", "kursun gecirmezlik" ve "basa alabilme" unrealiteleri ve az da vatanseverlikle harmanlayip aska gelen sapsalliktan muzdarip bireylerin duragi... ve eminim o genc de Hummer'in tekerlegi altinda patlayan IED kendinden biseyleri alip goturdukten az sonra "hayati ger alabilmeyi" ihtirasla arzulamistir...
Ve simdi bizdeki warmungerlar'a getirip baglayayim sozu... Sehvetle arzuladiginiz savaslarda patlayan bombalarin goturduklerinden arta kalan bosluklari doldurabilmek, ya da hayati geri sarabilmek arzusu ile yanip kavurlan travma maduru ruhlari hayatin normal seyirine dondurebilmek icin elinizde ne var Allah askina girtlaginizdan cikan o tirmalayici ses disinda?


Saturday, July 7, 2007

"Volkan amca!" olmak...

Dun butun yorgunlugumla doktora tezimin ucubik bi kopyasini kutuphaneye incelenmek uzere teslim ederkene aksam saatlerine dogru arkadas aradi. Esi diger bir kac hanimla birlikte evlerinde toplanacagi icin bana gelip otrumak istiyomus... Harika, ben de deliksiz bi uyku cekmeyi planliyodum. Vucudum o kadar lacka olmustu ki sabahin 7'sindeki kahvaltimdan sonra aksam 5'e kadar midem hicbisey kabul etmemisti (100 kiloluk birisi icin bu son derece ciddi bir durum) ve aksam yemegi icin de hic istahim yoktu (yine ilginc bi durum) zira son 8 saattir midem fena halde bulaniyodu (uzerinde uzun sure calistigim bi raporu teslim etmeden onceki genel halim, raporlari genelde kusarim, kustuktan sonra da bi daha okuyasim gelmez)

Neyse, arkadas aradi... 7'de gelicek. Naapalim? Kendim icin bile biseyler yiyecek halim yokken birilerine yemek hazirlamak icimden gelmedi, arkadas da nerde yiyelim faslinda nazlaniyo, karnim tok olabilire getirdi lafi, ben de atladim tabii, "o zaman siz biseyler atistirin evde, 7:30 gibi beklerim!" Bir muhabbette seyir muglak sulara girdi mi yapilacak ilk sey insiyatifi ele alip kotu de olsa pragmatist de kacsa bir cozum uretmek. Bu sularda kaldikca keyif kacar...

Hemen Wal-mart'a kosup ikramlik biseyler aldim. Kizarmis tavuk... Yeni cikiyo firindan... Kaptim bi tane eve surdum. Evde tavugu yiycek kadar vakit yok! Bi haftadir toplanmamis evi bu hali ile gorurlerse halim duman. Evi topladim, mikrodalgada biraz misir haslayip didiklenmis tavuk ile ayakta "tikindim"... Vaktinde gelmeyen misafiri sevmem, ama vaktinde gelene de hazirliksiz yakalanmaktan nefret ederim. Benim tarzim bu, son ana kadar biseyleri yetistirmek; son anin evvelindeyse ayaklarimi uzatip tembellik etmek.

Arkadas yaninda misafiri ve her ikisi de cocuklari ile geldiler. Bir sure sonra ucuncu arkadas bir yasindaki oglu ile geldi. Ilk defa evimde 6 misafir var ilk defa bunlarin 3'u cocuk. Ben buna hazirlikli degilim. Oncelikle evde televizyonun saginda solunda ve ustunde duran 5 kumandali araba buna hazirlikli degiller.

Veletlerden konusabilen yeganesi israrla bana "Volkan amca!" diyor. Soyleme dedim, inat etti daha cok soyluyo. Anladim ki benle dalga geciyo akli sira bacaksiz. Cocuklarla fazla muhabbetim yoktur, sevmem zaten cocuklari, o yuzden cocuga nasil muamele edilir, ne denir bilmem. Ablamlar 4.5 senedir evli ama cocuktan yana niyetleri yok, haliyle CV'me yazabilecegim bir cocuk deneyimim, nada... Ben de TV'de gordugum ve ise yarayacagina inandigim "kopek terbiyesi yontemlerini" deneyeyim dedim. Ufaklik benle dalga geciyosa gormezden gelicem, gulumsemek yok, cani nasilsa yaptigim browniden istiyo, elimde bir koz var yani... Bilgisayarimda youtube seyretmek istedi, nope... Agzindan "amca" lafi cikarsa kapatirim dedim, amca dedi, kapattim. Babasi bile sasirdi bendeki sertlige... Ama oyle... Kimseye taviz yok, hayat bunu emreder. Ogrendi lakin kiz kimin patron oldugunu. Gec oldu, babasi musaade istedi, peynirli kadayif tatlisi tabaklarini almadan gittiler. Su aralar da sekerle aram yok ki...

Sadede gelirsek... Velet ilk defa "amca" dediginde bende biseyler cakti... Artik koca adamlariz, ufak veletlik donemlerimizden cikali 20, garson bedeni geceli 16, pasha diye seslenilmeyeli 13-14, yolumuz askerlik subesine duseli 10 sene olmus. Saclar yavastan beyazliyo, tepem babaminkini andirir sekilde seyrelmekle mesgul, bi kac sene sonra "cevher olan dagda ot bitmezmis" esprilerine siginicaz mecburen. Saclarimiz (karizmatik cagrisimi ile) Jason Statham ya da (amiyane tabiri ile) 3 numara asker trasi tarzi kesilecek. Iste o zaman "biseyler olmak" ya da olamamak, eger olunamadiysa ne gibi "seyleri" kacirdigimiz ya da iskaladigimiz uzerine konusup sohbet etmek, icimizde dolani dokmek icin yeterince zamanimiz olacak... Her ne kadar bunlari paylasmak istedigimiz dostlarimiz, arkadaslarimiz o anlarda vakitlerini aileleri ile evlerinde degerlendiriyor, ya da sadece "geciriyor" olsalar da...

Friday, July 6, 2007

Demokrasi Memokrasi

Demokrasi efenim, israrla isteyiniz...

Monday, July 2, 2007

Secmece bunlar

Hani su memleketimde secimler bir an once gecse de kurtulsak diyorum, toplumsal cilginligimiz yeni facilara sebep vermeden... Hani bati medeniyetlerinde durum nedir cok bilemem, zira benim yasadigim yere gore dogudalar. Benim koyumun (Starkville, Mississippi) kuzeyinde cereyan eden politik cekismelerde adaylar birbirleri ile politik duruslari, fikirleri, projeleri, projelerinin sonuclari, is abarti noktasina ulastiginda ise deger yargilari ile hesaplasirlar. Benim eyaletimde bi kac amcam vardir, muhtemelen evveliyati KuKluxKlan'a kadar uzanan sosyal aktivizm kariyerlerini dalgasiz, heyecansiz surduregidip dururlar. Ne kavga, ne gurultu, ne de bir patirti... Gul gibi gecinip gidilir.


Ha benim memleketimde ise her secim zamani, yeni parlamentonun "vira bismillah" diyecegi gunun 3-5 ay evvelinden itibaren toplumsal akil pilini pirtini toplar, son gocmen kuslardan tembellikte doruk yapmis avare uc besinin ardina takildigi gibi kimi zaman sicak, kimi zaman da soguk memleketlere dogru seyre cikar, son yazlikcilar gibi de istemeye istemeye, konu komsusuz kalmaktan muzdarip, hafif de usuyup hirkasina sarilmis vaziyette sonbahara dogru evine geri doner, doner de hemen yerlesemez; okullarin acilmasini, hayatin monotona baglamasini bekler. Sonra nasilsa bir sekilde kendini okul zili ritmine baglayip vakti aylardan ramazan eyler, gokyuzunde patlayacak topu seyre dalar. Bu depresif hayatini surduregiden toplumsal akil nadiren kendini toparlar, nadiren kendi kendine sorular sorup birikimini bu sorulara cevap uretmek icin kullanir.




Ulkem yine secim arefesinde, yine akil yerini cilginliga birakmis; kendisi Antalya'da bronzlasmakta. Mizan sasirmis, mantik kayolmus; beyin yerini mideye birakirken, fikirler uretip paylasmasi gereken dimaglar coktan dolu iskembelerden gegirti ozgurlugunde firlayip yankilanan vaadlere teslim olmus. Kimi elinde urgan sallar, kimi mazot, kimi kredi dagitir. Gecmisini unutan kimileri soz verir, ve ekler "yapmazsam namussuzum"...

Lakin benim milletimde oyle her babayigit cikip da nasil yapacagindan, mumkun olup olmadigindan konusmaz; zira konusmak dusunulerek yapilacak bir is degildir benim ulkemde, sallanabilecek bir iskemben olmasi yeter. Konusmanin sarimsak-sirke tadi verdigi ulkemde dinlemek, dinletebilmek ne mumkun? Aska gel ya da kafandaki sablonlara uyan kelimeleri duy yeter... Kim ne demis, nasil demis, olculu mu demis... Hani bugun Hrant Dink ile Atilla Yayla'nin durusmalari sahit aglanacak hallerimize... Biri vuruldu, biri medyatik lincten muzdarip; suclari ayni: yanlis anlatilmak, yanlis anlasilmak... Konusmanin korku ile soslandigi, fikrin kaba gucle mukabele edildigi bir toplum bizimkisi... Toplumun huyuna gitmeli, sozlerinle kafalarindaki sablonlari doldurmali, sorgulatmak yerine gaza getirmelisin... Yoksa aksam eve korku icinde donmek zorunda kalan mazosistin teki olur cikarsin.

Sanirim toplumsal akli keyif cattigi plajdan dolu dolu dondurup Ruslardan arta kalan aklini demokrasi 101 ile doldurabilmek icin yeldegirmenlerine savas acabilecek delilikte gozupek, amansiz masosistlere ihtiyacimiz var...

Saturday, June 30, 2007

paradoks, olmak ya da olamamak



yukardaki resim kadar olmasa da bir paradoksun icine dusmus haldeyim. Yillar evvel, hatta tam tarihini verecek de olursam 29 Agustos 2001 tarihinde (ameliyat oldugum gunun bir gun evveli oldugu icin iyi hatirliyorum, yolda otobus koltugunda sabahlayarak gecen bir gecenin ardindan bir kac saatlik bir uyku ve ogleden sonra onca yorgunluk ve uykusuzluguma ragmen pilimi pirtimi toplayip komsunun hastahanesine ameliyat olmak icin yatis ve bir ay sonra "yeterince dinlenerek" kalkis) bitirme hocami ziyaretim sirasinda kariyerime nasil yon verecegimi konusurken "ileride hic bisey olamazsam akademisyen olurum" demistim; o da suratima saskin ve afallamis bir ifade ile bakakalmisti. Sanirim bir Prof.'a soylenecek laf degildi agzimdan cikan...

Neyse, aradan gecen 6 seneden sonra firsatlari degerlendire harciya geldigim noktada gecen persembe doktora tezimi savundum ve doktorami almamla aramda sadece duzenlenecek bir tez kaldi. Simdi paradoks su: doktorami vererek akademisyen olmaya hak kazandim, "biseyler oldum", fakat ayni zamanda bu benim yillar onca koydugum ve hala aksini savunmadigim kriterime gore hic bir sey olamadigimin resmi isbati...

Doktorami aldigima sevinemiyorum isin anlasilir yani... Tam bir boslugun icindeyim. Beni bir is teklifi paklar...

Tuesday, June 26, 2007

Genc Siviller

Bu Genc Siviller grubu topluma mizahla karisik alayci eylemleri ile kendini tanitmis ve git gide daha cok kose yazarinin kendilerine konu edindigi bir "genc" yapilanma. Kimi yazarlar bu grubun calismalarini desteklerken kimileri de esip yagdirmayi tercih ediyor. Gazetelerin web sayfalarindaki okuyucunun tepkisi ve yorumlari ise kimi zaman destekler mahiyette olsa da, gezetenin okuyucu (taraftar) portfoyune gore trajikomik duzeylere de dusebiliyor. Ornegin vaziyeti "ti'ye almak" icin yazilmis olan "AKP kapatilsin, hali saha yapilsin" dosyasi uzerine o kadar garip yorumlar yazilmisti ki bir noktadan sonra "Turk insani bu kadar mentally crippled" hale nasil getirilir diye dusunmustum (Evet benim dusunmem bir olay, hadisatin vehhametinin ulastigi boyutun temel gostergeci, ne kadar alcak gonulluyum). Acikcasi ben mail gruplarina uyeyim ve bir suredir de cok bir katkim olmasa da "secerek okuma" yontemi ile grupta olan biteni takip ediyorum.

Bugun ilginc birsey oldu ve Lale Mansur ismini kullanan bir uye, ya da benim zannettigim kadari ile Lale Mansur'un kendisi listeye destek maili atti. Iste bu durum da benim kafama bir kivilcim olarak dusmeye yetti.

Bir iki yil once daha kiz arkadasimdan pesime yedigim tekmenin acisini bastiramamisken ve bunu basarabilmek icin kutuphanede ordan oraya saldirirken gozume ilisen Avrupa'nin Yeni Cagdaki fikirsel deviniminin Osmanli'dan izole bicimde anlatildigi kitaptaki bir ayrintiyi hatirladim. Avrupa aydinlanma surecinde demokrasiyi ve onu bagrinda yetistiren fikirsel altyapiyi bir gecede ya da 10 yilda marslar besteleyerek olusturmamis. Ozellikle merkezi idarelerin baskisindan kacan ve merkezi idarelerle arasi hosbes olmayan eski soylular, yeni burjuvazinin himayesindeki salon toplantilari, okuma gunleri, mektuplasmalar, romanlarin icine yedirilmis ana temalar sayesinde fikirlerini yaymis, muzakere etmis, atismis ve dusunsel evrimini gerceklestirmis. Iste bu noktada internetin, dogusundan ve 94 senesinde memlekete girmesinden bu yana ilk defa, kicini kaldirmadan oturdugu yerden manita dusurmek, cinsel egitimini renklendirmek ve dogru yanlis ayirimi yapilmadan saga sola dezenformasyon mailleri forwardlamak disinda bir amac dahilinde kullanilabildigine sahit oluyoruz bu memleket gencligi arasinda (hayir hayir, wikipedia bir gavur icadi; onun Turkce versiyonu vikipedi ise Allah bilir Soroscu hainlerin isidir mutlaka :) ) . Memleket gencligi ilk defa bu grubun barindirdigi digital ortamda karsidakini otelemeyen, otekilestirip izole etmeden, hain ilan etmeden demokrasiyi ve demokrat olmayi tartisiyor ki bence bu fevkalade onemli birsey. Helekine bu grubun mimarlari arasinda Sabancida uzun sure calismis olan Turgay abi ve bazi Sabanci Universitesi ogrencilerinin olmasi zamaninda freshman iken ogrencilerimin cok yakindigi ama faydasina her zaman inandigim social and political science dersinin amacina ulastigini gosteriyor.

Bu ulkenin calculus'u sular seller gibi bilen, dif'i top gibi sektiren, lineer 260'i havada karada gecen muhendisler yerine cevresinde olan biteni gorebilen, gordugunu de anlayip analiz edebilen bireylere ihtiyaci var. Belki biz de o zaman aslinda kendimizin "bu ulkede iktidarin birakilamayacagi Haso'nun, Memo'nun" icinden ciktigimizi kavrayabilir ve o Haso ile Memo'ya oryantalist gozluklerle hafiften alayci, yer yer acinakli gozlerle bakmaktan vaz gecebiliriz. O zaman 23 nisan bayramlarinin da kapsami cocuk bayrami olmaktan kurtulur, aynen ramazan bayraminin tek cagrisiminin eve bir kac kilo ikram sekeri almak olmamasi gibi...

Musicovery

Aylar oncesinden bir mail ile farkina vardigim, nerdeyse tum Blues librarysini dinledikten sonra adresini unuttugum, unuttugumdan ziyade musicology olarak hatirladigim, web sayfasi musicovery'i tekrar buldum. Prince'in o parcasinin klibini de cok severdim. Neyse, blues ile devam...

Henuz New Orleans'da bir blues barda geceyi getirme fikrimi faaliyet asamasina getiremedim ama su diyardan donmeden o da olacak. Lakin ben Bourbon Street'i biraz degismis buldum. Yoksa 3 sene evvel gece karanliginda mi yanlis gordum. Hani gercekten "survive" edilecek bi yerdi de biz klasik turist salakliginda ve gencligin toylugunda mi bunu fark edemedik... Yoksa karnim acti, onceki gecen uyku hapi almis ve ayilmayi mi basaramamistim...

Neyse... Enjoy it efenim

Wednesday, June 20, 2007

isigi aramak...


Mutlaka Dinlenesi

Hani bazi zamanlar olur... Tatile gidesiniz gelmistir fena halde ama elde olmayan sebeplerle mihlanip kalmissinizdir koca bir yili gecirdiginiz koltuga. Haliyle icinizden bir seyler uretip islerinizi tuketmek gelmez, due dateler yaklastikca yaklasir, sorumluluk duygusu uzaklasir, yer yuzunden ayaklar kesilirken akil leylalar alemine dogru seyr eyler... Iste oyle zamanlarin birinde favorilerime ekledigim "melis'in yeri"nden basladigim bloglar arasi gezintimde oradan oraya atlarken tek kelime ile mukemmel bir parcaya denk geldim.. Dinlemeniz lazim, sart, olmazsa olmaz... Bakin link yukarda, hadi hadi... Bir tik... Biraz buyuk, ama beklediginize deger...

Hatta ben size baska bir link vereyim... Bu link uzerinden de eriseceginiz parcalari teker teker dinleyin efenim.. Bisey degil... Vatandas hizmet gorsun....

Asrin Gazetecilik Olayi

Starkville Lazy News olarak asrin gazetecilik olayina imza atiyoruz: Gecen aylarda Bekir Coskun'un "killi gobegini kasiyan adam" olarak tasvir ettigi, onceki sene de Mine Kirikkanat'in kalemine plajlarda yarattigi goz ve manzara kirliligi sebebi ile konu olmus insanimiz isinan havalarla birlikte yeniden plajlara tum heybeti ile geri donus yapti efenim. Iste resmi de yukarda :) Amcam Turkiye'nin gelecegini ya da Fener'in seneye Roberto Carlos'un onunde kimi oynatacagini dusunuyor sanirsam. Resim ntvmsnbc web sitesinden...

Friday, June 15, 2007

Bize bizim olmayan bir gozle bakmak...


Yukaridaki resmi ilk once arkadasim Murat Ozdemir'in blog sayfasinda gormustum. Resim ile ilgili makale Der Spiegel'de cikmis: Miniskirts meet minarets in the new Istanbul... Gunumuz Turkiye'sinin goze gorunen yuzu ile uc noktalarini tek bir resimde toplamak deyince su kare aklima geliyor. Otesinde yazilip cizilecek cok sey var ama simdilik benden bu kadar...

Ne yapmali ne etmeli


Yuzu mutluluk sacan bicir bicir guzel insan Samantha Brown Avrupayi bitirdikten sonra Travel Channel'a Passport to Europe formatinda ama Latin Amerikayi tanittigi programi ile geri dondu. Gecenlerde yemek arasi zapping yaparken denk geldiginde Chile'deydi. Santiago... Bir Avrupa sehrini aratmayan ama yer yer Quentin Tarantino filmlerinden asina oldugumuz rural bolgeleri de icinde barindiran bir sehir. El sanatlari uretip satan bir yasli "genc" uzerinde Che Guevera resmi olan t-shirtu ile Amerikan televizyonuna el salliyor.

ABD'nin guneyinde yasayan bendeniz sonbahar aylarinda buralari dolduran Harley'ci amcamlara mi ozendim nedir icimde ufacik tefecik bir uhde mi desem heves mi desem iste oyle biseylerin varligini kesfettim. Ama Harley'ci gibi degil, bir BMW F-650'nin uzerine atlayip once kuzey amerikayi, ardindan latin amerikayi gezmek. Lakin bu fikir bakir degil. Kuzey amerika faslini yanda resmi gorulen yuce asci Alton Brown, guney amerika faslini da bizim bolumden mezun bi kac genc gerceklestirdi.
Ustelik Alton amca kuzey amerika gezisinde bir kaza yaparak turu yarida kesmek zorunda kaldi ki ote yandaki resimdeki goruntu gercekten insanda cok heves birakmiyor. Iki resim arasindaki 10 fark olayi...
Neyse iste, acaba diyorum, gunun birinde cesaret edip de bir motorla Amerika'yi turlar miyim? Eger 15 agustos itibari ile is bulamazsam benim emektar camry ile dogu sahilini turlamaya niyetim var... Iyi de bi basina zevkli olur mu ki? Birilerini bulmak lazim... Kafa dengi birilerini...
Hani diyorum, memleketimin bir televizyon kanali bana avuc dolusu para verse ( olur ya, baslarina tas duser), ben de Samantha Teyzem gibi ordan oraya gezsem, Alton amcam gibi yedigim ictigim bana kalmadan biraz onlardan anlatsam, biraz da Manco abimiz gibi gordugumu tanitsam, bu arada yanima uc bes kafa dengi genc alip olaya tad katsam... Yok yok, o sulu Acun gibi olmam, soz... Hem ingilizcem daha iyi :)
Ruyalarimda "ya shefaat yerine ya seyahat" mi demem lazim bunun icin, nedir?

Thursday, June 14, 2007

A Sequel to the "Fire Ants", The Ultimate Annihilation

Gecenin 3'u ya da daha gec... Hava sicak... Aklimda binbir dusunce. Memleketin siyasi vaziyetleri uzerine yorumlar, reaksiyonlar, feveranlar ve sonucunda da buhranlar... Siyasi yazilari buraya toplamadigim icin ne dusunup ne dusunmedigim bana kalsin. Lakin uykum ha bire kacip duruyo. Masamda bilgisayarimin ekranina bakarken sagda soldaki karincalara gozum takiliyor tekrar. Midemde bir kazinti, mutfak dolabina yoneliyorum. Icerde son bir haftadir gozlemledigim karinca yolunda bir hareketlilik... Istatistikler beni yaniltmiyor: "number of ants counted walking on a specific pathway at a random instance" artmis... Iki katina hem de... Anomali, bosuna kalite dersi almadik. Bu sorunla ilgilenmek lazim. Karincalarin nereye gittigini arastiriyorum, paketli bir kek miksi... Ama bu miksin oldugu kutu icinde benim bile acmakta zorlandigim bir torba var, bu karincalar nasil delmis olabilir?

Pathway'i geriye dogru takip ediyorum. Gozum buzdolabi uzerindeki mikrodalga firina takiliyor. Cevresinde karincalarin sayisinda artis var. Ama ben bu firinin arkasini daha yeni ilacladim. Derken gozum duvara takiliyor, evet... karincalar yukardan geliyor. Takip ediyorum: Karincalar tavanla duvarin birlestigi dar koseden kendilerine yol yapmislar. Gelistirdikleri cozum ve ortak akillarinin ulasabildigi nokta beni hayrete dusuruyor. Bu yol daha sonra ana kapinin ust esigine iniyor, ordan da gorunmeyecek sekilde yine tavandan pencereye ulasiyor. Sonra pervaza, derken oradan ufak bir aralikta kayboluyor. Disari cikiyorum, disarda patway ile alakali hic bisi yok, anlasilan yuva duvarin icinden devam ediyor. Gece gece bu yolu ve bitis noktasini ilacliyorum... Karincalar ile savasta ikinci round...

Ertesi sabah karincasiz bir gun... Dolaplarimda karinca dolanmiyor. Huylanmalarim yersiz, masamda karinca yok... harika... Bulasiklarimi evyede daha cok bekletebilirim. (Bekarlara bir hint: eger sahip oldugunuz ya da kullandiginiz tabak sayisini 2, bardak sayisini 3, catal bicak vs sayisini 4 gibi rakamlarla sinirlarsaniz, asla cok bulasiginiz birikmez)

Nerde kalmistim... Evet, artik evimde karinca yok... Mutluyum... Havaalanlarindan her geciste alip da bir turlu yemeye kiyamayaraktan biriktirdigim yarimsar kiloluk cikolata barlarim guvende... Mezuniyete saklasam iyi olucak. Diploma alir almaz 40 kusur derece Agustos sicaginda bir kosede elime yuzume bulastira bulastira cikolata kemiririm... :)

soru isareti



su videoyu seyrederken hangisi daha cekici bilmiyorum... Emily Blunt mu yoksa fonda Edith Piaf mi?

Sunday, June 10, 2007

Fire Ants

Resimde gorunen ve fire ant diye bilinen karincalarin boylari yaklasik 1.5-2 mm kadar. Lakin insani canindan bezdirmeye yetiyolar... Hele benim gibi herseyden huylanan ve kasinmaya baslamak icin mazeret arayan biri icin iyice cekilmez yaratiklar. Rivayete gore Amerika kitasina da daha sicak olan Latin Amerika'dan gelmisler. Afrika da olabilir... I don't care... Sadece sicak bi yerden geldiklerini ve yeni habitatlarinda populasyonlarini sinirlayacak avcilari olmadigi icin deli gibi cogaldiklarini, cevrelerinde de canli cansiz ne varsa saldirdiklarini biliyorum. Kisin ortadan kaybolan bu canlilar yaz ile beraber sagda solda kostebek delikleri kadar buyuk boyuta ulasabilen yuvalari ile goze carparlar. Yuvalarin uzerine basmaya gorun, bir anda binlercesi size saldirir. Ve en onemlisi, ISIRIRLAR! Kucuk olduklarina bakmayin, isirmaya meyillidirler ve isirmak icin canlarini feda etmekten kacinmazlar. Isirdiklari yer su toplar, ufak bir sivilce gorunumunu alir, cevresi capi 1 cm olan bir daire halinde kizarir. Eger cok sayida ates karincasi isirmissa olum riski bile vardir. Cevrede bir sekerli sey birakmissaniz bir sekilde bunu bulur ve kolonilerini hemen pesleri sira suruklerler. Disarda yemek birakmissaniz, ya da masanizin uzerine silmeden ciktiysaniz, aksama uzerinde binlerce karinca gormeniz gayet dogaldir. Basima gelmistir... Artik acilmis cikolata posetlerimi, cikolatanin tadini bozacagini bilmeme ragmen ne yazik ki dolapta sakliyorum. (evet efenim, iyi cikolata belli bir sicaklikta ve nemini kaybetmeyecegi bir sekilde saklanmalidir. Bu ozelligi ile cikolata da en az sarap kadar itina ister)

Neyse, hafta sonu calisma masamin ve carsaflarimin uzerinde dolasan ates karincalarindan bay geldigi icin (belli belirsiz karinca olsa da olmasa da her kasinti asiri derecede huylandiriyo beni su aralar) evime koca bir canister bocek ilaci aldim. Her yeri ilacladim, karincalar bana duaci... Onlara deodorant gibi geldi... Ne menem seydir ki su karincalar? Off yaaa, karinca guneyde, sicak guneyde, nem guneyde, lakin isler kuzeyde ama kuzeydeki is yerlerinden de cevap yok... Bu ne istir????

Friday, June 8, 2007

metamorfoz?


Kendi ulkemde hayatta arabesk dinlemem, muhtemelen de dinlememisimdir... Lakin su ezilenlerin, loserlarin muzigi blues dinlemek geciyor icimden... hem de nasil... metamorfozun dibine mi vuruyorum?
bu arada her yerde paris hilton haberleri... tiksinc...

Wednesday, June 6, 2007


Ever tried

ever failed

no matter

try again

fail again

fail better..

samuel beckett

Equilibrium


Mary: Let me ask you something. [Grabs his hand]

Mary: Why are you alive?

John Preston: [Breaks free] I'm alive... I live... to safeguard the continuity of this great society. To serve Libria.

Mary: It's circular. You exist to continue your existence. What's the point?

John Preston: What's the point of your existence?

Mary: To feel. 'Cause you've never done it, you can never know it. But it's as vital as breath. And without it, without love, without anger, without sorrow, breath is just a clock... ticking.

Tuesday, May 29, 2007

Bu yola ne diyerek cikmistik...

97 senesinde ODTU'ye basladigimda kaldigim Hiziroglu yurdunda bizim kata bakan bi hademe vardi. Bizim kata bakmasi gereken ama isini pek yapmayan iki hademe bir donem icinde kovulduktan sonra bu sarapci gorunumlu, 45 yaslarinda, yuzu kirmizi, derisi kirismis, kisa, zayif, cakir gozlu adami bulup getirmislerdi. Halinde bir teslim olmusluk, yenilgiyi kabullenmislik hali vardi. Gozlerinden alev parlayan yagiz, atesli, delikanli Anadolu genci oldugu zamanlari hatirlatan hic bir detay yoktu uzerinde. Belki yillar once sarap masalarinda yitip gitmisti sagliyi ile beraber. Kisin mutemadiyen oksururdu. Muhtemelen kisa Maltepe ya da Birinci tuttururdu. Halinden yoksullugu belli olsa da bakislari ile bunu teyid etmezdi. Aslinda kimsenin gozune bakmazdi; bakislari hep boslukta takilir kalir, bir yere ulasmadan buhar olur karisirdi havaya sanki. Hep dusunceliydi. Yurdun gunduz bekcileri gibi yavsak ve acikta bulduguna saldiran bir hali de yoktu. Az az, ama uzun sure gozlemledim sanirim onu. Az biraz da konustuk. Tras makinam ilgisini cekmisti. Kullanmak istedi, "adetim degil, babama bile vermem, kusura bakma" dedim, hafif darilir gibi oldu, pek fazla hatirladigim bir muhabbetimiz de yok. Yurttaki geri donusum kumbaralarindan, sagdan soldan, odalardaki cop kutularindan aluminyum mesrubat ve bira kutularini toplar, sonra ardina bastigi porsumus ayakkabilari ile bunlari ezip cop torbalarinda biriktirirdi. Aluminyum hurdasi iyi para edermis. Gazete de topladigini sonradan ogrendim. Ne var ne yoksa toplar satmaya gotururdu. Sonradan aluminyum isindeki potansiyeli goren yurdumun nefret ettigim yavsak bir bekcisi (ki kendisi yil basinda annemler aradiginda benimle gorusturmemisti, sene 99) tum kutularin uzerine tek basina konabilmek icin onu yurttan attirdi. Daha sonraki yurt gorevlilerinde bu adamin uzerindeki hali hic goremedim. hele son sinifta kaldigim yurttaki temizlikcinin cep telefonu benimkinin 3 kati kadar pahaliydi. Anlam veremedim.

Neyse, bu eski temizlikcimiz bana mes'ul oldugumuz toplumun o en dibindeki insanlari hatirlatirdi, daha dogrusu unutturmaz, bilakis bilincime kazirdi. Universitenin ilk doneminde cevap bulamadigim "neden" sorularimin bir kismina bu adami gozlerken cevaplar turetmistim. Neden burdayiz, neden bu kulfeti cekiyoruz, neden su anda kantinde piyasa yapip kampuste kiz pesinde kosmaktansa (okulun en favori iki kantininden birisi bizim yurdun altindaydi) calisma salonunda (CS) oturup kic buyutmeyi tercih ediyorum?

Iki cevap vardi... Dunyaya ve otesine bakan iki cevap. Bu adam iste bana dunyaya bakan cevabi bulma noktasinda yardimci olmustu: "Bu insanlardan sorumluyum, bana verilen meziyetleri bu insanlarin maaslarindan kesilen vergilerle ayakta duran bir kurumdan aldigim egitimle mukemmellestirip yine bu insanlara fayda ureterek kullanmaliyim"... Oteki cevab akil ve mantiktan ziyade tasavvufa bakar biraz... Icine girmiyeyim.

97'den 2007'ye... Aradan 10 sene gecmis. Ve ben o iki cevabi da artik daha az aklima getiriyorum.

Ruhta erozyon bu olsa gerek...

Sunday, May 27, 2007

Arkadaslarla iliskiler ya da... Friendship Management

Muhendislik egitimi alan ogrenciler olarak isletme denilince her zaman icin herhangi bir pratik degeri olmayan ve insani sonuca goturecek yollari gosterme konusunda sayisal metodlardan yoksun agiz kalabaligi ya da kitap safsatasini anlardik. Uc harfli ve mucize gibi gosterilen ici bos isletme metodlarina ITU'den arkadaslarimin getirdigi guzel tabir "AFA", yani Ass Foot Approach... Turkish English ama ITU daha o zamanlar Ingilizce'ye geceli cok olmamisti. Neyse, son sozum ciddi degil; kimse ustune alinmasin.




Yillar evvel ODTU'de son siniftayken ve kariyer gunlerine gelmeyen sirketler sebebi ile karamsarligin dibine vurmaya hazirlanirken Sabanci Universitesi'nin Isletme daha dogrusu Yonetim Bilimleri (her fakulteye garip isimler bulmakta ustaydi Sabanci) fakultesinden bir hoca tanitim sunumu icin gelmisti. Hocanin ismini unuttum simdi ama kolayca hatirlarim saniyorum. Conflict Resolution ve Meaning Management'dan bahsetmisti. Moduler dersler arasina sanirim bunlari da koymuslardi. O zamanlar ne kadar sacma seylerle ilgileniyo bu isletmeciler dedigimi hatirliyorum. Ama yillar gectikce bu derslerin Turk toplumu icin aslinda oldukca onemli konular oldugunu anliyorum. Mutlaka gorulmeli, mutlaka deneyim edilmeli. Her ne kadar Sabanci Universitesinde iki yil gecirip de o moduler derslerden iki tane almis da olsam, bu derslere girmedim...

Neyse, asil mevzuuya gelirsek, arkadaslik denen seyin de aslinda bir yonetim ve strateji gerektirdigini biraz gec anladim. Sanirim 28. yasim geri kalan hayatim icin gerekli olan bilgileri ogrenmemde bir donum noktasi olacak. Aslinda daha once stratejik davrandigim arkadaslarim olmustu, lise sonda mesela. Yatili okulda bazi seyleri erken ogreniyorsunuz. Kisilerle olan iliskilerinizde once amaclar belirlemek, sonra hedefler koymak, cok detaya inmeden bu ana hatlar cercevesine artik kendiniz olmaktan cikip bir sentetik sistemi simule etmek, benim alanimin tabiri ile real time dynamic optimization problemini yasamak... Gercek arkadaslik spontanedir, rasyonal hic degildir, olmasi da gerekmez; zaten rasyonelse icinde ruh ve samimiyet eksikligi var demektir. Hic sizden olmadik bir sey isteyen bir arkadasiniz icin bunu yapmisliginiz yok mu? Iste bu rasyonalitenin tam beline bir darbedir. Dolayisi ile gercek arkadasligin pragmatik olmasi da gerekmez. Ama bu hep vermek demek de degildir. Uzun vadede bakildiginda iki tarafin da birbirlerinden alip verdiklerinin esit olmasi, en azindan birinin dikkat cekecek ya da irite edecek kadar otekinden farkli olmamasi gerekir. Guven ve saygi herseyden onemli... Ama en onemli sey iki kisinin de ayni terminolojiyi konusuyor, daha dogrusu ayni iletisim phraselerinin (bunlarin sadece cumlecikler olmasi gerekmez, mimik ya da davranislari, beden dilini de iletisimsel phraseler olarak alalim) iki kiside de ayni anlamlari cagristiriyor olmasi gerekir. Kucuk prensteki gibi: Tilki ile Prens birbirlerine o kadar alistirmalidirlar ki kendilerini, en ufak detayda bile birbirlerini anlayabilmeliler...

Bunun disinda bir iliskiniz varsa: O zaman iste yukardakilerin herhangi biri sizin icin acikcasi fayda yerine sadece zarar getirir. Yillar once Uluslararasi Iliskilere giris dersi almistim, ordaki terminolojiyi bireyler icin kullanmak da mumkun ama hatirladigim anlamlara denk gelen kelimeleri maalesef coktan unuttum. Neyse, iki farkli modelden bahsedelim insanlara olan yaklasimlarimizi aciklamak icin: Birincisi, butun insanlari "iyi" zararsiz kabul etmek. Guvenimizi bosa cikarak sekilde davranmadiklari surece insanlari guvenilir kabul etmek. Ikincisi ise insanlari gunumuz Istanbul insani gibi kabul etmek. Yani pragmatist, rasyonel, bencil... Kendi faydasi olmadigi surece sizin icin bir sey yapmayacak bireyler... Kendi menfaatini her dem sizinle iliskisinin geleceginden onemli goren, kisa vadeyi uzun vadeli analize tercih edenler.

Aslinda gercek insan bu ikisi oldugu gibi bu ikisi de degil. Yani elbette bu tur insanlar var olabilir, var da, ama bunlarin arasinda fuzzy tipler de var ve majorite onlar. Topraktaki cevher gibi; arkadas olmak icin var olduklari yerden cikarilmayi bekleyen, biraz islenilmeyi, sekillendirebilmeyi gerektiren, size uyan bir yan yarattiginizda da saglam bir iliski kurabilmenin mumkun oldugu insanlar. Ama bu dedigim efor gerektiriyor. Bizse limitli efora, limitli cevreye, limitli iliskilere sahip bireyleriz... Zira zamana mahkumuz. Alin size goal, alin size constraint... Bu ikisi varsa elbette bir yonetisim problemi, bir yonetisim problemi varsa da bir isletmecilik metodu, bir muhendislik cozumu var demektir ve bunlar bizim kesfimizi, benim burda yukardaki onca laftan sonra irdelememi beklemektedir.

Ama saat 1:25 oldu... Bu konuyu irdelemek yerine uzuuuun zaman once okudugum bir kitaba referans vereyim. Kitabin ismi "Dusman Topraklarda: Bir Mossad Ajaninin Ticaret Sirlari"... Kitabin yazari Gerald Westerby takma ismini kendine layik gormus. Kitabin ticaret sirlari dedigine bakmayin. Ticaretle pek de bi alakasi yok. Daha ziyade insan iliskilerinin yonetimi uzerine guzel hikayeler ve cikarimlar bulabileceginiz bir kitap. Eh, biraz da Talmut'tan akil dolu ayetler... Isteyen Tulumba.com'dan alabilir. Ben Besiktas'ta Alkim'in kendi yerinden almistim. Ahhhh, ne guzeldi Istanbul gunlerim...

Neyse, belki sonra bu konuya devam ederim... Her ne kadar bi kere ara verdigim bir konuya bir daha donmek gibi bir ozelligim olmasa da...

Beni izlemeye gayret edin aziz kaarilerim. O kaarilerimin sayisi ucu besi gecmese de...

Kan sekerim

Bugun oglenden beri bir galip haldeyim. Daha once basima bir iki kere gelen hadise tekrar ediyor. Agzimda garip bi tat. Bas agrisi... Hafif bi tiksinti... Hasta hallerime ozel kapris, sinirlilik, nazlilik, huysuzluk, artik ne derseniz... Reaktif hypoglycemic oldugumu biliyorum. Normalde bunun sorun olmamasi lazim ama sanirim bazen erken seker hastaligi bozuklugu normal seker hastaligi gibi vurabiliyo. En son bu haller basima geldiginde bir sene boyunca kadayiftir baklavadir yememistim. Bugunku hadise iki tane ferrero rochers (yeni saplantim) yuvarladiktan sonra basladi. Sanirim yavas yavas cikolataya olan zaafimi da ortadan kalkicak. Amerikan cikolatasi yemiyorum, isvicre cikolatasi da sanirim bu haftadan sonra lugatimden cikar... Buyumek, buyumek, buyumek...

Korkunc derecede basim agriyo...

Friday, May 25, 2007

Dogruya dogru: Muhendisin yolu vs akademik yol!


Yukaridaki semada gosterildigi uzere akademik yol, kimi zaman gercekte uygulanan yoldan biraz farklilik gosterir. Hatirlarim, Izmir Fen'den beri su tepedeki ilk metodun dogrulugu ve bunun islemesi, isletilmesi gerektiginden bahsedilir. Sanirim bilimsel yontem bize Descartes'in bir armagani. Asagidaki ikinci yontemse biz muhendisler tarafindan coklukla kullanilan yontem. Akademi icinde olsaniz da aslinda ikinci yontemi az ya da cok kullanmak durumundasiniz. Sadece ilki ile ikincisi arasindaki harmanda dozajlari ayarlayabilmek mesele...
Aslinda ikinci yontemin baslangic kismi biraz daha ABD'deki mevcut yontemi andiriyor. Daha dogrusu ABD'deki pek cok Ivory League harici universitelerdeki yontem. Para kaynaklari kisitli oldugu icin acikcasi cogu zaman aklinizi kurcalayan bir problem yerine para kaynaginizin aklini kurcalayan problem daha onemli. Memleketimdeki ulemanin kazan kaldirdigi nokta da bu: Ozerklik sermayeye yediriliyor, kurban ediliyor, akademisyen uzerinde baski kuruluyor...
Bugun buralara gelmeden yillar evvel, tahminen alti sene kadar once, bas vurdugum iki universiteden master icin kabul almistim: Sabanci ve ODTU. Once hocalarimla konustum, sonra asistanlarla... Ne yaptiklarini sordum asistanlara; birisi iki makinali bir sistemdeki outputu modelleyip simule ettigini soyledi. Basit bisey. Kimin isine yariycak? Kimsenin... O zaman dedim ki bari yapacagim sey birinin isine yarasin, ben Sabanciya gidiyorum. Sanayiden kopuk bir akademi, bosa kurek ceken bir kayik, eninde sonunda faydasiz bir bilgidir... Neyse, gecen 6 seneden sonra donup ardima baktigimda henuz pek kimseye faydali olamadigimi gormek de ayri bir ironi...
Actual methoddaki soldan ikinci kutucuk genel asistan davranisi... Ucuncu kutucuk akademisyenin baskilari sonucu asistanin gitmeye zorlandigi puslu yol... Tepedeki feedback loop'u ise basarili ve konuya hakim arastirmaci muhendisle caylak muhendisi birbirinden ayiran turnusol kagidi, sonuncu kutucuk ise sadece grad ogrencisinin vicdanini ne kadar bastirdigini gosteren; advisor'un neyin ne kadar dogru oldugu konusunda cok sey bilmek istemeyecegi bir formalite...
Neyse... PhDComics.com'u takip etmenizi oneririm. Ozellikle GradSchool alternatifini dusunenler...