Tuesday, May 29, 2007

Bu yola ne diyerek cikmistik...

97 senesinde ODTU'ye basladigimda kaldigim Hiziroglu yurdunda bizim kata bakan bi hademe vardi. Bizim kata bakmasi gereken ama isini pek yapmayan iki hademe bir donem icinde kovulduktan sonra bu sarapci gorunumlu, 45 yaslarinda, yuzu kirmizi, derisi kirismis, kisa, zayif, cakir gozlu adami bulup getirmislerdi. Halinde bir teslim olmusluk, yenilgiyi kabullenmislik hali vardi. Gozlerinden alev parlayan yagiz, atesli, delikanli Anadolu genci oldugu zamanlari hatirlatan hic bir detay yoktu uzerinde. Belki yillar once sarap masalarinda yitip gitmisti sagliyi ile beraber. Kisin mutemadiyen oksururdu. Muhtemelen kisa Maltepe ya da Birinci tuttururdu. Halinden yoksullugu belli olsa da bakislari ile bunu teyid etmezdi. Aslinda kimsenin gozune bakmazdi; bakislari hep boslukta takilir kalir, bir yere ulasmadan buhar olur karisirdi havaya sanki. Hep dusunceliydi. Yurdun gunduz bekcileri gibi yavsak ve acikta bulduguna saldiran bir hali de yoktu. Az az, ama uzun sure gozlemledim sanirim onu. Az biraz da konustuk. Tras makinam ilgisini cekmisti. Kullanmak istedi, "adetim degil, babama bile vermem, kusura bakma" dedim, hafif darilir gibi oldu, pek fazla hatirladigim bir muhabbetimiz de yok. Yurttaki geri donusum kumbaralarindan, sagdan soldan, odalardaki cop kutularindan aluminyum mesrubat ve bira kutularini toplar, sonra ardina bastigi porsumus ayakkabilari ile bunlari ezip cop torbalarinda biriktirirdi. Aluminyum hurdasi iyi para edermis. Gazete de topladigini sonradan ogrendim. Ne var ne yoksa toplar satmaya gotururdu. Sonradan aluminyum isindeki potansiyeli goren yurdumun nefret ettigim yavsak bir bekcisi (ki kendisi yil basinda annemler aradiginda benimle gorusturmemisti, sene 99) tum kutularin uzerine tek basina konabilmek icin onu yurttan attirdi. Daha sonraki yurt gorevlilerinde bu adamin uzerindeki hali hic goremedim. hele son sinifta kaldigim yurttaki temizlikcinin cep telefonu benimkinin 3 kati kadar pahaliydi. Anlam veremedim.

Neyse, bu eski temizlikcimiz bana mes'ul oldugumuz toplumun o en dibindeki insanlari hatirlatirdi, daha dogrusu unutturmaz, bilakis bilincime kazirdi. Universitenin ilk doneminde cevap bulamadigim "neden" sorularimin bir kismina bu adami gozlerken cevaplar turetmistim. Neden burdayiz, neden bu kulfeti cekiyoruz, neden su anda kantinde piyasa yapip kampuste kiz pesinde kosmaktansa (okulun en favori iki kantininden birisi bizim yurdun altindaydi) calisma salonunda (CS) oturup kic buyutmeyi tercih ediyorum?

Iki cevap vardi... Dunyaya ve otesine bakan iki cevap. Bu adam iste bana dunyaya bakan cevabi bulma noktasinda yardimci olmustu: "Bu insanlardan sorumluyum, bana verilen meziyetleri bu insanlarin maaslarindan kesilen vergilerle ayakta duran bir kurumdan aldigim egitimle mukemmellestirip yine bu insanlara fayda ureterek kullanmaliyim"... Oteki cevab akil ve mantiktan ziyade tasavvufa bakar biraz... Icine girmiyeyim.

97'den 2007'ye... Aradan 10 sene gecmis. Ve ben o iki cevabi da artik daha az aklima getiriyorum.

Ruhta erozyon bu olsa gerek...

Sunday, May 27, 2007

Arkadaslarla iliskiler ya da... Friendship Management

Muhendislik egitimi alan ogrenciler olarak isletme denilince her zaman icin herhangi bir pratik degeri olmayan ve insani sonuca goturecek yollari gosterme konusunda sayisal metodlardan yoksun agiz kalabaligi ya da kitap safsatasini anlardik. Uc harfli ve mucize gibi gosterilen ici bos isletme metodlarina ITU'den arkadaslarimin getirdigi guzel tabir "AFA", yani Ass Foot Approach... Turkish English ama ITU daha o zamanlar Ingilizce'ye geceli cok olmamisti. Neyse, son sozum ciddi degil; kimse ustune alinmasin.




Yillar evvel ODTU'de son siniftayken ve kariyer gunlerine gelmeyen sirketler sebebi ile karamsarligin dibine vurmaya hazirlanirken Sabanci Universitesi'nin Isletme daha dogrusu Yonetim Bilimleri (her fakulteye garip isimler bulmakta ustaydi Sabanci) fakultesinden bir hoca tanitim sunumu icin gelmisti. Hocanin ismini unuttum simdi ama kolayca hatirlarim saniyorum. Conflict Resolution ve Meaning Management'dan bahsetmisti. Moduler dersler arasina sanirim bunlari da koymuslardi. O zamanlar ne kadar sacma seylerle ilgileniyo bu isletmeciler dedigimi hatirliyorum. Ama yillar gectikce bu derslerin Turk toplumu icin aslinda oldukca onemli konular oldugunu anliyorum. Mutlaka gorulmeli, mutlaka deneyim edilmeli. Her ne kadar Sabanci Universitesinde iki yil gecirip de o moduler derslerden iki tane almis da olsam, bu derslere girmedim...

Neyse, asil mevzuuya gelirsek, arkadaslik denen seyin de aslinda bir yonetim ve strateji gerektirdigini biraz gec anladim. Sanirim 28. yasim geri kalan hayatim icin gerekli olan bilgileri ogrenmemde bir donum noktasi olacak. Aslinda daha once stratejik davrandigim arkadaslarim olmustu, lise sonda mesela. Yatili okulda bazi seyleri erken ogreniyorsunuz. Kisilerle olan iliskilerinizde once amaclar belirlemek, sonra hedefler koymak, cok detaya inmeden bu ana hatlar cercevesine artik kendiniz olmaktan cikip bir sentetik sistemi simule etmek, benim alanimin tabiri ile real time dynamic optimization problemini yasamak... Gercek arkadaslik spontanedir, rasyonal hic degildir, olmasi da gerekmez; zaten rasyonelse icinde ruh ve samimiyet eksikligi var demektir. Hic sizden olmadik bir sey isteyen bir arkadasiniz icin bunu yapmisliginiz yok mu? Iste bu rasyonalitenin tam beline bir darbedir. Dolayisi ile gercek arkadasligin pragmatik olmasi da gerekmez. Ama bu hep vermek demek de degildir. Uzun vadede bakildiginda iki tarafin da birbirlerinden alip verdiklerinin esit olmasi, en azindan birinin dikkat cekecek ya da irite edecek kadar otekinden farkli olmamasi gerekir. Guven ve saygi herseyden onemli... Ama en onemli sey iki kisinin de ayni terminolojiyi konusuyor, daha dogrusu ayni iletisim phraselerinin (bunlarin sadece cumlecikler olmasi gerekmez, mimik ya da davranislari, beden dilini de iletisimsel phraseler olarak alalim) iki kiside de ayni anlamlari cagristiriyor olmasi gerekir. Kucuk prensteki gibi: Tilki ile Prens birbirlerine o kadar alistirmalidirlar ki kendilerini, en ufak detayda bile birbirlerini anlayabilmeliler...

Bunun disinda bir iliskiniz varsa: O zaman iste yukardakilerin herhangi biri sizin icin acikcasi fayda yerine sadece zarar getirir. Yillar once Uluslararasi Iliskilere giris dersi almistim, ordaki terminolojiyi bireyler icin kullanmak da mumkun ama hatirladigim anlamlara denk gelen kelimeleri maalesef coktan unuttum. Neyse, iki farkli modelden bahsedelim insanlara olan yaklasimlarimizi aciklamak icin: Birincisi, butun insanlari "iyi" zararsiz kabul etmek. Guvenimizi bosa cikarak sekilde davranmadiklari surece insanlari guvenilir kabul etmek. Ikincisi ise insanlari gunumuz Istanbul insani gibi kabul etmek. Yani pragmatist, rasyonel, bencil... Kendi faydasi olmadigi surece sizin icin bir sey yapmayacak bireyler... Kendi menfaatini her dem sizinle iliskisinin geleceginden onemli goren, kisa vadeyi uzun vadeli analize tercih edenler.

Aslinda gercek insan bu ikisi oldugu gibi bu ikisi de degil. Yani elbette bu tur insanlar var olabilir, var da, ama bunlarin arasinda fuzzy tipler de var ve majorite onlar. Topraktaki cevher gibi; arkadas olmak icin var olduklari yerden cikarilmayi bekleyen, biraz islenilmeyi, sekillendirebilmeyi gerektiren, size uyan bir yan yarattiginizda da saglam bir iliski kurabilmenin mumkun oldugu insanlar. Ama bu dedigim efor gerektiriyor. Bizse limitli efora, limitli cevreye, limitli iliskilere sahip bireyleriz... Zira zamana mahkumuz. Alin size goal, alin size constraint... Bu ikisi varsa elbette bir yonetisim problemi, bir yonetisim problemi varsa da bir isletmecilik metodu, bir muhendislik cozumu var demektir ve bunlar bizim kesfimizi, benim burda yukardaki onca laftan sonra irdelememi beklemektedir.

Ama saat 1:25 oldu... Bu konuyu irdelemek yerine uzuuuun zaman once okudugum bir kitaba referans vereyim. Kitabin ismi "Dusman Topraklarda: Bir Mossad Ajaninin Ticaret Sirlari"... Kitabin yazari Gerald Westerby takma ismini kendine layik gormus. Kitabin ticaret sirlari dedigine bakmayin. Ticaretle pek de bi alakasi yok. Daha ziyade insan iliskilerinin yonetimi uzerine guzel hikayeler ve cikarimlar bulabileceginiz bir kitap. Eh, biraz da Talmut'tan akil dolu ayetler... Isteyen Tulumba.com'dan alabilir. Ben Besiktas'ta Alkim'in kendi yerinden almistim. Ahhhh, ne guzeldi Istanbul gunlerim...

Neyse, belki sonra bu konuya devam ederim... Her ne kadar bi kere ara verdigim bir konuya bir daha donmek gibi bir ozelligim olmasa da...

Beni izlemeye gayret edin aziz kaarilerim. O kaarilerimin sayisi ucu besi gecmese de...

Kan sekerim

Bugun oglenden beri bir galip haldeyim. Daha once basima bir iki kere gelen hadise tekrar ediyor. Agzimda garip bi tat. Bas agrisi... Hafif bi tiksinti... Hasta hallerime ozel kapris, sinirlilik, nazlilik, huysuzluk, artik ne derseniz... Reaktif hypoglycemic oldugumu biliyorum. Normalde bunun sorun olmamasi lazim ama sanirim bazen erken seker hastaligi bozuklugu normal seker hastaligi gibi vurabiliyo. En son bu haller basima geldiginde bir sene boyunca kadayiftir baklavadir yememistim. Bugunku hadise iki tane ferrero rochers (yeni saplantim) yuvarladiktan sonra basladi. Sanirim yavas yavas cikolataya olan zaafimi da ortadan kalkicak. Amerikan cikolatasi yemiyorum, isvicre cikolatasi da sanirim bu haftadan sonra lugatimden cikar... Buyumek, buyumek, buyumek...

Korkunc derecede basim agriyo...

Friday, May 25, 2007

Dogruya dogru: Muhendisin yolu vs akademik yol!


Yukaridaki semada gosterildigi uzere akademik yol, kimi zaman gercekte uygulanan yoldan biraz farklilik gosterir. Hatirlarim, Izmir Fen'den beri su tepedeki ilk metodun dogrulugu ve bunun islemesi, isletilmesi gerektiginden bahsedilir. Sanirim bilimsel yontem bize Descartes'in bir armagani. Asagidaki ikinci yontemse biz muhendisler tarafindan coklukla kullanilan yontem. Akademi icinde olsaniz da aslinda ikinci yontemi az ya da cok kullanmak durumundasiniz. Sadece ilki ile ikincisi arasindaki harmanda dozajlari ayarlayabilmek mesele...
Aslinda ikinci yontemin baslangic kismi biraz daha ABD'deki mevcut yontemi andiriyor. Daha dogrusu ABD'deki pek cok Ivory League harici universitelerdeki yontem. Para kaynaklari kisitli oldugu icin acikcasi cogu zaman aklinizi kurcalayan bir problem yerine para kaynaginizin aklini kurcalayan problem daha onemli. Memleketimdeki ulemanin kazan kaldirdigi nokta da bu: Ozerklik sermayeye yediriliyor, kurban ediliyor, akademisyen uzerinde baski kuruluyor...
Bugun buralara gelmeden yillar evvel, tahminen alti sene kadar once, bas vurdugum iki universiteden master icin kabul almistim: Sabanci ve ODTU. Once hocalarimla konustum, sonra asistanlarla... Ne yaptiklarini sordum asistanlara; birisi iki makinali bir sistemdeki outputu modelleyip simule ettigini soyledi. Basit bisey. Kimin isine yariycak? Kimsenin... O zaman dedim ki bari yapacagim sey birinin isine yarasin, ben Sabanciya gidiyorum. Sanayiden kopuk bir akademi, bosa kurek ceken bir kayik, eninde sonunda faydasiz bir bilgidir... Neyse, gecen 6 seneden sonra donup ardima baktigimda henuz pek kimseye faydali olamadigimi gormek de ayri bir ironi...
Actual methoddaki soldan ikinci kutucuk genel asistan davranisi... Ucuncu kutucuk akademisyenin baskilari sonucu asistanin gitmeye zorlandigi puslu yol... Tepedeki feedback loop'u ise basarili ve konuya hakim arastirmaci muhendisle caylak muhendisi birbirinden ayiran turnusol kagidi, sonuncu kutucuk ise sadece grad ogrencisinin vicdanini ne kadar bastirdigini gosteren; advisor'un neyin ne kadar dogru oldugu konusunda cok sey bilmek istemeyecegi bir formalite...
Neyse... PhDComics.com'u takip etmenizi oneririm. Ozellikle GradSchool alternatifini dusunenler...

Tuesday, May 22, 2007

Blood Diamond


Son aldigim filmlerden biri Blood Diamond idi. Etkilenmedigimi soyliyemem. Acikcasi elmasla isi olmus biri degilim ama film icinde gecen repliklerden bazilari oldukca ilginc. Mesela RUF tarafindan talan edilmis bir koydeki aklini yitirmis ihtiyarin mealen dedigi "Iyi ki burda petrol yok, o daha fena. Eger petrol olsaydi kim bilir neler olurdu..." sozu etkileyici. Bu blogun onceki yazilarindan biri kahve ve Afrika uzerineydi. Yine filmdeki genel tema ile birlestirildiginde: Afrika toplumlari tarihin her doneminde, sahip olduklari zenginliklerden oturu kuzeyli beyazlar tarafindan somurulmus. Kimi zaman insan gucu, kimi zaman petrol (Nijerya ve Sudan ornekleri), kimi zaman elmas, kimi zaman altin, kimi zaman da kahve...

Odtu mezunlari forumunda tek tas pirlanta isteyen hatun kisilerin ozenle ve israrla bu filme goturulmesi tavsiye edilmis :) Dogru da denmis hani. Filmdeki gerceklik payi Van de Kaap kartelinin aslinda De Beers karteli olmasi.

Bu film Afrika ve trajedileri uzerine seyrettigim ilk film degildi. Hotel Rwanda, Sometimes in April da izledigim diger yapimlar. Hepsinde ortak olan sey Afrika halklarinin birbirlerine olan acimasizliklari, bunlari tetikleyen ve arkasinda duran; cogu zamanda senaryoda kendileri ile ilgili cok ama cok ufak detaylar bulunan Avrupa...

Kendime bir rota cizmek istedigim ve is aradigim su gunlerde aslinda "Godforsaken Continent" Afrika'da sivil yardim orgutlerinden birine katilmayi dusunmedigimi soyleyemem. Doktorami aldiktan sonra belki "Sinir Tanimayan Doktorlar" orgutune girebilirim :) PhD ile MD arasindaki farki kavrayamayacak bir sarisin idarecileri oldugunu sanmiyorum ama... UN Peace Corps sadece asker kokenlilerle calisiyor... :(

Neyse, mezuniyetten sonra Dunya'yi gormek istiyorum. Kesin donusten sonra da Turkiye'nin dogusunu tanimak en buyuk istegim. Dogudaki ile, Kuzeydeki ile insanimizi tanimazsam eger ulkemi anlayabilecegimi sanmiyorum. Simdilik GuneyBati, Bati, Kuzeybati ve Orta Anadolu insanini az cok tanidim. Sirada Dogu var...

Neyse, bu yaziyi da en can alici resimle kapamakta fayda var. Ama once mesaj: Illa ki dugune 3 maasin kadar tek tas pirlanta, nisana da tria isterim diyen hatun kismisi benden uzak, Akmerkez'e yakin olsun!

Tom Petty's While My Guitar Gently Weeps: A must see, must hear!!!!

Ve sonunda aradigim klip, YouTube sagolsun!!!

Embedding engellendigi icin buradan link veriyoruz! Enjoy it!

Saturday, May 19, 2007

Nijerya Secimleri, Artan Benzin Fiyatlari ve Chrysler ile Beraber GM'in Hazin Sonu

Gecen haftaya, ya da 10 gune damgasini vuran hadise Chrysler'in Cerberus grubuna $7.4 milyara satisi. Bu hadise hakkinda Turk gazetelerinde pek de bir haber duymadim. Biz daha ziyade su aralar demokrasimizi kurtarmak ya da onun ocagina incir agaci dikmekle mesguluz. $36 milyara 9 sene once Daimler'e satilan grubu Daimler nesi var nesi yoksa anca aldiginin beste bir fiyatina elinden cikarabildi. Bu satisin akabinde Daimler hisseleri Frankfurt borsasinda 5.4% prim yapmis. Hatirliyorum, satisin oldugu gun "Tuh, Tuh, Dr.Z de Amerikali cocuklarin gonullerini fethetmeye yeni baslamisti" demistim. Pringles biyiklari ve kel kafasi ile DaimlerChrysler CEO'su Dr.Z renkli bir kisilikti.

Derken bugun markete gitmeye karar verdim. Olagan haftalik alisveris. Arabama atladim, Hw12 uzerindeki StrangeBrew ve ColdStone mekanlarini da iceren sehrin en ucuz benzincisinin yanindan gectim. Tabelaya dikkat etmemisim. O sirada optik gozluklerden gunes gozluklerime gecmek icin ugrasiyodum. Derken ilerde kara haberi fark ettim: Unleaded $3.17... OHA!!!!

Bu eyalette Katrina'dan sonra, benzinliklerde benzin kalmadiginda, 3 pompadan ikisi kapatildiginda bile fiyatlar bu kadar tavan yapmamisti. Tamam, galonu $20'ye ciktigi oldu ama bir gun... Daha persembe gunu fiyatlar $2.85/gl kadardi. Ne zaman artti? Bilmedigim bi yerde kasirga mi cikti? Meksika korfezinin petrolu mu kurudu? Texas'taki rafinerileri mi vurdu birileri?

Daha yaz basinda fiyat boyleyse yaz ortasina kadar $3.50'yi kesin goruruz... Peki bu fiyatin sonuclari ne? Oncelikle arabami satarken iyi bi fiyata saticam. Hala Highway'de agresif olmayan bir kullanimda galon basina 32 mil yapiyor. Bi cok Amerikan arabasindan iyi. Ikincisi cumhuriyetciler baskanlik secimlerini kesin kaybediyor. Petrol sirketleri (oligopolisi) "bir sonraki secimlere kadar nasilsa bulduk boyle baskani, sagalim milleti, demokratlar gelene kadar zaten emekli oluruz" anlayisina burunduler. Yapilan sey Enron'un California'da yaptigi seyle ayni. Petrol duzenli gelmesine (sadece Nijerya'da secim sonuclari sebebi ile uretimde bir aksama beklentisi varmis) ve kismen cesitli piyasalarda ham petrol fiyatlari dusmesine ragmen rafineriler sudan sebeplerle kapatilarak arz eksigi yaratiliyor, fiyat artirimina gidiliyor. Maliyet artmadigina gore, bu durumda net bir sekilde oligopolinin yagli liderlerinin cepleri hic sismedigi kadar sisecek. Ucuncusu: Cerberus hayatinda yemedigi kadar buyuk bir kazik yedi! Chrysler bunyesinde henuz compact sinifa hitap eden ne bir arac, ne de o araca takilabilir bir motor var. Compact sinifa en yakin olan Dodge serisinde muhendisler atlarini retro "Muscle Car" uretmeye oynadilar, diger butun oto ureticileri daha efficient araclara kayarken... Amerikan oto marketi de tuketici gittikce "Gas Price Elastic" olmaya basladi. Dolayisi ile Cerberus'un ilk is olarak elindeki mevcut herseyden kurtulup acilen mevcut olmayani yaratmasi gerekiyor, mesela kucuk motorlar, hafif kasalar, CVT gibi sanzimanlar, Hybrid teknolojisi vs vs... Yani Daimler aslinda kendine rakip olamayacak bir hurdadan kurtulmus oldu, hurda fiyatina!

Gelelim yazinin son bolumu olan GM'e... GM, artan benzin fiyatlarinin kendisine neye mal olacagini biliyor. Kendisinden cok sey beklenen Hummer, GM'nin elinde patladi. Saturn, kendine has ozerkligini kaybetti ve artik Opel montaji yapmakta. American Revolution olarak takdim edilen Chevy urunleri de gittikce Almanlasiyor. GM, daha ekonomik arabalar ureten ve uretim rakamlarinda bir numara olma tahtini sallayan Toyota'ya kesinkez tahtini kaptirdi.

Bunlarin bana yansiyan baska bir yani var mi? Kuzeydeki oto sanayii guneye inecek. Belki gunun birinde o fabrikalardan birinde kendime de bir is bulurum. Bakalim o gunleri gorebilecek miyim? Ha bi de, Chrysler gercekten cok guzel bir seri cikarmisti. Yeni Sebring inanilmaz guzel. Belki ilerde memlekete bir tane gotururuz...

Van Helsing vs Cookie Monster






Televizyonda arka planda Van Helsing oynuyor. Aslinda az once bitti ama tekrar veriyolar. Ayni gecede iki kere. Bozdur bozdur seyret. Neyse, filmde kimler yok ki: vampirler, Frenkenstein, kurt adam, bucur kotu veletler, urkmus koyluyler, ucan mutant manyaklar... Ustun klise enstrumanlarini kullanan kahramanimiz butun canavarlari tek tek haklarken aklima geldi, yazmadan edemedim... Acikcasi filmde eksik tek canavar bizim kucuklugumuzden meshur "Cookie Monster" yani nam'i diger: Kurabiye Canavari! En sevdigim kahramandi. Belki de Susam Sokagi karakterleri icinde "Sweet Tooth" sahibi tek kahraman oldugu icin... Neyse film ile ilgili notlara devam edelim. Filmde "Kate Beckinsale" ya da "Bayan Korse" oyunculugundan cok sacma Dogu Avrupa aksaani, neden oldugunu pek cozemedigim sekilde one dogru sismis, her an vampir disi cikicak gibi duran agzi ve elbette goruntusu ile on plana cikiyor.


Ayni ya da benzer goruntu hatirlayanlar icin Underground filmini cagristirir. Hemen ondan alinan resim de yanda...
Evet, tercihe gore modern Kate Beckinsale ya da medieval, retro, gotik, her neyse...
Isin mizahi yani ise yakinda Kate Beckinsale'in korsesiz bir rol alamayacak olmasi. Bana ne? Bilmem...
Cookie Monster'dan yola cikip Kate Beckinsale'in korsesi ile bir yaziyi bitirebilmek... Iste ben bun buna yaraticilik derim!






Thursday, May 17, 2007

Artificially Flavored

Elimde iki kiralik DVD vardi, Children of Men ve Good Shepherd. Aksam yemegimi Taco Bell'de yemek istedim. Uzun zamandir degistirmedigim menu: Stuft Grilled Steak Burrito, Steak Taquito, guacamole sosu ve kucuk kola... Diet regular half an' half... Her zamankinden sanki daha fazla tuttu $6.73... Emin degilim... Yemekten sonra DVD'leri teslim edip yeni iki DVD almaya niyetliydim, olmadi, Good Shepherd'i ikinci kere seyretmek istedim.

Aksam 10 gibi tekrar Movie Gallery'e ugradim. Elimdeki kuponu da kullanarak iki film sectim: Blood Diamonds ve Departed. Onceki iki filmden biri ile ortak olarak Matt Damon oynuyor. Bu yeni aldigim iki filmde de DiCaprio var. Matt Damon'u severim, bence DiCaprio'dan daha bir aktor...

Neyse, ordan cikip evde biten sekeri ikmal etmek uzere yakindaki markete girdim. Bu market her zaman gittigim market degil ve neyin nerde oldugunu cok bilmiyorum. Bazen neyin nerde oldugunu bilmediginiz farkli duzende bir markete gitmenin de guzel yani var. Eger oldurecek vaktiniz varsa listenizdeki iki uc seyi bulana kadar guzel vakit gecirebiliyorsunuz. Hele gittiginiz markette her zaman gittiginiz markettekiler disinda bazi "ozel" (benim icin bogaza hitap eden Kosher gidalar) urunler de varsa o zaman degmeyin keyfe... Boyle bir yerde bir saatimi harcarim. Nitekim harcamisligim da vardir. Mesela 2.5 saat otedeki Jackson'a her gidisimde Target'a ugrayip bir iki kutu biscotti alirim. Sutle iyi gidiyor.

Neyse, ben seker ararken gozum raflardan birinde kurabiyelere takildi. Milano kurabiyeleri imis... Ilginc. Sanki bunlari daha once gordum. Canim cekmedi. Derken onlar da ne: Turkiye'de ortasi recelli hanimeller kurabiyelerine benzer kurabiyeler. Benzer sekilde yapilmislar, ustelik sanki hamuru da "crunchy" yerine "chewy"gibi gorunuyor. Tam istedigim gibi... Burdan hemen anlasilmistir herhalde: Kocaman, taze, double decker acibadem ya da hindistan cevizi kurabiyelerine dayanamam. Hele firindan yeni cikmissa bide... Uy, uy, uy! Derken pakette Kosher isareti arayislari, "Parave" demisler, oldu bu is... Aldim bi paket!

Eve geldim. DVD'mi koltugumun kenarina biraktim. Sekeri bankoya koydum. Sabaha capuccino icin hersey hazir. Dolaptan sut cikardim. Nedense su aralar yaninda bisey olmadan sut icemiyorum. Ilginc... Kocaman bardagimi doldurdum. Koltuguma kuruldum. Paketi acarken bir yazi dikkatimi cekti: Artificially flavored! Hevesim deprem gecirdi... Agzima ilk biskuviyi attim ve bir isirik aldim: Disaster! Hayir... Olmuyor kardesim! Bu ulkede herseyin sentetik olmasindan biktim!

Cips sentetik, recel sentetik, kurabiyelerdeki aromalar sentetik, kahvenin hazelnuss aromasi sentetik, etlerdeki katkilar sentetik, motor yagi sentetik, sana gulen ve "haw yuu duuun?" diye soran insan sentetik! Biz de salak salak yillarca "Guuuuud! Yuuu?" diye sorduk durduk... Adet boyle naapalim?

Ozledim! Sabanci'da sabah sabah yemekhane (pardon "universite merkezi")'den iki pogaca ya da acma artik neyse (ogrenemedim farkini) alip ofiste bogurtlen cayi ile tikinmayi ozledim. Evde sentetik olmayan boregi, kirk yilda bir gittigim evde annemin yemeklerini ozledim. Kisa sure hap hup saralop yapilan fast foodlar yerine Bolulu Ustalarin esnaf lokantasinda adam gibi yemek yiyip uzerine de dort dortluk soguk keskul yemesini ozledim. Bilmezsini siz 4 4luk olanini: Normal meskul (keskul izmirde olur, denizlide bilmezler, muhallebi diyelim) uzerine bir kat kesme irmik helvasi, onun da uzerine bol taze ceviz rendesi dokulur, ye ye bitmez). Yemegin ardindan gelen senede iki kere gorsem de artik iyice tanidigim garsonun hal hatir sormasi... Cikista patronla ufak muhabbet, kuru karanfil cignemek... Son gidisimde adam elime bir avuc kolonyali mendil tutusturdu, "uzun yola gitcen, al yigenim!" diye... Hani bazen ulkem insanindan nefret gelse de seviyorum ben temiz, saf, Anadolu insanini. Sanki egitim icimizdeki o insancil yani olduruyo, belki de o yuzden liseden sonra hayalleri dogrultusunda gitmis ve sadece moda okumus birine gittim vuruldum... Agzimin payi da bonus oldu o ayri...

Neyse... Ne diyordum: su Amerika'dan bay gelmeye basladi. Memleketimi ozler buldum kendimi. Sanirim donmek iyice aklima yaticak. Kim bilir? Seneye nerdeyiz...

Thursday, May 10, 2007

Sekulerizm/Laiklik



Bugun bir (Net) arkadasim (yurt disinda surdurulen doktorada ilerleyen yillarla birlikte klavye ile iletisilebilen arkadaslarin konusarak iletisilebilen arkadaslara orani artiyor) bir soru sordu: Sekulerlik ile gunumuz Turkiye'sindeki laiklik ayni midir? Varsa aradaki fark nedir?


Hmmmm... Uzerine cok okudugum ama anlasildigi kadari okuduklarim birlestiremedigim bir zeminde sorulan guzel bir soru... Oteki blog'umdan bir yazi aradim. Bulamadim. Baska bir iki yazi buldum. Epey anlatmaya calistim. Cok derinlere daldim, karnim acikti... Musaade istedim, kafa karistirdim, arkadasim "nasil ogretim gorevlisi olucaksin, benim seviyeme gore anlat sunu!" diye uyardi, eve gelip shrimp fetuccine alfredo pisirdim.


Sanirim uzerinde uzmanlasmam gereken asil konudan oldukca uzaklastim. Disiplinden uzaklastim, disiplinsiz kalmadim... Sadece nerede oldugunu bulamiyorum.


Cok ilginc bir arkadasim... Daha once de "Bu yasa geldin, doktoradasin ve Ayn Rand okumadin, hayret!" demisti....



Take a longer route


Dun hocamla haftalik toplanti saatinden bir saat once telefonum caldi. Numaraya baktim, cok tanidik gelmedi. Merak ettim. Kampus icinden ama kim... Sanki hatirliyorum bu numarayi. Alo?
Hocamin sesi! Jackson'a gidecekmis. Elimde bir is var, onu yetistirmek icin ugrasiyorum. Mr.Frustration olmaktan bikan ben epey gec kalmis da olsam bitirdigim makaleyi gururla hocamin masasina birakmayi planliyordum... Icimde kaldi. Uykusuzdum, eve gidip biraz uyuyup aksam ofise donerek isimi bitirmek istedim. Gece 12'de uyanabildim. Ofise 1'de gittim, isim 3de bitti. Makaleyi mailledim. Laptopumu neden yanima almadigimi sordum kendime, sonra tingir mingir eve donup uyudum.
Oglen kalkip ofise dondum. Makalede eksik kalan format icin template aradim. Binlercesi var... Kafam karisti, birini secip ona gore duzenledim. Raporu tekrar mailledim. Cevap yine yok...
Hocamin ofisi cok mu uzakta? Hemen alt katim...
Sanirim biraz tembelim.

Wednesday, May 9, 2007

Sanal gerceklik, gercek sanallik, ya da sanal alemde salaklik


Kafamin calismaya basladigi zamanlarda cok olan sey, kafamin hemen dagilmasi ve normalde o anda dusunmemem gereken seylere odaklanmam, ya da kendimi odaklanmis bulmam... Ha bire mail gelmeyen accountlari kontrol etmek...
Neyse, dun aksam karnimi biseylerle doldururken aklima ne geldi... Bir deney hatirliyorum: Deney maymunlarina kokain ya da yemek veriliyor. Daha sonra opsiyonlar kokain veya sex olarak genisletiliyor. Keshlesen maymunlar bir sure sonra kokaini hem sex hem de yemege tercih ediyolar, acliktan olme sinirinda olsalar bile! Dusundugum sirada biseyler yedigime gore benim icin bir sorun yok... Simdilik...
Olayi biraz derinlestirince aklima balici, tinerci cocuklarin durumu geldi. Acliktan kivranan bu sokak cocuklari, caldiklari cirptiklari, ellerine gecen yegane parayi baliye, uhuya, kisaca ucmaya yatiriyolardi. Roportaj yapan zat soruyor: paranizla neden gida almiyorsunuz? Ucma arefesinde ya da alana yeni inmis genc cevapliyor: Abi biz zaten bunu cektik mi cigerimize karsimiza padisah sofralari aciliyo, kendimizi sicak bir evde, sarayin ortasinda buluyoruz. Parayla alabilir miyim bunca seyi?
Sonra aklima bir baska TV oyunu fragmani geldi. (Kesinlikle TV oyunu oynamam, en son ablamlarin Playstation 2'sini biraz oynamisligim var, ama konsol denen seye acikcasi gicik kaptim). Oyuncular sanal alemde lux villalar dosuyolar; istedikleri oto, bike, imaj, kadin, kisaca gunumuz toplumunun tum yukselen degerleri onlerine seriliyo. Kisaca liseli ve daha erken donem gunumuz amerikan bebeleri bu oyunun basindan kalkip da daginik odalarina, evlerindeki mikrodalgada isitilmis junk food'a, okulda her kiz tarafindan reddedilmeye mahkum overweight hayatlarina donmek istemiyorlar.
Biraz daha dusundum, zaman gani ya... Kendi hayatimda acaba buna benzeyen ya da bunu andiran biseyler var mi? Daha dogrusu kendime ait ozgun bir hayatim var mi? Ikinci soruya girmeyeyim. Ama ilk soru konusunda bir anda once suphe, sonra da dehsete dustum. Evet, TV denen kutu bizi sahip olmadigimiz hayatlarin icine cekip goturuyor, baskalarinin, cogu zaman uretilmis hislerini paylasmamizi sagliyor, icinde bulundgumuz ani tam olarak fark etmemizi ve ana karsi hizli reflexler ureterek durumumuzu iyilestirmemizi engelliyor. Reflexsiz, hissiz, algisiz, depresif bireyler haline geliyoruz. TV'deki gibi sevmek, TV'deki gibi sevilmek, TV'deki gibi gorunmek, TV'deki tiplerden biri ile zaman gecirmek, oyle yasamak, oyle olmek idealimiz haline getirilirken TV kendi basimiza erisemedigimiz hedefleri bize gorsel olarak sunarken bir hayal aleminin icine cekip goturuyor bizleri. Boylece ideal icin gayret gostememize de gerek kalmiyor, zira o hemen bir tik, bir klik otede... Bir amerikali yetiskin dert yaniyor: kizim porno yildizlari gibi sexs yapamazsa erkek arkadasinin onu terk edecegini zannediyor! Internetin ne farki var? Sanal arkadasliklar, sanal hayatlar, sanal yalanlar, sanal asklar, sanal kususmeler...
Hayat ekranin otesinde, koltugun haricinde... Hayat ayakta durmayana, yurumeyene gelmiyor. Kendini acmiyor. Olmemek icin surekli "tirmalamak" gerekiyor.
Bense yorgunum... Neyin yorgunlugu? Bir hayati surdurememenin yorgunlugu...

Tuesday, May 8, 2007

Bendeki Vaziyet..



Su gunlerdeki halim... Gelen yazdan midir yoksa artik 4 seneyi bulan doktoranin getirdigi bayginliktan midir bilmem ama tezimi hic de yazasim yok. Mesela su anda gecenin 12:30'u, ben ofisteyim ve bir baska pencerede acik olan tezimle ugrasmamak icin bu postingi yaziyorum.

Tanrim beni affet!!!

Sunday, May 6, 2007

Tom Petty and While my Guitar Gently Weeps

Bugun canim bu sayfaya bir video eklemek istemisti. 2004 yili MTV muzik odullerinin kapanis parcasi, Tom Petty'den While My Guitar Gently Weeps... Prince'in parcanin sonundaki solosu tek kelime ile muhtesemdi.

Neyse... YouTube'dan kaldirilmis. Ben de becerebilirsem eger bir baska hosuma giden parcanin videosunu post etmeye calisicam. Bakalim olucak mi... Ilk denemem. Heyecan dorukta...



seems like I did it :)

Zigana Daginda Portakal Agaci ve Dipdiri Meyyidlere Dair

Asil amacim bir onceki postingimde yarim biraktigim mevzuuya geri donup onu bitirmekti amma ben uyusurkene, zaman da benden hizli akarken hem mevzuu bayatladi, hem ben icimdeki bu konuya dair birikintileri kaybettim, hem bir makalenin icinde kayboldum, hem de yavas yavas farkettirmeden uzerimde biriken olu topraginin altinda buluverdim kendimi. Her seferinde mezarimdan dogrulmak icin harcadigim bu efor nedendir? Yasayan zombilige hayat denir mi?

Ulkemde insanlari anlamak icin cok ama cok efor sarfetmem gerekiyor artik. 1984'un o gercek bakanliginin mutad aktiviteleri gibi dogrular siliniyor, yenileri ile degistiriliyor; duzenli olarak dune dair ne varsa ya degili ya da bambaskasi bu gune dair degerler olarak karsimiza cikiveriyor. Hani 100 yildir avrupalilasmaya calisan bu memleket ne zaman bir anda avrupaya pesin sira dondu? Demokrasi demokrasi diye inleyen meclis siralari ne zaman oldu da "isimize yaramayan demokrasiyi de istemeyiz" sozunu kendine yedirdi? Hani her darbenin ardindan darbeye saydirmayi kendine vazife bilen tatlisu demokratlari ne zamandir askeri siyasetin bir aktoru ilan ediverdi? 21 siyasi parti yetmedi de pasalara mi bel baglar olduk?

Sanirim garbda yasamanin, gavurlasmanin bir sonucu bunlar... Sudan cikmis balik sendorumu. Fark etmeden batililastik, demokrasiyi icimize sindirdik anlasilan su 4 senelik Amerika hayatimizda. Simdi memlekete geri donmek zul, bir agirlik, bir parangaya boyun egmek gibi geliyor. Lakin biz donmezsek de Zigana daginda portakal agacini yesertmek kimlerin vazifesi olacak ki? Demokrasinin dogdugu ve 2500 yil evvelinde terk eyledigi memleketim topraklarina tekrar demokrasi agacini dikip, olabildigince coraklasmis bu iklimde filiz vermesini biz saglayamayacaksak kimler saglayacak?

Dusunuyorum... yazdigim, daha ziyade elimin bir turlu varamadigi tezimin gunun birinde kime ne faydasi olur bilmem ama bugun yarin dirilip de kendime bir aktivasyon enerjisi yukleyemezsem bana uyan en uygun tamlama: dipdiri bir meyyid....