Monday, December 29, 2008

Gazze Uzerine

Insanin icinden insanligini alip goturup de geride koskocaman bir utanc birakan saldirilar sanirim ikinci gununu dolduruyor... Belki de uc... Oluler nihayetlenmis hayatlar olmaktan cikip birer istatistige donusurken, akil ve kalp de yerini hirs ve intikam duygusunun alevlendirdigi bir delilige birakiyor.

Gazze'den bugun Israil'deki yerlesim birimlerine roketler, havan mermileri sallanmis; otobus duraginda bekleyen bir sivil kadin hayatini kaybetmis. Ajanslarda,
Filistinliler'in drami, yerini asagidaki gibi resimlere birakmis. Resimdeki beyaz kazakli kiz, gecen sene bu zamanlarda Memphis'de bir shopping cart'ta tanistigim ve bir sure sohbet ettigim, yaz tatili icin ABD'ye gelmis Israilli kizi hatirlatiyor. Belki de o'dur.




CNN web sayfasinda Gazze drami, Carnegie Hall'den atilmamak icin direnen duses'in dramina zar zor kafa tutuyor manseti alabilmek icin. Bir insanin yasam alaninin gaspi ile pek cok insanin yasama hakkinin gaspi arasindaki mizan anlayisi, ABD halkinin genel degerleri uzerine yeterince isik tutucu.

Hamas, roketler sallamaya devam ediyor. Israil de oyle... Siviller vurulmaya devam ediyor: sinirin her iki tarafinda... yorumlar, istatistiklerin vardigi buyukluk ve orantisizlik uzerine gelip dolaniyor, akillar ve vicdan sig sulara cekiliyor, boguluyor... Lakin o istatistiklerin neden her iki tarafta da artip durdugu uzerine ciddi yazilar yok. Israil'i elestirirken Filistin'i es geciyoruz... Filistin'in acisini paylasirken, Filistinlilerce vurulan Misirli sinir bekcisinin cesedini cigniyoruz. Biz hala tepisen fillerden nazarimizi cayirin tamamina kaydiramiyoruz... Bir filin ezdigi cimenin derdindeyiz, fillerin mizaciyla sanki yok bi alip veremedigimiz.

Gazze'den roketler sallanmaya devam ediyor. Gazze'nin kapisinin esiginde de Merkevalar'inin tepesinde poz veren, Rabbileri ile dua eden Israilli askerler bekliyor. 'Orantisizca' ezecekler yine masum halki... Hamas'in roketleri, davet ediyor onlari ictenlikle... Ya peki 'orantili' ezselerdi ses cikarmayacak miydik? Ses cikarmadigimiz 'Hamas', 'orantili' mi eziyor yoksa 'orantiyi' mi tutturamiyor?

Velhasil, ortadoguya olenlerden biri olarak bakmak lazim. Olen bedenlerle beraber once nefsi oldurup, akli devsirip, sonra dusunup, kalbi yeniden maneviyatin zirveleri ile doldurmak lazim... Son bir kac gundur gordugum manzara, gecen yaz Filistinliler'in birbirini vurduklari sokak catismalarinin goruntulerini hatirlatiyor bana durmadan. Davasini dolarlara satanlari, halk somurulurken kendine yardim paralari ile lux villalar yaptiranlari, baskasinin kani ve gozyasini kendine guc iksiri edinenleri...

Filistin... Osmanli'nin Ah'ini almis diyar...

Sunday, December 21, 2008

Geneva-Pittsburgh

Cleveland yakinlarinda Geneva denilen ufak bir tatil kasabasinda snow storm yuzunden mahsur kalmis haldeyiz. Yarin sabah hayatimda gormedigim bir kar deryasi icinde 2.5 saatlik bir yola cikicaz. Daha once Mississippi'de 3-4 metre gorus mesafesi ile 110 km/saat hiz yapip 3 saat araba surdugumu hatirliyorum. 30larimdan once denenecek bir baska macera...

Bir dolu fotograf cektim. Eger sag salim varabilirsem sehrime bir kacini eklerim.

Kalin saglicakla...

Thursday, December 4, 2008

Sunday, November 30, 2008

Pure Love

Deviantart'ta gece gece dolanirken karsima cikan cevherlerden biri daha... Calismanin ismi "Pure Love"... Yani resmi gordugunuzde icinide hissettiginiz seyin ta kendisi... Saf, eskiye donduren...

Kesifler...


Gecenin bir korunde Deviantart'in sayfalarinda rastgele karsima cikan bir fotograf dehasi... Rengim Mutevellioglu...


Sunday, November 23, 2008

Waterfall



Little Expedition


Bugun kafama isabet eden bir tasin da etkisi ile kendimi disari, evimin arkadasindaki tanidik bildik ormana attim. Yollar buzlu oldugu icin bisikleti oturma odasindaki yerinde rahatsiz etmedim, eski botlarimi bulup lahana misali giyinerek disari ciktim. Yaklasik 30 dakikalik bir yuruyusten sonra ormandaki ilk kahve tonu olmayan nesneyi buldum ve resmini cektim. Yarim saat kadar daha yurudukten sonra yerini bildigim ama bir turlu gidip goremedigim ufak "waterfall" (selaleye) vardim. Selale diyemiyorum zira sadece 1.5 metre yuksek. Neyse, asagida ilk "makro" denemem... Sonra resim secince selaleye de sira gelicek.


Simdi Coco Chanel'i seyrediyorum... ikinci kere...


Friday, November 21, 2008

I am depressed

Is yerinde iki gundur ayni seyleri yapip duruyorum. 4. keredir ayni dosyalar uzerinde program calistiricam. I feel depressed...

Friday, November 14, 2008

Sunday, October 19, 2008

Hafta sonu izlediklerim


Love in the time of cholera....
Ben 50 sene beklemezdim. Ama bir gercek de var ki, ilkler kolay unutulmuyo...

Wednesday, October 8, 2008

Aktutun

Daglica fiyaskosundan sonra gelen Aktutun faciasi...

Gun gecmiyor ki yeni bilgiler dokulmesin medyaya...

Okuyoruz... Dun Nuh Gonultas'in yazisini tavsiye etmisler arkadaslar. Vahim... Icimde nefret kasirgalari esmeden adini anamadigim eski Daglica kumandani Dirik efendinin sesinden bir youtube videosunu aktariyor Gonultas. Kumandan baskinda sehit dusen bir astsubayin gunlugunu okuyormus yuksek sesle. Gerisini siz arastirin okuyun. 8 ekim tarihli Bugun gazetesi...

Bu ulkede askerlere itimadim 97'den beri yok. Her gecen gun beni hakli cikarmak icin kendini parcaliyor sanki.

Guneydogu'da kurmaca bir savas... Olenler gariban gencler... Kazananlar onlari komuta edenler... Tek oyunculu bir satranc... Bizler piyonlara bakiyoruz. Onlar dustukce agliyoruz. Piyonlar bizim bagrimizdan cikti. Onlar bizim ozumuzden sekillendi. Onlar bizim evlatlarimiz... Biz de lule tasiyiz... Piyon olabilmek icin can atan yontulmamis lule taslari...

Sunday, October 5, 2008

Uzaklarda Yasamak

Babanizin adi Kharun veya Rockefeller degilse ve limitli bir butce uzerine yasiyorsaniz, her uc bes senede bir bilmediginiz bir baska yere tasinmaniz gerekiyorsa, bulundugunuz yer, calistiginiz is, halen kaybetmediginiz ya da egreti bir sekilde sarildiginiz hayalinize ulasma yolunda bosa atilmamis bir adim olarak gorunuyorsa, ya da bir adim olmaktan uzaklasmis, sadece bugunden yarina birseyler kazanabiliyor olmakla yetiniyorsaniz, kisaca hayatta sizi bir yere cakan civiler, topragin diplerine saldiginiz kokleriniz, sIkI sIkIya sizi bir iskeleye baglayan halatlariniz yoksa, velhasil benimkine yakin bir hayatiniz varsa bu tavsiyem size...

Kalbinizi oldugu yerden kaziyin, bi sandiga gomun, naftalin basin, cok da yaslanmadan, geri donup topraginizi bulana kadar da kimseye baglanmayin...

Bir melodi belirleyin... Ayda bir calip dinleyin ve 3-5 dakika boyunca kalbinizin atmasina izin verin. Hepten solup gitmesin sandukaciginda... Sonra usulca yatin, cok da dusunmeden uykuya dalin... Tanidik geldi mi?

Bu benim 6 sene onceki prensibimdi. Ne zaman uzaklastim, pisman oldum...

Benim melodim Ayisigi Sonati....

Friday, October 3, 2008

Sand and Sorrow

At this moment I am watching a TV documentary named as "Sand and Sorrow." It is about the genocide in Darfur region of Sudan. George Clooney is hosting with his voice.

At one scene, camera zooms on an elderley man who claims to have lost all his belongings. They ask what "all" constitutes. Answer is rather simple, astonishing, more piercing: Other than the 4 walls and a hay roof, he had a bed, mattress, and a kettle... That's all. Most other houses brought to focus hardly had any more luxury, maybe an oil lamp, a table, or a couple chairs. No paint an walls...

I saw the tiniest baby (in size) of my life... Hunger stroke this kid before anyhting we keep mourning about...

United Nations Security Council is not taking an action because China and Russia are voting against. Guess the reason: Sudan feeds the ever increasing thirst of China for oil. The money doesnt stay in the premises for long: It is blowed out on expensive Russian weaponry to destroy the accommodations of the civils in Darfur.

Oil, weak governments, protection by superpowers, mandated borders, and hatred nurtured among nations against the "others."

For the rest of the world, the story hardly ever takes a couple seconds of publicity on TV, a couple lines on international newspapers.

Modern civilization, the very point we have evolved our world into, is not capable of providing robust solutions by its nature. It is usually small, marginal groups that try to raise the attention, strive to make audible the sufferings of these people.

Modern world... blood stain on every page...

Ugly Face of Crisis...

(CNN) -- A 90-year-old Akron, Ohio, woman who shot herself as sheriff's deputies tried to evict her from her foreclosed home became a symbol of the nation's home mortgage crisis Friday.

Monday, September 29, 2008

Kutlu Bayramlar


Gelen gecen konan gocen herkese bayram sekeri ikram ediyoruz bu vesile ile...


Sunday, September 28, 2008

Ke$if

Gonul ritminin, butunlugunun darmadagin oldu, ortamin mezbahayi andirdigi donemlerde bir taraf yoluna devam ederken oteki tarafin kanayan yarasina pansuman, bosalan ruhuna dolgu aramasi adiyetten... Basima gelmedi degil, gelmeye de devam etmeyecek dersem yalan olur. Bu haliyle vardigim son noktada elinden kan damlayan mahbuba nefretle degil, sefkat ve tadirle bakmayi icime yerlestiriyorum. Neden oyle olmasin ki? Mutesekkirim onlara... Hayatimda yeni arayislari tetikledikleri, var oldugum noktayi gormemi, olmak istedigim noktayi tanimlamama yardimci olduklari icin...

Yine arayistayim... Bu sefer birseyler bulduguma inaniyorum. Eski kitaplarimin arasina gomuldum. Tek fark, bu sefer bana klavuzluk eden birinin olmasi...

Sanki hayati yeniden kesfe cikmis gibiyim, kamaramda pusula, kalici murekkep, harita ve durbun de var... Cipa da oralarda bi yerde olsa gerek... Belki bu sefer kullanmak lazim duser!

Monday, September 22, 2008

Being the "bird" damn it!

Before my years at the college for my BS degree was over, I had pretty much compiled the whole series of Loreena McKennitt albums on the market. I dont know in which album this song was. So many years passed since I last listened to one of those casettes.

I didnt understand most of the lyrics of this song. I never inquired or read the name. There were two lines that pierced my heart "maybe i can find a place i can call my home, maybe i can find a home i can call my own."

Through the weary bus rides from Denizli to Ankara, or Ankara to Denizli, trying to put a little sleep on my eyes, my walkman would play Loreena's songs time after time... No hope, I never enjoyed sleeping at sitting posture.

Anyways, I remember, few tears came down my eyes anytime i listened to this song... Then it was only 6 years since I left my home. Now it is past 14. I left home on a september day, like today... I guess it was september 17th, 1994. I must have been 15 then... Now I am almost 30. Math says me that I spent half of my life away from home. My greedy rationing says me that I need to spend at least 5 more...

I remember the times I left Denizli. I hated that place like I hated the hell, I despised the people... I would and did swear I would never return back for any reason. Still Denizli is not the place i want to be. But my family... How much money can bring back the days we used to spend together at Marmaris? The smell of the rare chocolate cream in the mornings? The flowers of all colors? The humming voice of the tractor engines pulling carts converted for public transport? I loved them... I loved waking up to mornings with the soothing voice of little fishing boats running on two stroke diesels.

I want to see the bright sunshine through olive leaves. I want to chew fresh grape leaves... I want to breath the toxicating smell of the olive bazaar that used to be open right in front of my great grandma's house... I want to go to an open air cinema, which are totally extinct now... I want to drink Zafer soda.

I want to return back home... I hate to be the "bird," who can fly to anywhere but home, no more!!!!!!!!

Loreena McKennitt

Loreena McKennitt'i bilenler onu ihtimal ki The Mask and Mirror albumu ile tanimislardir.. Benim gibi... Hayatimda hic kimsenin albumunu onunkiler kadar toplamadim ve sevmedim...

Yillardir bir hayalim var... Kendisini dunya gozuyle, dunya kulagiyla dinlemek... Ha olursa bir de imzasini almak. Bakalim, ozgurlugumuze kavusunca bir de Kanada'ya ugramamiz gerekicek anlasilan.

Sevgi Uzerine

Borsalar dusedursun, Ali Bulac uzun zamandir kafami kurcalayan, ne kendini ne de cevabini bir turlu duzgun bir cumleye dokemedigim soru uzerine bakalim neler diyor...

Bugünün yaygın sevgisi hümanizmden kaynaklanır; hümanizmin temelinde insanın yüceltilmesi, merkeze alınması fikri yatar. İnsanı sevmediğini söyleyen hiçbir ideoloji yoktur. Peki, insan sevilir mi? Elbette sevilir; felsefi olmayan manada ele aldığımızda insan insanı sever. Ama şu soru önemli: İnsanı niçin severiz? Bu sorunun cevabı, insanı ve varlığı ne üzerinden ve hangi dolayımdan sevdiğimizin sorusuna bağlı.

Son cumledeki ikinci soru benim kafami kurcalayan asil nokta...

Vegas


Vegas

Cektigim resimler arasinda en cok begendigim bir tanesi...




Istiklal

Onca yil icinde cekip durdugum resimler arasinda bir Istiklal manzarasi buldum. Paylasmasam olmaz...

Cektigim resimlerin tamami Spaces.msn.com/jockyc adresinde...

Pan's Labyrinth

Buyudukce mi cocuklasiyorum, yoksa cocuklastikca mi buyuyorum bilmiyorum ama 14 yasimda seyretmek istemeyecegim bir film Pan's Labyrinth... Bor cocuk masali tadinda olsa da "Buyuklere Masallar" tadinda, gorsellik adina oldukca yaratici ve carpici bir film. Bana Lemony Snicket's A Series of Unfortunate Events filmi ile Tim Burton'u bol bol hatirlatti. O tadda, Amerikan sinemasinda benzeri olmayacak kadar zekice ve carpici...


Filmde etkileyici iki ayrinti... Birincisi: Inanilmaz bir melodi arka fonda gelip gelip gidiyor. Basit, cocuksu, bir o kadar sade ama etkileyici... Ikincisi de yaraticiliktaki uc nokta... Kotu karakterlerden ozellikle asagidaki resmini ekleyecegim (bizim zamanimizda cocuk toplayan, gulyabani, dolap ecinnisi dedigimiz) yaratik... Dahiyane...



Soz buraya gelmisken, A Series of Unfortunate Events filminde de kapanis muzigi son derece sofistike, ince dokunmus bir tul, ustaca cozulmus bir denklem tadinda gelmisti bana... Bulabilirseniz onu da dinlemenizi tavsiye ederim...

Thursday, September 18, 2008

Bostayim

Bugun bostayim. Sabahtan yapmam gereken isleri bitirip ondan sonra kendimi nadasa aldim. Yatiyorum tabiri caizse... Yatmanin en guzel yani dusunmek icin bolca vakit olmasi... Lakin onu da zayii etme konusunda uzmanlastim...

Vegas'i dusunuyorum. Tanri'nin kalplerden silindigi sehir. Ordan yola cikarak modern zaman medeniyetini dusunuyorum. Ordan komunizm-kapitalizm'in maneviyata bakan yanlarindaki benzerlige sasiriyorum. Bilgim sig, sosyolog degilim. Lakin az biraz bilgimle kafamda turettiklerime degineyim.

Alem, insanlarin yasadigi genel ve duzenlenmemis evren dersek, biz insanoglu tarih boyunca alemler icinde sistemler yaratmaya calismisiz. Sistem: Kontrol edilebilir, bir amaca yonelik duzenli topluluklar... Tanri insani yaratirken icinde makam-mansip aski da yaratmis. Dayanamayiz, yonetmek isteriz. Normal halk olmanin rahati cogu zaman batar bizlere. Cikalim baskalarinin tepesine, bagdas kurup oturalim, tebaamiza buyruklar yagdiralim; severiz...

Alemden sistem yaratma uzerine sivrilen iki plan: kapitalizm ve komunizm... Ucuncu bir plan belki de herseyi oldugu gibi birakmak, yani anarsizm. Lakin anarsizm mutlak sifir noktasi gibi birsey, ne eksiye duseceksin ne artiya cikacaksin. Yani her mutlak ve teorik nokta gibi, ulasilmasi imkansiz, sapilmasi ise gayet imkanli bir referans.

Her sistem bir sekilde gorev dagilimi ve gorev dagiliminda kendilerine dusen gorevi eksiksiz yerine getirecek unsurlar, toplum noktasinda bakarsak da bireyler ister. Kimimiz doktor, kimimiz muhendis, kimimiz de cincon oluruz. Baska seyler de oluruz... Hepsi lazimdir. Ama hepsi icin vaktiyle kanalize olmak, tuttugumuz yolda sebat etmek, sonra da pisman olup baska yollara seyirtip imrenmek lazimdir... Muhendis oluruz sonra sosyal bilimci gibi ahkam keseriz. Isletmeci olur sporculara akil keseriz vs...

Onemli nokta surasi ki, hepimiz, parcasi oldugumuz sistemde bize dusen gorevi eksiksiz yapmamiz gerekir. En iyi sekilde... Peki bu nasil saglanir? Isci psikolojisinde bir nokta vardir: monoton ve mutad isleri cok dusunebilecek insanlara yaptiramazsiniz. Bir sure sonra isin sIkIciligi bireyi hayallere dalmaya sevk eder. Ya da bir sure sonra kisi yaptigi seyi neden yaptigini sorgulamaya baslar. Askerlikte de onemli olan sey, bu "neden" sorusunun olusmasini onlemek, bireyi sorgulamadan itaat eder hale getirmektir. Komunizm, cok incelememis olsam da bireyin butun manevi alemini yok edip yeniden sekillendirmeye calisirken Tanri kavrami yerine Devlet kavramini koyar. Birey, o en onemli sorular olan neden yasiyorum, nereye gidiyorum, bu yaptigim isi neden yapiyorum, bu is beni hayat gailemde nereye tasimaya yariyor sorularinin yerine cevaplar turetir, cogu zaman da uydurur (burda komunizmin ekonomik modeli uzerine girmiyorum). Bu cevaplar cogu zaman sloganlar, toplu egitimler, heykeller, cafcafli torenler haline gelir...

Kapitalizm, bize gostermese de, mevcut sistemin bakaasi, yonlendirilebilmesi, yonetilebilmesi icin yine ayni hayati sorularin cevaplarinin turetilmesinin, arastirilmasinin onune gecmekle yukumlu gorur kendini. Din serbesttir, ama kim inanir kitapta yazanlara? Yaratilisin yerine "Evrim" mekanizmasi getirilip oturtulmustur. Evrim'in teori oldugunu soylemeye durun hele, oyle sacma argumanlarla bombalarlar ki sizi! Guya evrim teori olmasina ragmen farkli bir teoridir, diger teoriler gibi degildir, mutlak dogru gibi biseydir... Aksini iddia etmek ya da (gosterilen) dellillerini sorgulamak bile bagnazlikla esdegerdir.

Kitaba inanmaktan sonraki adim, kalbe inanclari tesis etmek ve abd ile Mabud arasinda manevi bagi tesis etmek. Onun da caresi vardir. Kalp oyle seylerle doldurulur ki Mabud' a bir kosecik yer kalmaz. Insanligin yucelttigi her bir deger ya siglastirilir ya bayagilastirilir. Hani o eskilerin romanlarinda anlata anlata bitiremedikleri, ugruna olup bittikleri ask basit bir ten sehvetine donusturulur. Guzeller pesinde kosmak, her gule konmak, her baldan tadmak, cebini bol bol doldurmak, eglenip sefa surmektir modern insanin ajandasi... Aksini mi savundunuz? Cag disisiniz... Hani deger verdiginiz insanlar bile sirtini doner size... Yardimlasmak? Veriyorsaniz enayisiniz! Bunu ispat etmek icin her turlu insan cephesini tutmus, tetikte bekliyor.

Inandiginiz, guvendiginiz ya da henuz tanisma serefine erisemediginiz tum degerler tek tek tukenip demode oldugunda, tutanabileceginiz iki sey kaliyor: Para ve makam... Iste modern dunya kapitalizminin biz insanlari gem altinda tutmak icin kullandigi iki buyu...

Vaktimizi, hayatimizi satiyoruz bir miktar para icin. Isimiz bizim hayatimiz oluyor makam atlama adina. Yaptigimiz sey bizi hangi "neden" sorusunun cevabina goturuyor dusunmuyoruz. (cogul yazdim ama kendimi kast ediyorum, ustunuze alinasiniz gibi bi gayem yok) Aslinda hic birisine goturmuyor. Bir uykudayiz, gelecegi dusunmedigimiz, an'i yasadigimiz bir uyku bu. Gecici seylerle eglendiriyoruz kendimizi, gecici ask, gecici servet, gecici makam... Servet bir krizle silinip gidiveriyor. Ask sonup gidiyor... Dun prestijiniz olan makam, yarin kaybettiginizde depresyonunuzun sebebi oluveriyor.

Hayatin anlamini bir faninin bedeninde aradigimiz her seferinde, donup dolasip geldigimiz yer yoklugunun arkada biraktigi bosluk, elem, sitem... Kalb denen sey inis cikislarda vakit gecirsin diye yaratilmamis, belli... Inislerin acisi cetin... Kalb, stabilite istiyor. Stabilite ise sirtini fani, yuzunu baki olana cevirmekle mumkun. Kitaplar bana bunu soyluyor yillardir. Lakin bilmiyorum, Baki'yi Mutlak'a bakmaktan dur olmadan fani alemle nasil basa cikilir? Ask'i fani ve Ask'i Baki nasil ayni kalpte ikame ettirilir. Bunun cevabini bulana kadar sultanliga devam...

Tuesday, September 16, 2008

FaceBook

Gecmisin derinliklerinden bir anda cocukluk arkadaslarinizin hayaletleri beliriveriyor. Hatirlamadiginiz zamanlardan, karanlik ardindan yitip gitmis hatiralari deprestirivermek icin comak sokuyorlar kozlere. Bir selam... sabah... Kac sene gecmis ardindan... 18? Az mi? Kendimi yasli hissediyorum.

Hatirlamiyorum. Dun ne yedigimi, ne giydigimi. Is yerinde bile yapmam gereken seyleri, gecen hafta ne yaptigimi hatirlamak icin kivram kivram kivrandigim az degil. Derken bir selam... Kac sene gecmis.

Facebook, zaman kaybi... Ya da kotu gunumdeyim.

Monday, September 15, 2008

Las Vegas - Bir Fahisenin Yuzunde Hayatinin Anlaminin Yazildigi Sehir

Vegas'tan dondum. Gitmesi de gelmesi de zor olan bu sehir kafamda birbiri ile celisen izlenimler birakti.

Oncelikle Vegas'taki "herseyi" gormedim. Sadece "gormek istediklerimi" gordum. Bu gece vaktin darligi sebebi ile kisa kesicem.

Sehrin verdigi tad, pahali bir sampanya sisesinden Redbull icmekten cok da farkli degil. Goruntu benzer, tad benzer, koku deseniz hakeza, ikisi de kopuruyo lakin ikisi arasinda cok ciddi bir fark var... Birisi orjinal, oteki onun "dostlar alisveriste gorsun" dedirten bir kopyasi...

Sehrin kendine has bir mimarisi yok. Otel binalari basit, siradan, sade, seri ve hizli uretim Amerikan mimarisi... Otellerin Casino ve alisveris merkezleri ise iceriden ve disaridan pek cok taklitlerle donatilmis, hani anlamini cok bilmesem de "kitsch" birer kolossal "dukkan". Bunlarin arasinda en goze batani Venetian, disaridan en guzeli Bellagio, iceriden en guzeli ise Caesar Palace. Neler taklit edilmemis ki, Eyfel kulesi, Ozgurluk Aniti, Brooklyn Bridge, Sen Marko meydani, Venedik ve pek cok sey. Bellagio herhangi birseyin taklit edilmedigi ve guzel gorunen tek yer sanirsam. Ayni zamanda icinde sanat galerisi olan tek otel!

Caesar's Palace icinde Forum isminde bir alisveris merkezi var. Roma'nin en debdebeli donemlerinin canlanip modern mimari ile bulusarak geri dondurulmus hali. Gorulmesi gereken bir yer. Oyle bir alisveris merkezi ki iceriden cikmaniz neredeyse 2 saati alir (herhangi bir dukkana girmeden). Her ne kadar icindeki heykeller kopya olsalar da, dekor sizi farkli bir aleme goturmeye yetiyor. Venetian'in icindeki, ortasindan gondol surulebilen bir kanal gecen alisveris merkezi ise bana lise yillarimda ilk defa Bornova'da acilan ve her cuma banyo sirasi beklerken gittigimiz Kipa'nin sebze ve balik reyonunu hatirlatti. Ne alaka diyenler icin: Dekor amaci ile duvarlarin eski binalar seklinde tanzim edilmesini ilk defa orada gormustum. Yine de gorulesi bir yer!

Daha yazilacak cok sey var... Lakin benim gelmek istedigim nokta... Cuma aksami otelimden sehir merkezine yururken (yanlis yerde rezervasyon yaptirinca sehrin pek tekin olmayan bolgelerinden gecmeniz gerekebiliyor) yolda gordugum fahisenin yuzu...

O kirmizi isikta (belki de musterisini) bekliyordu. Ben de karsiya gecicektim. Arkadan gorunumu kendine guvenen, dik, yaptigi isten belki de gurur duyan bir "et". Ucuz lakin gosterisli pabuclari, kisacik sortu, uzerine belli belirsiz "minimum coverage" saglayan bustiyeri, kabartilmis saclari... Dikkat etmemis gibi davranarak arkasindan usulca yuruyup diregin kenarina, gececegim yolun en dibine yuruyup yesil isigi bekliyorum. Fahise arkamda... Gormemezlikten gelmeye calisiyorum. Uzerimdeki kiyafet "biraz kacamak biraz is cikisi nefes alma derdinde, kariyer sahibi genc" tadinda... En ufak bakisimi yakalamasi, hoslanmayacagim bir muhabbete gebe... Derken bir anda arkama donuyorum ve fahisenin yuzunu, yarim saniye bile surmeyecek bir sure boyunca goruyorum... Arkadan verdigi izlenim ile yuzunun verdigi izlenim kiyamet kadar farkli... Bana Vegas'i, modern dunyayi, gelecegi tasvir ediyor. Umutsuz, umidini a'na baglamis, kararmis, feri sonmus, utancindan goz cukurunun derinliklerine kacmis, orada kendini kaybettirmis kara goz bebekleri... Ve bu goz bebekleri ile kontrast belki de uyum icinde rengi, nuru, feri, kani kacmis; cokcana boyanmis, cokcana silinmis, asinmis, orselenmis bir yuz... Az once dimdik duran bu kadin bir anda gozumun onunde hayal meyal iki buklum bir acuzeye donuyor. Evvelinde tiksindigim bu "meslek erbabi" o anda bir insana donusuyor ve ona aciyorum. Para veresim gelmiyor, sehre inmeliyim, zaman kaybedemem...

Yuruyorum. Gorduklerimin resmini cekiyorum, hayran hayran bakiyorum. O kadin hayatin anlami uzerine bildiklerime bir fasikul daha ekliyor. Ne ekledeigini burda acik secik yazmayacagim. Hayatin anlamini arayanlar biraz daha goz nuru doksun ve aramaya devam etsin. Yok oyle uc kurusa bes kofte!

Vegas, Tanri'nin insanlarin kalbilden silindigi bir sehir. Hani sevgiliyi anlamak, onu bilmek, onu cozmek, onu tanimak icin bazen ondan ayri kalmak gerekir... Hayatin anlamini Tanri'nin yolunda arayanlar icin (beni de dahil edin) belki de Vegas bir ibret mekani... Olcuyu kacirmamak uzere!

Sunday, September 14, 2008

Muhabiriniz Cevat Kelle Las Vegas'tan Bildiriyor

Evet sayin seyirciler... Su anda muhabiriniz ben Cevat Kelle efendi, Philadephia semalarina dogru yol almakta olmam gerekirken, Las Vegas'ta McCarran havalimaninda zaman olduruyorum. Binmek icin mumutla bekledigim ucaga alinmadim... Benimle beraber kapidan donen diger birkac kisi ile beraber biraz lafladiktan sonra koseme cekildim ve bilgisayarimda film izlemeye koyuldum. Oyle iste... Sagda solda bi dolu rezervasyon yaptim ama hic birisi de ise yaramiyor.

Neyse efenim, son an rezervasyonlarini takip ediyoruz. Bir aksilik cikmazsa evimize sag salim varicaz. Cikarsa artik naapalim...

Dondukten sonra yazilacak ve resimleri eklenecek cok sey var... Hele su Cirque de Soleil... ve gittigim Mystere isimli showlari... Tek kelime ile muhtesem!

Monday, September 8, 2008

Tarz'i Kadim

Masterda hep beraber takilan bir 10-15 arkadas vardik. Cok fazla grupla icli disliydim. Elbette mezuniyetten sonra cogu ile baglarimiz koptu. Pek cogu bir sekilde evlendi arkadaslarin. Daha fazlasi da halen bekar. Su ana kadar bildigim 2 tanesi de bosandi...



Erken bosanmak... Tanimlayamadigim ve anlamadigim, tanimlayip anlayamadigim pek cok sey gibi de az cok korktugum bir kavram. Insanlar neden iki uc sene icinde bosanir? Evvelki gun bosanan arkadsim mutlaka bir sure beraber yasayin evlenmeden once diyor. Hakli belki de... Taraflarin birbirlerini gercek hayatta tanimalari acisindan ortaklasa goguslenilen problemlerde taraflarin aksiyon ve reaksiyonlarini olcup tartmalari gerekli. Bundan daha onemli olansa isin manevi boyutu...



Nicin Evleniyoruz isminde bir kitap cikmisti piyasaya bir sure once. Muhafazakar cevrelerde artan bosanma sorunsalina karsi taraflara telkin mahiyetinde bir kitap. Elbette elime gecti ve okumadim. O aralar bir iliskim bile yoktu. Sanki simdi cok var... Lakin dusunuyorum. Arkadaslar elestiredursun, bol bol dusunuyorum. Dusunmek de beni urkeklestiriyor. Dusunmenin kendine ozgu bir baska hazzi da var.



Evliligin manevi planda anlamini, amacini, kisa-orta-uzun vadelerde beklentileri, maddi ve nefse bakan yonlerini acik acik ortaya koyup da hepsine aciklama getirebilen, hepsinin aciklanabildigi ve uzerinde acilimlar turetmeye musair "robust" ve esnek bir dusunce alt yapisi gelistirmeden evlenmeye girismek belki de sorunlarin icine baliklama atlamakla es deger. Mantigin bu derece yogun sekilde denklemlere katildigi ortamda da "delikanlilik" caglarinin heba edildigi, "ask"in bu cografyaya uzun suredir ugramadigi kolayca sezimleniyordur. Mantik ve ask... Birbirinin ziddi iki kutup insan ruhunda.



Dusunuyorum... Insan ki evliligin mantiki yonunu iyi kotu didiklemisse ve esi ile mutabiksa, ihtimal ki evlilik uzun surecektir. Tabii bu durum sarisinlarin evliliklerinin kisa surme ihtimalinin neden daha yuksek olduguna da az cok bir aciklama getirebilir (dikkat ince espri).



Su lafa ifrit oluyorum "Evlilik seksin yasal hale getirilmesinden ibarettir"... Ne kadar bos, ne kadar yuzeysel, ne kadar hayvani...

Sunday, August 31, 2008

5 Sene Evvel... Eski Ramazanlar

Ahmet Ozhan eski Ramazanlara methiyeler duzmeyi elestirmis... Varsin duzelim biz...

5 sene evveli idi... Mississippi'deki ilk gunlerim. Ne arabam var ne de selam sabah eden bir arkadasim. Iki eleman, birbirine kerhen katlanan, ayni evi paylasmakta, gul gibi gecinmesek de meseleleri hali altlarina supurerekten yasamaya gayret etmekteyiz.

Ramazan gelir... Yuvada bir basina kalmis kus tedirginliginde... Ilk defa gurbet elde oruc tutulacak. Menumuz mutevazi... Her oglen yedigimiz mikrodalgada sebze haslama ve ton baligini ihtimal ki artik sahurlari da hazirlayacagiz. Tutar mi bilinmez... derken Kerim Abi mail gonderiyor. Memlekettekilerden selam getirmis. Gormek istermis beni... Eywallah, yuzumde tebessum. Lakin nasil yapar ederiz, nasil agirlariz? Adamcagiz 10 saatlik yoldan, taa Texas'tan geliyor.

Kerim Abi neyse ki bana gelmedi. Benim oturdugum sehirden 1.5 saat otede oturan Lutfu kardesin evine surmus. Gece gece beni buldular, evimden aldilar. Iki kapili Mazda bir spor arabaya 4 kisi dolusup Mississippi'nin o saganak yagmurlarinda, yollara dokulen kuru yapraklara (yollari extra kayganlastirir) 3 saat kadar yol gittik. Lutfu'nun evine vardigimizda gece yarisini gecmisti. Hani ev gibi evde yasiyodu Lutfu. Evli degildi ama evindeki esyasi, sicak bir ev ortaminin havasini veriyordu. ABD'ye geldigimden beri gordugum ilk "ev gibi evdi" hani...

Oturduk, biraz lafladik. Sonra sahur yaptik. Kerim Abi baldan acti konuyu. Bal istedi... "Bir yere alismak, yasadigin yeri yadirgmamak icin oranin balini yemelisin once" dedi... O geceden beri evime bir kere bile bal almadim. Yaban ilde ilk defa sahur yaptik... Ve hep beraber olan son sahurumuzdu.

Ramazan icerisinde bolumdeki Pakistanli master ogrencisi Said bana camiiye gelip orda iftar acmak isteyip istemedigimi sordu. 15-20 gun boyunca beni her aksam Camii'ye tasidilar. Sebzeli ton baligi disinda sicak yemek ve helal et yeme firsatim oldu... Cennette gibiydim...

Eski Ramazanlar bir baskaydi... Evimizde bir basimiza sahur yapicaz bu gece...

Hey gidi hey... Iftara kultur dernegindeyim...

Bu Ramazan, farkli olmali... Hani aldigim nefesin, ictigim suyun zayii olmadigini hissedebilmeliyim. 30 yasimiza surda bir yildan az kaldi. Senai Abi'den bir alintiyla...

Son gün gelmeyecek sandım. Bitmeyecek sandım nefesimi. Aldandım. Dünlerin loş serinliğinden emzirdim mazeretlerimi. Uykuya yatırdım arayışlarımı. Uzakta sandım tükenişleri. Dudağıma değen zevâlleri, kalbimi kanatan yitişleri tatmaktan kaçtım. Ah ki, ayaklarımla kaçtığım akıbet ayak ucumdaymış meğer. Uyuyarak unuttuğum gerçek başucumda yastıkmış meğer. Ellerimle yakamdan ittiğim gerçekler avuçlarıma yazılmış meğer. Gözlerimi kaçırdığım kırılgan fotoğraflar kirpik uçlarıma çekilmiş meğer. Sözünü etmediğim, laf arasında zikretmediğim korkular, dilime damağıma dolanmış, sesime nefesime sinmişmiş meğer. Sırtımı döndüğüm hüzünleri omzumda taşırmışım meğer. Taze nefeslerimle uzağa üflediğim sızılar şah damarımda pıhtı pıhtı közlenirmiş meğer.


30 yasima atan bir kalp ile girebilmek uzere...

Sinema Uzerine

24 saat surekli olarak reklamsiz film ya da dizi yayini yapan 10'a yakin kanalim var televizyonumda. Pek cok kanal gece yarisindan sonra kafasini yemis issiz, umitsiz ya da "essiz" insanlarin ceplerinde kalan son uc bes kurusu da koparmaya calisan "bak ne kadar ucuz, uc ay sadece 10 dolar odeyerek" edinebileceginiz seyleri ya da sizi daha once dusurduklari borc batagindan kurtaracak cozumleri, ya da vucudunuzun ozel bir kismini daha buyutecek ilaclari, ya da buyumus kisimlarini kucultecek sarlatan icadi duzmece placebolari satmakla mesgul...

Benim lafi getirip baglamak istedigim yer ise TV'de gordugum filmler... Kanallar arasi zapliyorum. Pek cogunda ask uzerine temalar... Hayret ki bu aksam kahraman filmleri yok. Little Children, The Painted Veil, Lila Says ayni anda oynayan filmler... Hepsinde ortak ozellik "ask"! Icinde ruh piriltilari olan, kalbi atan, bisiler hissedilen herseye karsi sonsuz bir ofke, bir hirs var icimde...

Merak ediyorum, neden siradan insanlarin siradan hayatlarini isleyen, yine oldukca siradan filmler olmaz... Belki de benim de artik ABC'nin 100 kusur bolumluk super butceli dizilerini ya da NBC'nin gece yarisi talk showlarini seyretme vaktim geldi... Tercihimi C-Span'den yana kullanmayi tercih ederim... Monotonum...

Wednesday, August 27, 2008

Freezing in Pittsburgh... It's still august damn it!

Evet, bir yazin daha sonuna geldik ve ben denize gidemedim...

Bu aksam weather.com'a ugradim ve hava sicakliginin aksam 16-17 derece arasinda oynadigini ogrendim. Uzerimde sweatshirt altimda antreman shortu... Spor yaptigim yok, pantalonlar ya kurutucuda ya da kirli...

Kahretsin! Usuyorum... Agustos ayinda usumek... Bu ne moral bozuklugudur! Simdi Mississippi'de olmak vardi demez mi insan? Ozledim sicagi, soyle dilimiz sarkana kadar terlemeyi, sort t-shirt dolanmayi... Biktim su sehirden... Insanlar is yerinde polar ceketlerle oturuyo...

Cep telefonum kayip, son iki cu gundur rahatim.. Canim sagolsun.

Ha bu arada patronlarin insafina geldim. Bu seneki iznimi gelecek seneki ile birlestirmekten bahsediyolar.

Saturday, August 23, 2008

Youtube Sevincine Ortak Olmak

Ogrendim ki Youtube Turkiye'de serbest birakilmis. "Sana ne" demeyin... Turkiye'den seyredebildigimiz iki dizi olan "Avrupa Yakasi" ve "Kurtlar Vadisi"ni uc bes kisinin upload ettigi yarim yamalak bolumlerden seyretmek gercekten hos degil...

Turkiye'de de artan sayida insanin bu tur dizileri TV yerine internetten seyrettigine inanmaya basladim. Kurtlar Vadisini hic Turkiye'de seyretmedim, ama DHF'in verdigi haliyle bile son zamanlarda (14-15 ay oncesine tekabul eder) ikide bir reklam girmesinden bikmistik. Ekran kucuk olsa da reklamsiz seyretmek daha guzel...

Gelecegin televizyonu... Eger televizyon kalirsa sanirim daha cok Youtube gibi birseyler olacak. Sadece daha uzun sureli videolar, daha iyi cozunurluk farki olabilir... Ama insanlar istedikleri seyleri seyredecekler. Belki reklamlar yine arada girecek, belki de i-tunes ve podcastler gibi indirdigin her parca/video icin para odemen gerekicek (yine de simdi kablo TV'ye odedigim $60'dan daha az odeyecegime eminim). Belki de boylece ileride geleneksel TV Network Giantlari yaninda ufak gayretkeslerin de sivrilip sesini duyurabildiklerini gorucez. Tabii bunun bir de yan etkisi, goturusu olacak... X rated ve korsan yayinlarin izlenebilirlikleri korkunc derecede articak, daha moron, daha dusmus bir toplumlara dogru evrimlesecegiz.

Her ne kadar insanin bir evrim surecinin sonunda olustugu iddiasina itiraz etsem de, toplumlarin ve kulturlerinin evrimlesmesi fikrine itirazim yok...

Bizim Grup

Calistigim sirkette herkesin nefret ettigi, ya da uzak durmak istedigi, islerine burnunu sokan ilginc bir grubuz. En ustteki direktor Turk, altindaki direktor Hintli, onun altindaki iki kisiden bir Amerikali, biri Turk (kendisi benim manager'im olur) sonra da biz analistler geliyoruz.

Analistler grubunda solo takilmayi tercih eden bir Hintli disinda herkesin arasi gayet iyi... Yemeklere beraber gidiliyordu filan... Grupsa sirkette yabancilarin calistigi tek grup: Solocunun disinda iki Hintli, bir Brezilyali, bir Turk (ben) ve bir Cinli...

Daha ilginc bir demografi ise soyle... Bizim manager bir Brezilyali ile nisanli, Brezilyali analist bir Hong Konglu ile evli, Cinli yine bir Cinli ile evli ama bebeklerine bir NHL oyuncusunun soyismi olan Manning ismini koyabilecek derecede "adapte" olmus, Hintli cocuklarin akli Turk kizlarinda, benimse aklim iki karis havada...

Ben sInIrlI sorumlu buyuk abileri olarak Hintli kardeslerimizi Turk kizlarimiza karsi uyariyorum... Aman haaaaaa... Gorundugu gibi degil bunlar... "Oh women, they make highs higher and lows more frequent" diyen amcamiz eminim ki Turklerle tanismamisti....

Thursday, August 21, 2008

Lastik ve Frenler

Bu sabah ise gelirken hani soyle bir hamburger koftesi olmamiza ramak kaldi... Derken kurtardik ve yolumuza devam ettik...

Hadise soyle oliiir: Karsi seritte bir araba nasil basladigini bilmedigim bir sekilde takla atar ve ters doner... Halen duramamis ve kendi seridinden benim oldugum seride dogru suruklenmekte olan arac aradaki bariyerlere carpar; bu esnada bolca tas sicratir... Onumde gitmekte olan arac da (ben en sol seritten yol almaktayimdir, zaten epi topu 2 serit vardir ve 100 metre evvelinde ana yola birlesen bir tali yol sebebi ile trafik sikismakta, sol serit tek guvenli serit haline gelmektedir) aniden frenler... Ihtimal ki takla atan aracin duramayip bariyerleri asarak kendine carpacagini sanmistir. Bencileyin de sakin sakin her sabah dinledigim klasik muzik kanalindan (reklam girmeyen tek kanal, ayrica ayni aptal hitleri tekrar takrar dinlemeyi sevmeyen bir insan olarak, hazretin tek tercihi) baska bir kanala ziplama yapmak isterken hafif dikkatim dagilmis, aniden onumdeki arabanin kicinin bana hizla yaklastigini fark ederim ve frenlere asilirim...

Her tarafta taslar sicrar... Arabanin icindeki huzur dolu klasik muzigin yerini frenlerden gelen bir ses kaplar... Arkamda beni takip eden SUV'nin orda olup olmadigini bir anda kontrol ederim, yok... Sukur... Seridi degistirmeden durumu idare ederim... Lakin kan bir kere akis duzenini kaybetmis, kalp saha kalkmistir. Derin derin nefes almadan titremeyi bastirmanin yolu yoktur. Oyle yaparim... Hizi 90dan 60lara indiririm. Birazdan gelecek olan isyerime ayrilan cikisi alip isime giderim...

O an aklima sigortami tekrar aktive ettirmek gelir... Ewt, bir an once yaptirmaliyim. Sonra da bir hafta once frenleri ve lastikleri elden gecirttigimi hatirlarim. Sukur Yaradana ve Koruyana...

Monday, August 18, 2008

Portakal Suyu Futures Piyasasi

Yeni hurricane (turkcesini pek bilmiyorum, tayfun???) Florida'yi vurmaya hazirlanirken Portakal Suyu futures piyasasinda hareketlenmeler yasandigi ve fiyatlarin yukari dogru ivmelendiginden bahsetmis haber portalim.

Hani petrol piyasasinda futures olur, pirinc ve bugdaya bile koydular sesimizi cikarmadik da portakal suyunda futures piyasasi yaratmak ne ola ki?

Gecenlerde bir arkadasimin faiz konusunda fikirlerine katilmadigimi belirtmistim. Islami perspektifte sonunda birsey uretilmeyen hic bir finansal aktivite getirisinin caiz olmadigini iddia ediyordu. Ben de sermaye piyasasinda ureticilere kullandirilmak uzere pazarlanan paranin vadeli getirisinin caiz bir kazanc olacagini iddia ediyordum. Aslinda her birimizin taniminda acik biraktigi yer birbiri ile ortusebiliyor ve saglam bir tanim ortaya cikiyor: Kagit basarak para uretmek ve kazanmak, surdurulebilir bir duzen degil... In the end, kagitlarin dondugu piyasa ve underwriterlar kredibilitesini kaybederse, elinizde para degil sadece hurda kagit kalmis oluyor...

Bu konuya derinlemesine inmek lazim efenim... Dusunuyorum, dusunuyorum... Ne zaman sira gelir...

Saturday, August 16, 2008

Gunce

Aylardan agustos, ve hava soguk... Geceleri uyumadan once, penceremi kapamam gerekiyo...

Dun, bi yerlere gidebilmek ve kafami bosaltabilmek icin ucak bileti aradim. Her yone giden ucaklar cok dolu... Evimdeyim...

Yuzumde yer yer sapsal bir gulumseme, carsambadan beri isime odaklanamayan ben, hic bir sey dusunemez, ufak kacamaklarda gunduz ruyalarina dalar oldum...

Aldigim Godiva kahvenin inanilmaz bir kokusu, siradan bir tadi var. Hala iciyorum... Kucukken yemekten cok hoslandigim Eti Puflari hatirlatiyo... En son aldigimda tanesi 40 bin lira olmustu... Simdi kac kurus eder acip?

Ugrunda mucadele etmedigim, ya da akisina biraktigim hic bisey yolunda gitmiyor. Ugrasmam gereken cok sey var... 7 kere Bakaya kalmisim, memlekete gidemiyorum. Calisma vizeme memleketimde muhur vurdurmam gerektigi ve muhur olmadan tekrar ABD'ye giremiyecegim icin de ABD'den cikamiyorum... Benimse aklim disarida...

Ozgur olabilmek... Ne kadar zor...

Tuesday, August 12, 2008

L'Appuntomento

Ocean's Twelve filminin soundtrackinde de olan, uzun zamandir dinlemedigim bir parca...

Monday, August 11, 2008

Sevmek... Kaybetmek...

Insanin birseyi ne kadar sevdigini bazen onu kaybedince anliyor. Peki, bir seyi ne kadar sevdigini olcebilmek icin onu kaybetmeye ugrasana ne denir? Ahmak?

Peki elinde olani tuketmek icin ugrasana? Modern zaman insani...

Peyami Safa, Resat Nuri romanlarinin Istanbul'una donmek istiyorum... Benim saatim bir asir geriden geliyor... Geri donemedigim memleketim, ortaokul yillarimin kutuphaneleri, Sami hocanin catal sesi, iki takim elbisesi, guzel Izmir, nur icinde yatasin Miyramba...

Dusunuyorum... Hayatima sekil veren 3 kisi: Necip Fazil, babam, Dr.Besim...

Ucuncusunun yaptigi tahribati duzeltmek icin Necip Fazil'a geri mi donmeli?

Kavanoz dipli dunya

Baskalari ile konusmanin en guzel yani, aslinda kendin ile konusuyo olabilmen... Ilginc sorular sorabilen, farli birikimler getirip onune seren insanlar, buyuk bir zenginlik... Ben de onlari somuren "greedy" laf cambazi.... Onlara laf yetistirmiyorum, kendime laf anlatiyorum aslinda. Kendime anlatacak bisiler kalmadigi zaman da...

"Hayat b...tan"... diye lafi aciyor... Hemen agzina tikiveriyorum cumleyi...

"Su anda seninle zaman gecirmeyi tercih edebilirim, ya da yarinki sunumum icin hazirlanmayi... Eger ilikini secersem ve yarin zor durumda kalirsam, suc atmam gereken sey hayatin kendisi degil kendi secimlerimdir" diyorum...

Hayat suclanasi birsey degil... Hayat kendi basina tercihler yapmiyor. Hayatin kendisi bizi yargilamaya da muktedir degil.. Hayat cansiz, hayat mizansiz, hayat hissetmiyor, dusunmuyor... Bunlar bize verilmis meziyetler... Bizim dinamizmimizin kaynagi... Hayatin kendi dinamizmi kendine yeter ki ona da zaten "kader" deniyor. Basli basina bir umman su "kader" dedikleri...

Hayat bir ustyapi. Her ustyapi gibi varliligi ancak saat gibi isleyen bir altyapi ile mumkun. Altyapinin ismi "din". Sadece ust yapiyi gorerek maruz kaldigimiz sistemin mahiyeti uzerine hukum kesmek ise en basit tabiri ile miyopluk, daha ziyade ahmaklik. Sitemleri "karakutu" yaklasimi ile ele almak bir metod, ama karakutulari sistemlerin kendileri zannetmek buyuk bir yanilgi. Modern zamanlarda anlamak icin kafa yormadigimiz sistemleri anlatmak icin de objektif davranmiyoruz. Ahlak, egoya ve hirsa karsi her dem sirti yerde pehlivan. Sistemleri sub-sistemlere boluyor, daha sonra bunlari izole edip bulunduklari ve kendilerini var eden, varliklarinin amacini ortaya koyan ana sistemler ve evrenden kopariyor; kafamizdaki modellere ve on yargilara uydurabildigimiz, onlarla aciklayabildigimiz kadarini, yine en basinda on yargilarimizin da temelini olusturan tezlerimizi desteklemek icin kullaniyoruz. Buna da bilim diyoruz, politikayi bu kaypak zemine bina ediyoruz. Bilim en azindan tersi ispatlanabilir bir dinamigin uzerinde yukseliyor. Politika, ya da fikir aymazligi ise, buyukdukce buyuyor, kara veba gibi kainati kaplayip kurutuyor.

Daha az dusunuyoruz... Sucu atabilecegimiz kurbanlar ariyoruz. Biz bunu hep yapiyoruz.

Thursday, August 7, 2008

Askerlik Islemleri... Kirk katir mi kirk satir mi...

Efendim, memleket yollari gorununce askerlik acisindan durumumuz neymis ne degilmis bir ogrenelim istedik. Haliyle, 4-5 yildir yolu askerlik subesine dusmeyen ailemize bir ricada bulunduk. Once ricamiz son iki yildir oldugu gibi geri tepti. Sonra ablamizdan gelen "bakaya kaldigimiz" haberi ile birlikte, guc bela babamiz gitmeye ikna oldu. Neymis, "yolu tersmis"... Bahsedilen yer Denizli...

Babamiz kendisine sorulan bilgiyi ogrenmek yerine orada calisan kadinin kendisine verdigi bilgiyi bize israrla aktarmayi secti... Cani sagolsun... Neticede ihtiyacim olan bilgiyi alamadim... Orada calisan kadinin da neyi bildigini neyi bilmedigini ben de bilmiyorum. Kadinin soyledigi: "Bir an once "bedelli askerlik" icin basvuruda bulunsun, kendi de ugrasmasin bizi de ugrastirmasin".

En azindan kisa yolu ogrendik diye seviniyorduk. Uzun yolu tarif edelim: ABD'de bagli bulundugunuz konsolosluga savunma filan yazip gonderiyorsunuz. Savunmanizi destekleyen belgeler bulup ekliyorsunuz (Maas bordrosu, calistiginiz yerden yazi, ogrenci oldugunuza dair belge filan), ordan bu belgeler destelenip memleketteki askerlik subesine postalaniyor. ODTU'nun yillarca gonderdigi belgeleri kaybetmekte cok mahir olan askerlik subem, bu belgeleri kaybetmeyip bana dava aciyor. Ya da bana acilmis olan davadan "beraat" etmem filan gerekiyor. Ondan sonra "beraat" karari ilgili askerlik subeme teblig ediliyor. Ilgili askerlik subem karari konsolosluga, sinir kapilarina ve bana bildiriyor. Ben de rahat rahat girip cikiyorum.

Kisaca sanirim gelecek 12 ay boyunca memlekete gitmem hayal...

Alternatif Cozumler: Memlekete Rodos uzerinden girip cikmak... Bildigim kadari ile Rodos ile Marmaris arasinda gunluk feribot seferleri yapiliyor ve bunlar icin vize almak gerekmiyor. Plan: Sirketin ucagi ile Atina'ya gidilir. "Island Hopping" yapilip Rodos'a gecilir. Rodos'tan da feribotla Turkiye'ye giris yapilir, turistler arasinda bir dalgaya getirilip giris gerceklestirilir. Cikis isin de ayni yontem tersinden yapilir. Yine sirketin ucagi ile ABD'ye donulur. Bu arada memleketimde H1B islemlerimi tamamlamis olmam gerekir.

Simdi isin ozu konumundaki noktaya parmak basalim: Ben bu durumu bizimkilere nasil anlaticam?

Monday, August 4, 2008

Gunun sozu

Uc gun once Pirates of the Caribbean: The World's End'i seyrederken kaptan Barbossa'nin soyledigi soz aklimda kaldi:

Will Turner: Barbossa, a heading.
Barbossa: Aye, we're good and lost now.
Elizabeth Swann: Lost?
Barbossa: For sure, you have to be lost to find a place that can't be found, elseways everyone would know where it was.

Lisedeyken ozellikle ispatli matematik ve ispatli geometri ile aram iyi degildi. Genellikle yaraticlik gerektiren bu sorularda basladigim metod sonuc cikarmayinca baska bir cozum yontemine atlamak yerine ayni yontemde kendimi zorladikca zorlardim. Sonucta da pek birsey cozememis ve ispatlayamamis halde, sinirlerimi yipratmis olarak sinavdan cikardim. Bu halim epey bir sure devam etti. Master yillarima kadar... O zamanlar da ayni inatciligim devam ediyordu, ama farkli alternatifler turetme konusunda eskiye gore biraz daha yeteneklenmis, yol yordam ogrenir olmustum. En azindan combinatorial optimization konseptini kafama yerlestirmistim ve search algorithm'in mekanizmalarinin neden oyle isledigini, neyin amaclandigini az cok kavramistim.

Hayat da bir search algoritmasi gibi... Aradiginiz (arzuladiginiz ama varligi ya da mahiyeti konusunda hicbir fikriniz olmayan) sonuca, cogu zaman birbirinden bagimsiz ve discrete pek cok "instance"in farkli kombinasyonlarda zuhur etmesi sonucunda ulasilabiliyor. Instance'lardaki cesitlilik ve instance kaleminin sayisal buyuklugu, zuhur etme mekanizmasinin sonuc uretme frekansi ve kantitatif performansi, sonuca giden yolun suresini, zorlugunu belirliyor. Iste bu noktada, turevlenebilir tarama uzaylarinda sunu iddia edebilirsiniz: Optimal, daha once bilinmedigi ve mahiyeti itibari ile kesfolunmayi bekledigi icin, belirli bir neighborhood'indaki instance'larinin da baslagic itibari ile bilinmiyor olmasi gerekir. Tarama uzayindaki epsilon komsulugundaki iki nokta arasinda turevlenebilir bir baginti varsa, epsilon'un yeterlince kucuk olmasi halinde, optimalin bilinmemesinin ayni zamanda epsilon komusulugundaki noktalarin bilinmemesi gerektirdigini iddia etmek mumkun. Bu halde, monoton karakteristikler gostermeyen , turevlenebilir bir fonksiyon grafiginde, optimal noktayi bulabilmek icin oncelikle bir sekilde kaybolmak, yani random initial point atamak gerekir... Son durumda ulastiginiz noktanin optimal olup olmadigi ise, muamma olma ozelligini bir nebze surdurecektir. Eger lokal bir suboptimal'in tepesinde ya da dibinde takilip kaldiysaniz, arama metodunuzun bir sonraki adiminda yeniden tarama uzayinda bilinmeyen ya da kismen bilinen bir noktaya atlamasi, oradan sonra denenmemis bir rota cizerek tabiri caizse "yeniden kaybolmasi" gerekir.

Combinatorial'da ise herhangi iki nokta arasinda (en uc durumda herhangi bir baginti olmadigi dusunulurse) optimal'e olan seruvende bilmediginiz noktaya ulasmak; bilmediginiz baska noktalari kesfedip onlarin kalitatif ozelliklerini olcmek, kantitatif olarak da onlari degerlendirebilmekten gecer. Turettiginiz bagintilar sizi optimal'e goturmese de, satisficing bir suboptimal'e dogru seyretmenizi saglayacaktir. Tarama prosesini bitirdiginizde ise hala aradiginiz noktaya ulasamamis olma ihtimaliniz, bu noktayi bulma ihtimalinize gore, tarama uzayinizin buyuklugu, mahiyeti ve boyutlari ile oratili olarak katlanarak artar.

Haliyle denebilir ki, aradiginiz optimal noktayi bulma ihtimali, discrete eventlerden olusan bir dunyada, yasantinizin zenginligi, komplexitesi ve ihtimallerin cesitliligi ile ters oratili... Peki o zaman neden "mutlak sey" icin kendini kasip parcalamak?

Iste bu noktada "Tevekkul" fikri tekrar aklimi tirmaliyor... Insan'in aczi... Zamanin ve evrenin azameti... Ve biz icine evrenleri sigdirabilen, ama evrenin icinde "negligible" olmanin otesine mutemadiyen gecen, boyutsuz birer noktayiz :) Su kontrasta bakin ki akliniz hayaliniz nasil da sasmasin?

Sunday, August 3, 2008

Kara Sovalye, "This Batman has a style dude!"


Az once "The Dark Knight" filmini gormekten geldim. Bir baska arkadas sinemada gormemi tavsiye ettigi icin ve aksiyon filmlerinin, iyi ses duzeni olmak ve fazla zirvalamamak sartlarini saglayanlarini sinemada izlemeyi tercih ettigim icin, parama kiydim...


Filmden once epey bir fragman izleme sansimiz oldu! Mujde! : Gelecek aylar hatta bir sene boyunca yeterince yeni kahraman filmi gorme sansimiz olacak! Hollywood bizleri ve dunyayi bos birakmayacak! Eksik olma Hollywood! Sen de olmasan dunyayi koruma gorevini kimler ustlenecek? Bir baska mujde: 300 filminin yonetmeni yeni ve yine oldukca gorsel, bir o kadar da "gay" bir "kahraman" filmi ile gelecek yaz vizyonlarda! Adi sanirim "Watchmen"... Fragmani sonunda filmin ismini gorunce aklima neden "Ahmet" geldi bilmiyorum...


Neyse... Bu Batman'in en cok sevdigim yani: "He has a style!" Eski "spooky" evi yandiktan sonra Batman son derece chicque bir "penthouse"a tasinmis... Takdir ettim. Giyim tarzi, zevkleri de bizden tam not aldi :)


Baska baska? Hmmmmm dusunuyorum... Dunyanin bu kadar cok kahramana ihtiyaci var mi? Sanmiyorum... Peki neden bunca kahramanlar?


Kahramanlar arasinda en sevdigim iki tanesi Bond ve yeni Batman... Ikisinin de ortak yani style'a sahip olmalari ve kendilerine dunyalar otesinden verilen ya da sacma sapan sekillerde turetilen super guclere sahip olmamalari... Yaptiklari ve kullandiklari herseyi uretmek mumkun... Belki bugun degil ama yakinda... Dusunun, bizler daha Ericsson 888lerle cebellesirken BMW'sini cep telefonundan kullanan Bond'u... Yeni i-phone ve turevleri ile bunu yapmak nerdeyse mumkun...


Yeni Batman'de sevdigim bir baska ozellik de filmin "state of the art" bir bilgisayar oyununa benzememesi... Pek cok bilgisayar efekti kullanilmis, kullanilmadan olamazdi... Ama pek cok sahne de "babadan kalma" yontemlerle cekilmis... Gercek bir 18 wheeler'a takla attirilmis, gercek binalar havaya ucurulmus, film gercek Chicago'da cekilmis... Bu da filmi gercekten gorulesi bir gorsel solen haline getirmis. Seslerde muhendislik ise harika. Gercekten oturdugunuz yerde bolca titriyorsunuz...


Velhasil... Tavsiye edilir efenim...


Kus musun Agac mi?

Bir suredir yazistigim arkadasimla mevzuular beyin minciklama noktasina vardikca, ilginc sorular dokuluyor. Genellikle ben onun beynini ve yer yer kalbini minciklamayi adet edinmisken, gecen gun kendisi bir karsi hamle yapti ve Cosmo tarzi dergilerde de kolayca bulunabilecek bir soru sordu: "Are you a bird or a tree? Trees dig their roots in the soil and stay a lifetime at their spot, but birds keep flying and discovering... Which one are you?"

Bu soru aklima Kill Bill vol 2'de Bud'in Elle Driver'e "Which R are you feeling now?" sorusunu getirdi...

Lakin daha da onemli olan: "Kus musun yoksa agac mi?" Ondan bir kac misli daha onemli olan ve spazmik beyin minciklamasina sebep olacak soru da su: "Neden?"

Thursday, July 31, 2008

Man vs Wild


TV'de seyrettigim seylerin bir gun gelip de isime yarayacagina inanirdim da gun gelip de hayatimi kurtaracagini soyleseler kesinlikle inanmazdim. Lakin bugun oldu...
Seyretmeyi sevdigim program eski bir Ingiliz Ozel Kuvvetler komandosu olan Bear Grylls'in sundugu ve "badirelerine katlandigi", Discovery'de yayinlanan "Man vs Wild" adli program.
Her bolumde jonumuz olan Bear efendi normal bir insanin yasamini surduremeyecegi bir ortama bir kameraman ile birakiliyor ve kendileri yardim almadan yiyecegini, barinmasini karsiladigi gibi su bulma, yer yon bulma, muhtemel tehlikelere karsi korunma konusunda ilginc ip uclari veriyor... Elbette bu ipuclarindan haberi olmayan bahtsiz kisilerin yasadiklarindan da ornekler vermekten eksik kalmiyor...
Bugun basima gelen sey ise evimin arkasindaki kocaman ormanda bisiklet turum sirasinda her zaman gittigim ve iyice isaretlenmis patika yerine kapatilmis baska bir patikayi secmem ile basima gelen bir kaybolma durumu. Tura takriben 19:00 sularinda ciktim ve 19:30'da bir tepenin ustunde kaybolmus bir halde soluklanmakla mesguldum. Basima gelen sey ise ayni ormanda bulunan motorsiklet patikalari ve yagmur sularinin gectigi oluklari bisiklet patikasi sanmamdan dolayi yonumu kaybetmem... Kayboldukca aslinda ilginc seyler gordum, dogada kendinden akan caylar, hayvanlarin suya ulasmak icin kullandiklari patikalar... Caydan bisikletle gecmek gercekten inanilmaz bir deneyim... Bilegime kadar camura bulandigimi da arada belirteyim...
Saat 20:05 dolaylarinda iki patikanin kesistigi bir noktaya ciktim. 4 yone de giden patikalar... Saatimde neyse ki pusula vardi. Kuzeye gidersem evime cikacagimi dusundum. Lakin kuzey patikasi otla kapli idi. Guneydogu patikasini sectim. Bir meydanliga ciktim. Cok uzaklardan otobanin sesini duydum. Sesin daglardan yansima ve bei yaniltma olasiligini dusundum. Derken aklima bu programda gordugum bir puf noktasi geldi: Yuksekce bir tepeye cikip cevreye goz atmak. Kuzey ve gineyimde iki farkli tepe sirasi yukseliyordu. Ben vadinin ortasindaydim. On tarafimdaki tepelige surmeyi tercih ettim zira ses o taraftan geliyordu. Patikada biraz ilerledikten sonra onumu kapatan bir agaca rast geldim. Ihtimal ki kimse buralardan yakin zamanda gecmemisti. Ilerlemeyi tercih ettim zira ses sanki biraz daha artmisti. Yaklasik yarim saatlik bir surus ve tirmanmadan sonra tepelige dogru yaklastim. Tam tepenin uzerine cikacaktim ki agaclarin arasinda bir kac ev gordum. Otlar iyice sIklasti... Biraz daha ilerlemeye karar verdim zira tepenin zirvesine cok az kalmisti... En azindan ev sahiplerinden biraz yardim alabilirdim. Bacaklarimdan hafiften kan siziyordu... Derken tanidik bir yola ciktim.. Bingo! Hava kararmadan eve ulastim... Geri donup geldigim yone baktim. Elektrik tellerinin altinda bir yerlerdeydi o dortyol... Eger sol tarafimdaki patikayi secmis olsaydim 10 mil oteye kadar herhangi bir yerlesim yeri gorunmuyordu...
I was blessed... Gunun ozeti: Televizyonda faydali seyler seyredin...
Yazanin notu: Boyum kadar otlarin yanindan gecerken duydugum ve buyucek bir yaratigin sebep olduguna inandigim hisirti seslerinden sonra neler hissedip bisikledi nasil kokleyerek surdugumu pek anlatmiycam... Orasi bana kalsin...

Wednesday, July 30, 2008

Turkiye

Yarin Turkiye'de yepyeni bir gunun baslangici olacak... Gunes yepyeni bir ulkeye dogacak...

Yarindan itibaren hic bir sey eskisi gibi olmayacak... Ve ben, bu gunden 3 sene sonra, yani donecegim gun, karsimda harap ve bitkin bir ulke degil parlak bir gelecek bulacagim...

Eskilerin 23 temmuz ozgurluk bayrami gibi, acaba 30 temmuz'u da mi kutlasak?

Monday, July 28, 2008

Kalp Sagligi Uzerine

Efenim, malumunuz kimse sevmez sabahlamayi... Bencileyin de sevmem; ondandir ki 4 senelik lisans muddetimce sabahladigim 2 gece vaakidir. Hatta saatin 3'u gosterdigini gormuslugum pek nadirdir. Lakin master'da haftada birer gece olmak uzere sabahlamayi adet edinmistim. Derler mi zordu? Hayir, ben tembeldim... Ya peki doktorada?

O da ikiye ayrilir... Before getting dumped, after getting dumped...

Ilki durumunda sabahlamalarim ayda bir ile sinirli kalmistir. Ikinci halde ise haftada 3ten asagi dusmemistir. Hatta gun dogmadan uyumadigim haftalari da cokca bilirim.

Doktora yarim yamalak bitip de okulda ders vermeye basladigimda hayat duzelir saniyordum ama sistematik olarak haftada iki kere kendini tekrarlayan ve abartisiz 20 saat calismayi gerektiren gecelerin ardindan isimden hepten nefret ettim ve sabahlama gerektirmeyen bir ise kapak atmaya karar verdim. Akademiye paydos...

Yillarca monoton yasantisini tenkit ettigim babamin aksamlari eve gelip yemekten sonra dizi karsisinda divanin ustunde tatlicana kendinden gecmesi simdi gozumde bir nimet oldu ki buyudukce buyuyor. Kahrolsun ikea! Divanlarinin kolcaklari cok yuksek, boylari cok kisa! Uyunmuyor iste...

Yeni is, yine sabahlama... Dun oglen 11 de uyandigimdan beri 2 saat uyuyabildim. Beklenecegi uzere kalbim kan pompalamakta artik zorlaniyor. Grev an meselesi... Yaziyi gitirip hemen kaciyorum...

Uyuyabilirsem... Mutlu olmak da bir distraction...

Tuesday, July 22, 2008

Mantik ve Kalp Uzerine

Tanri insani yaratirken akli bireyin emrine amade ederken, kalbi serseri seruvenlere acik birakmis... Oldukca klise bir laf...

Aklina toz konudurmayi yediremeyen, beyni az kivrimlanmis modern cag "entelijansiyasinin" cokca kullanmayi tercih ettigi bir tabir. Akil elbette bireye amade kilindi, fakat ne kalpten ote, ne de geride... Ikisinin de dizginleri verildi insanin eline daha kucuk yasta. Lakin bizler, o yaslarin toylugunda, helekine yoksa ki cevremizde akli evvel, sirti kambur, sakali ak bir dede, dizginleri genisce bagladik; atlarimiz ceksin basini gitsin uzaklara diye. Kalbin kactigindan cogu zaman haberimiz oldu da, aklin kactigini nadiren kabullendi birey; zira aklin kactigini kabullenecek olan akil yoktu ortalikta, lutfeyleyip gelmesi lazim gerekti...

Kalp kacinca bulmasi kolaydir. Oyle uzaklara kacmaz: masukunun mahalinde alir solugu. Orda surter, orda kepaze olur, orta dikenlerle tanisir, orda bulanir kire pasa; ya da orda erer vuslata, orda yeserir, orda tomurcuklanir, orda cicek acar, orda olumsuzlesir... Haliyle, onemli olan kalbin kacmasi degil, kime ya da neye kactigidir... Neden sorusununsa cevabi hep aynidir.

Kalbin firar mahali illa ki bir baska beden olmak gerekmez. Niceleri vardir ki bir hayalin pesinde, bir ruhun golgesinde, alemlerin icinde seyyaran eder. Masuk'un sifatlari, asigi bicimlendirirken, kalbin ennihayetinde nereye ulasacagi az cok belli olur. Fani'nin pesinde kosan faniye ulasir, baki'yi arayan bakilige ulasir.

Akil ise bambaska alemlerin efendisidir. Irademiz olan alemde el fenerimizdir. Kalb ise irademizin otesine gecen alemlerin kilavuzu...

Velhasil diyecegim o ki... Hayat yanilmalar, sevinmeler, yeniden yanilmalar, ve yeniden sevinmeler uzerine akip geciyor... Denemeyi ve gayreti birakmamak sarti ile... Dun duran kalb, yarin bambaska ritimlere, gunlere atabiliyor... Yeter ki durdugunda jump-start edebilecek bir ufacik pirilti olsun...

Thursday, July 17, 2008

Bisiklet Ic Lastigi Uzerine

Uc ay kadar once, evimin arkasindaki ormanin patikalarinda surmek uzere kendime bir dag bisikleti aldim. Hani dag bisikleti dediysem de akliniza Turkiye'deki supermarketlerde filan satilan o ucuz seyler gelmesin. Kiydim paraya, olabilcek pek cok ozelligi iceren, ama en ucuz halleri ile iceren Cin mali bir bisiklet aldim. Tabii ki o zamandan beri bir yerlerini tamir etmekle geciyor vaktim.

Neyse, haftada kimi zaman bir , kimi zaman da iki kere biniyorum bu bisiklete. Vakte, sicakliga, yagmur ve yollardaki camur durumuna gore. Evvelki hafta, lastige biraz hava basayim derken sibobunu yaktim, derken yeni ic lastik almak icin Wal-Mart'in yolunu tuttum. Birinci ic lastik...

Raflara bakarken Bell marka, run-flat de denilen, patlama halinde en az 1 mil gitme garantisi olan lastiklerden aldim. Ekstra kalin ceperleri oldugu icin daha uzun dayanirlar diye dusundum... Epey bir ugrasidan sonra bisikletimin arka ic lastigini degistirdim. Hani kolay bisi sanilmasin, vites, tekerlek yuvasi soyle dursun, disk frenler cok vaktimi aldi.

Tekerlegi monte ettikten sonra fark ettim ki dis yuzeydeki desenler ters yone bakiyor. daha iyi dedim, zaten orjinal hali bana ters geliyordu ve yeterince cekis saglamadigini dusunuyordum. Sisirdim, aldim bisikleti yine daglara vurdum. Cekis harika, biraz daha yoruyor, yerle surtunme artmis ama gayet iyi... Yapiskan camur dolu cukurlardan kolayca geciyorum. Cukurlar da abartmak gibi olmasin 30 santim derinlige kadar iniyor.

Derken bugun ikinci kere bisikleti suruse cikarmadan once, ic lastigin biraz kaydigini fark ediyorum. Indiriyorum havasini, yerini duzeltiyorum, tekrar sisiriyorum. cekis yine iyi, yoruyor, cok camur sicratiyor ama hala camurlardan kolayca geciyorum.

Derken bisikleti yikiyorum, evin onunde bekletiyorum, iceri alip zincir ve viteslerindeki yagli camuru temizliyorum. Bir suru agac dali girmis vitese, hayret ediyorum. Cok saglam....

Derken ben internette bisiler yazarken bir anda o run-flat lastik patliyor. Bir anda iniyor. Behey kardes, hadi extra ceper bir yana da, biraz daha uzun surede inmen gerekiyo muydu? Ha bi de lastik cok pis kokan bir sivi ile dolu... Yarin bize yine walmart yollari gorundu...

Diyecegim o ki, 3 ayda bu bisiklette iki ic lastik eskittim. Yazlikta, senede en az 2 ay bindigim, hani epey de bindigim bisikletimin ilk ic lastigi 5, dis lastigi 10 sene sonra mi ne degismisti.

Breh breh breh... Simdi alip bu ic lastigi dukkana iade mi etsem, yoksa burusturup cope mi atsam... Iki kullanimda patlayan lastigi 3 misli fiyata satmanin ne anlami ola?

Evet kazik yedim...

22 Temmuz itibari ile: bisikletin oteki lastigi de 5 gun kadar once patladi...

Tuesday, July 15, 2008

Hangi Gemide Yolculuk Etmek...

Baslik biraz absurd. Uzun zamandir bu sayfalara pek biseyler yazmiyordum. Yazmak zorunda da degilim acikcasi, ya da yazmis olmak icin yazmak batakligina yer yer saplandigimin da farkinda olaraktan cok da yazmak icimden gelmiyor. Peki neden elimi klavyeye goturdum o zaman...

Sorun su ki, eger bulundugun gemi su aliyorsa, belki de yapacagin en son sey, bunu bas bas bagiran adama "hangi gemi ola aha bu dedigin" diye sormak olacaktir... Zira tellali bagirtacak tek motiv, kendi gemisinin alacagi sudur...

Bu sabah arkadastan gelen maille hafiften kendime gelir gibi oldum. Bizim sirketin hisseleri $1.43 gormus. Ben sirkete girdigimde hisseler $12 civarindaydi, bir sene evvel $36 civarlarindaymis. Ogleye dogru hisseler toparlanip da $2'yi gorunce rahatladim, sonra tekrar $1.83'de karar kildik.

Iki gundur ziyadesiyle ekonomi konusuyoruz arkadaslarla. Eski yayvan ve bol kahkahali muhabbetler devam etmiyor degil; desarj olmanin baska yolu yok ne yazik. Lakin soz ekonomiye, gelecegin ne getirecegine gelince, sazi elime alip en pesimist havadan bir turku cigiriyorum. Neler gecmiyor ki turkunun icinde: Fannie ile Freddie aski, IndyMac'in kaderi, Bernanke'nin aczi, coken ekonomi... Yeni yeni kelimeler de ekledim ezgilerime: sub-prime mortgage krizi, AMR, CDO, secondary markets, hedge funds vs... Neyi neden, ne kadar, ne dogrulukta konustugum konusunda cok emin degilim; iki gundur okuduklarimla hadisesinin %40'i civarinda bir anlamaya ulastim saniyorum... Lakin krizin derinligini uc asagi bes yukari bugun gordum...

Brezilyali ve sirketten baska bir yuvaya atlamak icin can atan bahtsiz kidemli Senior Analistle beraber cesitli sirketlerin 1 yillik hisse fiyadi trendlerine baktik. Biz gittik gumburtuye, hadi diger havayolu sirketlerinde de isler kesat, UPS ile Fedex beklemedigim derecede harap, GM zaten beklenen sonuc, peki ya Toyota North America'ya ne demeli? Ona ne oluyor? Satislari ilk defa GM'i sollamak uzere olan Toyota'nin kuzey America kolunda sorun varsa ekonomideki daralmanin az ya da cok spekulatif agirligi oldugunu iddia etmek pek de yanlis olmaz saniyorum.

Peki o zaman su soruyu sormakta fayda var: Kararliligi ve superman vursa sarsilmazligi ile taninan WallStreet, nasil oldu da spekulasyonlara bu kadar acik hale geldi?

Daha onceki dalgalanmalar 87 ve 98'de olmus. Acaba, Wall Street, her 10 senede bir, eskiden bizde yayginca oldugu uzere, "keriz silkelemesi" operasyonu mu yurutuyor? Peki bu sefer silkelenen kerizlerden kaci "reel sektor" oyunculari olucak... Ya da ben o silkelenen gemilerden birinde mi olacagim...

Sallanmaya ve su almaya baslayan gemi sizin de icinde oldugunuz gemi olunca, aslinda hangi ulkede yasadiginizi, nerede doydugunuzu ve yasadiginiz anda nereye ait oldugunuzu daha iyi anliyorsunuz.

Mecbursun bi kere, gemidesin, her tarafin deniz... Yuzmesine gayret edeceksin geminin, batmasini seyretmek marifet degil...

Tuesday, June 10, 2008

Turkey and Swiss, hmmm thinking of them makes me hungry!

Bu laflar FSN'deki spor yorumcusuna ait. Yarinki Turkiye ve Isvicre macindan bahsederken 2-3 sene evvelki o bol tekmeli geceden de "bootfest" diyerek bahsetmeyi ihmal etmediler.

Maclari veren ve her mac ardindan yarim saat yorum duzen ESPN'de macimiz hakkinda ne soylendi yazamiyorum zira hic bir laf edilmedi. Belli ki gunun zevksiz maci olarak verilecek, tekrar kusaginda ise bahsi gecmeyecek.

Imdiii, bu kupanin bana verdigi izlenim... Oncelikle, futbol adina gecen kupadan kalma her seyi bir kenara atin. Otto Rehhagel'in yikilmaz defansi darmadagin oldugu gibi artik Tora-Tora-Tora diye bagiran, tabiri caizse "it gibi kosan" bir onceki kupanin Alman futbolu da yok. Portekiz sahada Luis Figo eksigi ile oynamiyor, iyi takimlar "takim olmayi" ogrenip de kupaya gelmisler. Rusya ilk defa bu derece rezil olmustur. Portakallar sahada turuncu rengin yeterli oldugunu, sari ve kirmizi renk cumbusu ile yeni rekorlar kirmanin kendilerini bi yere getirmeyecegini anlamislar. Italyanlar yine camura yatarken bu sefer fena avlandilar (yedikleri gol bence off-side'di, hani bendeniz off-side verirdim; oyuncu saha disinda ve oyundan dusmus, yerde, topa mudahil olamaz, dolayi ile off-side'i bozdugunu dusunmek sacma, ayakta olsa belki).

Neyse, kupanin underdog'u diye bakilan takimlar: Turkiye, Polonya, Yunanistan, belki Isvicre...

Velhasil, benim gordugum sey su ki, bu kupada surprizleri kucuk takimlardan degil seri baslarindan gorucez. Ilk surpriz su ana kadar da Italya...

Tuesday, May 27, 2008

Le Corsaire - Pas de Deux with Zakharova and Zelensky

if your bandwidth is ok with downloading this 10 mins video, please see it! It is heavenly good

Thursday, May 22, 2008

Buddha Bar IX - Amor Que Se Baila - Otros Aires

Merengue bilenleri sahnelere davet ediyoruz...

Ivy - Edge of the Ocean

Akdenizin burnumuzda tuttugu, hayallerimize bile giremedigi su gunlerde hafiften Cafe Del Mar havasina girmek de fena olmaz hani...

Wednesday, May 21, 2008

Korsan Portakal

3 kusur seneden sonra ve hafizadan kazimak icin sunice beslenen nefrete ragmen gecenin yarisinda dolabin icinden portakal almak icin uzandigimda aklima gelen "korsan portakal" lafi...

Demek ki hafizanin fitrati kazinmaya, silinmeye, yok edilmeye direncli yaratilmis.

Monday, May 19, 2008

4 mins

Hani diyolardi: "thirties are new twenties and fourties are new thirties" diye... Bu kadin her sene genclesiyo... Acaba kullandigi ilaclar biz yaslandigimizda "commercially available" ya da "affordable" olur mu? Bana degil canim, hanima... :)

Monday, May 12, 2008

beauty...

Korku

Su aralar icimde hafiften bir korku var. Global kriz dedikleri su makro alemde ufuklari karartan, denizleri cirpistiran bilinmez nane mikro aleme kendini yansittikca, yani sirketim bir baska sirket tarafindan alinma esiginde dolandikca, yani benim pozisyonum sallantiya girdikce, hadisenin siddet ve vehmini daha iyi dusunebilme firsatim oluyor. Yine de zihnim acik ve net degil. Zira daha ogrenilecek ve dusunulecek, farkina varilacak, belki de sansim varsa kesfedilecek cok sey var.

Uzun zamandir soylenegelen seyler var... Hani cogunlukla kulagimi kapadigim, "tu kaka" dedigim taraftan... Solun, kendini fanatizme ve ideolojik masturbasyona kaptirmamis bir kesiminden gelen ses 20.yuzyili guc bela geciren bati medeniyetinin varligini 21.yuzyila tasiyamayacagi uzerine... Hulasasina gelince...

Bu konuda meseleye cok vakif degilim, okunasi cok sey var onumde. Lakin Bati medeniyetinin gorunen yuzunde her ne kadar "modern" (daha ziyade "populer" demeyi tercih ederim) dunyanin tum fikirsel ve bilimsel icatlari, kesifleri seyre sunulsa da, ozunde siddetli bir somurme hirsi oldugu asikar. Bati, son bir kac yuzyil boyunca ic dinamiklerinin hizla urettiklerinin ve tukettiklerinin ikamesini cogunlukla kendi disindaki toplumlari somurerek sagladi. Portekiz ve Ispanya icin Latin Amerika, Fransa icin Kuzey Afrika ve Guneydogu Asya, Ingiltere icin Dunyanin dort bir yani ve Hindistan, ABD icin ise akliniza gelebilecek her yer... Rusya'nin da Komunist oldugu ve olmadigi donemlerde pek bir farki yoktu bu evvelki devletlerden. Bu gune gelindiginde, somurulecek yer kalmamis gibi gorunse, veyahut ayyuka cikan beceriksizlikler (Iraq ornegi) butun Dunya'nin diline dusse de, sistem kendi carkini, yavas yavas, ama bu sefer tum insanligi tehdit ederek dondurmeye devam ediyor.

Daha evvelinde somurge devletlerinin metodlarindan ve tahribatindan yalniz ve yalniz somurulen toplumlar "suffer" eder, somurgen toplum transfer ettigi refahi bir sekilde kendi icinde ve cevresindekilerle paylasarak (bu paylasmanin adil oldugunu iddia etmiyorum, sadece bir paylasmanin oldugunu one suruyorum) kendi refahini "transferin hic olmamasi durumuna gore nispeten" artirirdi. Dolayisi ile modern dunyanin ekonomisinin carklarini donduren, veya sisteme dahil olan somurgen devletin carklari islerken, sisteme dahil bile olamamis, ya da sisteme etkisi eser derecede olan somurulen halkin sikintisi sistemde bir "disturbance" yaratmazdi. Bati medeniyetinin can suyunu saglayan bu sistem var oldugu surece Bati, naynak bulmakta hic zorlanmadi. Ikinci dunya savasi sonrasinda olusan borclanma ekonomisinde ise Bati, nispeten kaybettigi kaynaklarin yerine kontrollu borclanma yontemine giderek, dusuk faiz oranlari ile bir sekilde minimum marjinlerde de olsa kendi disindaki medeniyetlerin ve unsurlarin kaynaklarini kendine transfer etmeyi basardi. Bugun ise uc sorun gozume carpiyor: 1.Borclanma ve borca karsilik zenginlik uretme sisteminde denglerin bozulmasi 2.Batinin zenginlik transferinde metod olarak kullandigi "kaba gucun" mutlak ustunlugunun ve ikna kabiliyetinin Irak hezimetinden sonra sorgulanir hale gelmesi 3.Batinin, disa donuk somurge sisteminin artik ice donuk bir sekilde calismaya baslamasi...

Birinci ve ikinci mevzuular uzerinde cok laf etmek gereksiz. Bunlar yeterince islendi... Hindistan, Cin ve uzak dogu Asya; eskiden Bati'nin elinde olan sanayii uretimini ve yuksek teknoloji ile elde edilen katma degeri kendi cografyasina cektikce, Batinin deger uretme noktasinda fakulteleri bir bir el degistirmis oldu ki Bati artik uretmek yerine borclanarak tuketmeyi surdurmeye calismaktadir. Ikinci mevzuuda artik denebilir ki en gucsuz bir devlet bile kaynaklarini korumada koca bir devlete kafa tutabilir ve onun ekonomisini icinden cikilmaz bir darbogaza surukleyebilir. Ucuncu mevzuu ise onemli olan...

Zaman gazetesi iki gundur Hedge Fonlari uzerinde duruyor. Bu yazilari okumanizi tavsiye ederim. Bu yaziya yarin devam ederim saniyorum... Gec oldu, yarina egitim var. Hem gazetedeki son kismi da okuyup biraz daha uzerine bisiler devirip oyle yazmak istiyorum.

Bu yeni taddaki yazilar ne kadar surer bilemem... Gelen ziyaretciler sacma sapan keywordlerle dusuyor artik... benim de tadim kaciyo...

Friday, May 2, 2008

Policy Degisikligi

Merhabalar Bu Sayfanin Okuyuculari

Bundan sonra "yayin politikamizi" degistirip laylaylom habercilikten yari ciddi despot bir habercilik cizgisine kayma karari aldik efenim. Zaman bunu gerektiriyor... Malum, yurt ici medyada ipler despot habercilerin elinde... Lakin bizim despotlugumuz gundemi belirlemekten yana olmayacak, zaten oyle bir luksumuz de yok, haddimizi biliriz. Sadece gundemi isgal eden ya da edemeyen, ama surekli gundeme tasinan bazi konularda goruslerimizi aktaricaz. Okuma ve okutma noktasinda "Deli Dumrulculuk" oynayacak degiliz. Yazilarimiza devasa zamanlar ayirip ozellesmis arastirmalar da yapmayacagimiz, bu sayfalarin yazari da siddetli unutkanliktan muzdarip olmasindan mutevellid cok da bir dagarciga sahip olmadigindan yazilarimiz genelde calakalem olacak. Uslubumuz Bukowski'nin az mektep, murebbii gormusu... Yani medyadaki yazilarin %80'i ile kafa kafayayiz. Kahvehane agzina bulasmayacagimiz icin belki bir %50sini ilk etapta eliyoruz bile. Hatta "onbasi yazar", "postal yalayici", "kalemsor" gibi sifatlarimiz olmadigi icin kalan %30un da 20 puanlik diliminden daha nitelikli yazilara imza atacagimiz ihtimal. Bu basit aritmetik bizi Bab'i ali'nin en tepe 30%luk dilimi icine yerlestirmeye yetiyor. Gozumuz yukarlarda degil, lakin asagidakilerin halini gordukce de icimiz parcalanmaz.

Gelelim despotizm kismina... Burda Aga benim, (gelen olursa) yorumlari onaylayip acacak da degilim. Kafama gore, ister elerim, ister silerim, ister secerim...

Neyse, 6 saat sonra New York'a ucusum var. Simdilik sadece acilisi yapalim.

Vira Bismillah

Wednesday, April 30, 2008

Horozdan al dersi

Bir fikra vardir...

Gunun birinde horoza sormuslar. "Bre horoz kardes, biz cikamadik isin icinden, lakin sen bilirsin: tavuk mu yumurtadan cikar yoksa yumurta mi tavuktan?"

Horoz demis: "Valla kardes ben onu bunu bilmem, tavukla isime bakarim, gerisine karismam"

Ha simdi dusunuyorum. Bre ki sen, dusunceler icinde aklini fikrini odagini dagitmaktan ne zevk alirsin; butun gucunu yaptigin ise vermek varken..."

Dust in the Wind

Tuesday, April 29, 2008

"Uzun Sacli Room-mate lazim sana"


Bir arkadasla karsilasiyorum. Hal hatir soruyoruz:
"Naber?"
Klasik cevabim: "Eh iste her zamanki gibi surunuyoruz!"
Arkadastan gelen beklenmedik karsilik: "Aslinda uzun sacli bir room-mate'in olsa hayatin duzene girer", cumlenin sonuna bir de gulucuk ekliyor.
Suratimin sekli gorulmeye deger, kafam karisiyor, arkadas espriyi anlamadigimi zannedip "Artik evlenmek icin bir bayan bulman lazim" diyor...
Eve gelirken dusunuyorum: Bir basin iki olmasi mevcut basimdaki dusuncelerin ve sorunlarin cozulmesine mi yarar yoksa zaten epey daginik olan dikkatimin baska noktalara dagilmasini saglayarak benim "daha az suffer etmeme" mi netice verir? Bir problemi dusunememek ya da ona zaman ayiramamak o problemin olmadigi anlamina elbette gelmez... Peki o zaman?
Evlilik deyince aklima eski kalfamiz Ahmet Abi geliyor. Kendisini sanirsam 87 senesinde tanidim. 90'da evlendi diye hatirliyorum. Hayati iki devreye ayrilir kisaca: Evlenmeden once ve sonra... Evlenmeden once oldukca sen sakrak olan, yuzunden gulumseme eksik olmayan bu abimizi evlendikten sonra gulumserken goren olmadi. Roden'in dusunen adami onun yaninda Cadde Tikky'si gibi kalirdi.
Farkli bir bakis acisi, gozlerin onune farkli renkte bir lens eklemek: acaba hayati daha cekilir kilar mi? Ya da baska bir yaklasimla: Dusundugum seyler gercekten o kadar dusunmeye ve hayiflanmaya deger mi? Eger bir adim, bir fiil takip etmiyorsa dusunceyi, saf basina dusunmenin yarim saat spor yapip da bir parca ATP yakmaktan farki ne? Hal boyleyken, evet diyorum, belki de uzun sacli bir oda arkadasina ihtiyacim var... Resimdeki "Leo" gibi olmasa daha iyi olur...

Lila dit ça (Lila Says)

Baslangicinda siradan, belki de cocukca, ortasinda siradan, ama sonu itibariyle son derece sasirtici ve etkileyici bir film 'Lila Says'. Ne hikayenin gectigi ortam ne de hikayenin cevresinde oruldugu kisilikler alisilagelmislikten izler tasimiyor. Belki de Avrupa sinmasinda beni ceken sey de bu... Bilinmeyen ve taninmayana olan ilgi... Film bir noktadan sonra sizi Fransizca ogrenme adina gaza getirebilir, hazirlikli olun.

(Hikayeyi atlayip karakterlere ve hikayenin anlatilisinda bazi detaylara takilmak bence filmi ciddi anlamda iskalamak demek olacagi icin, o kismi es geciyorum)

Monday, April 28, 2008

Tuesday, April 15, 2008

Boondocks by "Little Big Town"

As a guy who spent 4.5 years in the deep south, I still feel "dixie" in Pittsburgh... I wish I were there...

Wednesday, April 9, 2008

A little about myself

Few days ago, once again, I was watching the movie "The Scent of a Woman" on tv. There are a lot to see and a lot to learn on Al Pacino's movies, I love them. At one scene, Pacino was taking about his mood, why he was so much eager to commit suicide. All his life, he had one single dream that kept him going even in the most terrible circumstances: the day he would wake up to a morning and the first thing to see would be a woman who is still there. The moment he lost his hope for that morning, he decided to commit suicide.

I asked myself at that moment: What was my dream... What kept me going... A huge nothing? I haven't been dreaming for years. No dream except for the beautiful house on top of a hill at the Aegean coast, even that one haunts me less as days pass by. So what? Every day another bit of my soul sinks and dies in the abyss and darkness of my heart.

I cant feel anything... Absolutely nothing. Is it normal?

Saturday, April 5, 2008

Antissa by ES Posthumus

This clip (although has nothing to do woth the music) is the only one I found not related with any kind of Japanese cartoons. Music is fantastic, just switch the tab and let it run at the background. Enjoy it!

The Knife - Marble House

Some more clips... I hope you will recognise the voice of Jay Jay Johanson... Constumes and stage performance is a little weird, anyway... A good song.

Monday, March 31, 2008

Myth: Democracy elected Hitler to power.

This one is a long article about the backroom tricks of politics at the time of Hitler. Tricks that carried a menace to dictatorship. One particular paragraph is importand. For the rest of the article, here is the link. Please have a look at, at least...

"History reminds us that there is actually a spectrum of democracies, with strong democracies on one end, and weak democracies on the other. To the extent that democracies fail, it is because the will of the people is not being carried out. The U.S. offers this lesson itself. Blacks were forbidden to vote until 1870; women until 1920; poll-tax debtors until 1964; illiterates until 1965, young people until 1971. And how the U.S. treats its minorities today, as compared to 200 years ago, is like night and day. One remarkable fact remains: where there is a failure of democracy, there is usually a lack of democracy."

Tuesday, March 25, 2008

I'm a loser baby, so why dont you kill me?

Hafta sonu gunubirlik NYC gezimin yorgunlugunu atamamisim, ustune dun geceden uykusuzum, bir de sabah bir saat suren ve direktorun gozunun icine baka baka uyumamaya, bir yandan da yeni gelen Hintli elemanin kestigi pozlara gulmemeye calisarak kendimi tutmakta, vakti gecirmekteyim. Ogle paydosu oluyor, kendimi alel ecele atiyorum disari. Yemege gidiyorum, Mehmet Gokhan sonunda is bulmus, rahatliyorum. Donuste kendime "araba" bakiyorum. Derken reel Dunyaya geri donuyorum. Kod yazmaya devam ediyoru... Patron geliyor, borc istiyor, muhtemelen otomatlardan birine atacak cash parasi kalmadi. Sonra beni yarim saat sonra odasina cagiriyor uzerinde calistigimiz projeyle ilgili. Eywah diyorum, bir haftadir hindi gibi dusunmekten kod yazmaya cok az vakit kaldi; ogleden sonralari uykum geldigi icin calisamadim, evde elektrik kesikti, gaz yagi yoktu, ben naaptim!

Patronla toplanti basliyor. Birinci saat doluyor. Kelimeler agzima dugumleniyor ama cikamiyor. Derdimi anlatamiyorum. Ayni kelimeler iki farkli dimagda iki farkli anlama isaret ediyor. Sazi elime almaya calisiyorum. Saz inliyor, iletisim cat pat da olsa devam ediyor. Istedigi seyler gozumu korkutuyor, icimi kasvet buruyor, agzim gozum burusuyor, yamuluyor, derken 2001 senesinde duydugum asagidaki sarki beni buluyor... Patron bana bisiler anlatiyor benim aklimda "I am a loser baby, so why dont you kill me" nakarati geciyor. Kafami silkeliyorum, gecmiyor, hala orda, yine... Toplanti bitiyor. Masama donuyorum. 2 saat gecmis, toparlanip eve donuyorum... Juliana'ya bakiyorum, o da yok...

Sunday, March 16, 2008

Kriz

Cogu zaman icim bos, ama nadiren de olsa gundem icimi bir anda doldurabiliyor. Persembe aksami bir gun sonrasinin gazetesinde cikacak olan "Eger soz konusu olan vatansa, geri kalanlar teferruattir" a benzeye, Ata'nin agzindan cok Polat Alemdar ya da Abdulhey'in agzina yakisan o sozun, Ulusalcilarin kendilerini legitimize ettikleri ve sahte bir Kemalizm boyasi halinde ellerine yuzlerine sivadiklari o sozun Ata'ya ait olmadigini soyluyor bir uzman. Seviniyorum, guluyorum, ulkemde sacmaliklara dayanak edilmis bir malzeme daha sacmaliklar evreninin diplerine dogru seyrine basliyor.

Derken ogleden sonra bir baska haber... Daha dogrusu eve gidip de internete baktigimda gordugum ilk haber moralimi bozuyor. Koca cuma gunu gozumu zor acik tutmus olmama ragmen o saniyeden sonra uykum kaciyor, icim dolmaya basliyor, ben birilerinin bisiler yazmasini bekledikce herkes susuyor, Genc Siviller mirildaniyor, en azindan susup ikrara meyil etmiyor. Bu cocuklari seviyorum.

Cumartesi aksami geciyor, pazar sabahi oluyor ve bizim demokrasimize o ikide bir Sevr ile hatirlatilan Avrupa sahip cikiyor. Artik cumlelerimizde halimizin negatif yanlarinda sucu atabilecegimiz bir Hain Bati yok, onlar da bizimle el ele vermisler bizi Hain Biz'den korumaya calisiyorlar. Biz bizim ayagimizi baltaliyor, kendimize kuyular kaziyoruz. Hani bir arkadasima dedigim gibi, "Turk'un dusmana ihtiyaci yok, kendimiz pekala bize yetiyoruz"...

Uzuluyorum... Biz bir krizin ortasinda, 2001'de mezun olduk. Is yok, guc yok... Erkekler askere, kizlar mastera deniyor... Nitekim askere gitmeyi gozumuz yemediginden, bir master bulup kapagi attik. Yillar sonra bizim devreden birileri "krizin ortasinda mezun olduk, sonra da dikisi bir turlu tutturamadik" diye veryansin ediyor. Benim devrem ve alt devrelerde tanidigim pek cok insan, kendi bolumumden ve diger bolumlerden, yurt disina gittiler. Bir kismi orda kaldi...

Kendime bakiyorum, gelen krize bakiyorum, yeni nesle bakiyorum... Krizler gelecek, ekonomi yine tepetaklak olurken genc beyinler yitik umutlarin son kirintilarini kovalayaraktan Garb'a gocecek, gocemeyen dikis tutturabilmek icin uc otuz paraya hayatini ortaya koyacak, sevenlerle sevilenlerin arasina yine kaygilar giricek, ve bir kez daha mantik hisler dunyasini darmadagin edip birakacak.

Elimizde sapasaglam bir "Laikcilik" kalacak... Laiklik bu cografyaya hic ugramadi. Obur yanda yitip giden bir baska nesil... Eskiden her 10 senede bir harcardik nesilleri, simdi 5-6 yila indi. O kadar zenginiz ki, elimizdekini boyle saga sola saciyoruz. Turkiye deyince bir yandan cinler tepeme cikiyor, bikip usanmanin otesinde bir utanci hissediyorum son Banana Republic vatandasi olarak; bir yandan da kusup adi batasica diyemiyorum. Zira ben de birakip gidersem o memleket, Bati'nin ve Dogu'nun bir sonraki Ronesans'inin besigi, kor kuyulari andiran karanlik goz cukurlarinin icinden bakan fersiz, sinsi gozlerin, nursuz yuzlerin, kohne beyinlerin tahakkumunde kuruyup gidecek.

Once kendimden baslamaliyim diyorum. Kendimi degistirmeli... Sonra sira digerlerine de gelir elbet... Kendimi degistirirken, beni challenge edecek birine ihtiyacim var, partial da olsa "degilime"...

Sunday, March 9, 2008

Dunyalari Gezmek... ya da ic bunaltisi


Hani Jason Bourne gibi sirtima bir canta alip herseyi ama herseyi, ozellikle de laptoplarimi geride birakip kafama gore bir Akdeniz ulkesine gocmek istiyorum. Ne kadar kaldigim ya da nerde kaldigimin bir onemi yok. Latin Amerika'da bir dag koyu filan da olur. Yeter ki geride yesil bir dag, onumde masmavi bir deniz manzarasi olsun. Isimler, diller, yemeklerin cok da bir onemi yok. Sehirden, kardan, otomobillerden kacmak istiyorum. Kucuklugumun Marmaris'i geldi aklima. Her yere traktor romorkundan bozma dolmuslarla gidilen, kaldigimiz yerin bahcesinde renk renk ciceklerin actigi, Banu Alkan'in ya da benzerlerinin her yaz gelip de bir sekilde film cektikleri, film setinde ortaya elimde kocaman bir pepsi sisesi ve annemin devasa gunes gozlukleri ile damladigim Marti Otel...
Neyse, simdiki isimin en guzel yani her yere ucak bileti bulabilmem (yaz haric)... Becerebilirsem belki biraz Jason Bourne'culuk oynayabilirim. Bana simdi sadece bir Schengen vizesi lazim. Ondan sonrasi yurumeye ve ucaklara kalmis.
Jason Bourne'un tum pasaportlari icin... Bakiniz

Saturday, March 8, 2008

Feeling Blues? Volume Up please!

Moby- Extreme Ways

This blog is getting more and more music oriented. Not much new stuff but quality stuff, I suppose.

From the soundtrack of a movie which I liked very much... The Bourne series... As the series advance, this particular song gets more beat and more speed. Check the version for The Bourne Ultimatum.

Wednesday, March 5, 2008

Ince Isler

Yas kemale erip de erken 30'lar ufukta gorununce, hele bir de elimiz ekmek tutunca, o eski dert tasa yeniden kapimizi durtuklemeye basladi. Ne olacak bu bizim halimiz? Bizi butun edecek o insan karsimiza cikacak mi, bu elma hep yarim mi kalacak? Ya da gun gelip de yas iyicene erdiginde, gobek saliniz saclar kirardiginda, acip sabirla bizim yanimizda bizi tumleyecek, butunleyecek o insan var olacak mi?

Dost meclislerinde laf donup dolanip bizim bekarligimiza, acilen evlenmek gerekligine gelip takiliyor. Her defasinda da ayni temenni,"annenize haber salin, o size uygun birine bakadursun!" Lakin benim annem bana benzemez ki, ailemde kimse benzemez. Haliye anamizin buldugu da benzemeyecek... Uyum deseniz, kendi bulup iki sene muhabbet ettigimiz insani taniyamamis biri olarak kendi bulacagimizdan da umidi kestik... Hani bu aksam okudugumuz hikayedeki gibi, tesiri hem baliga, hem dalgali deniz, hem gecenin karanligina, hem kasirgalara yetecek o herseyi bilen ve her seye gucu yetenin ikramina bakiyoruz...

Bugun dost meclisinde laf bir hazin hikayeye, onun evvelinde yolda giderken bir baska hazin hikayeye geldi dayandi. Ikincisinden, dost meclisinden baslayalim. Detaya girmiycem, ama gec yasinda terk edilen bahtsiz tanidigimizin bir sozu var ki taaa icimden vurdu: "Su yasimizda olup kalsak, insanlar anca cesedimiz kokunca fark edecek". Gurbet iste boyle yer bitirir insani... Varlik icinde yokluklarin en gizlilerini, en sinsilerini, en acilarini barindirir.

Ikinci hikaye bir Amerikali ile evliligin hemen kiyisindan kosesinden donmus bir Turk arkadastan. Dili oyle bir yanmis ki, tum hayatini, hayat tarzini degistirmis; eskiye dair ne varsa atmis kurtulmus. "Aman" diyor, "yabancidan uzak dur!".

Gecen haftasonu ilk defa yeni evimde, yeni mekanimda yalnizligin dibine vurdum. Nadiren olur bende, ara sira nefret edesim gelir yalnizligimdan, aci aci kemirir icimi kanser gibi. Fena acitir, kavurur, hani pisman olmaya kadar getirir yaptiklarimdan... Inatciyim, pisman olmam. Yaptigim pek cok seyi isteyerek, o anda mantigim oyle gerektirdigi icin; ama onlardan daha cogunu ise tembellik edip oyle olmasina izin verdigim, oyle olmasini seyrede kaldigim, kilimi kipirdatmaya mecalim olmadigi icin oyle oldular. Neyse....

Bu hafta sonu icin yeni televizyon almaya karar verdim. Evde en azindan biraz ses olsun. 26 inch LCD alicaktim, param bol geldi, azdim, kudurdum 32 inch alicam. Nasilsa istedigim arabayi satmadi ya bu gavurlar, hesabim kitabim sasti. Saga sola saciyorum paralari...

Hayat garip, surprizlerle dolu... Ben Pittsburgh'a tasindiktan bir ay sonra, Miami'de zamaninda cok istedigim bir is icin beni arayacaklarini nerden bilebilirdim ki? :) Mutluyum, yarin ilk is yemegime cikiyorum. Kicimi kaldirabilirsem bir ara bedava ucus haklarimdan birazini kullanip bir NYC yapicam. Vizem ciksin, ilk is olarak da 3 gunlugune bile olsa Paris. Bugun arkamdaki cubical'da pilotlarin ucus atamalarini yapan adam ayni pilota ikiser ucer gun ara ile iki Venedik, bir Amsterdam, bir de Gatwick yazdi. Pilot olmak varmis...