Sunday, August 31, 2008

5 Sene Evvel... Eski Ramazanlar

Ahmet Ozhan eski Ramazanlara methiyeler duzmeyi elestirmis... Varsin duzelim biz...

5 sene evveli idi... Mississippi'deki ilk gunlerim. Ne arabam var ne de selam sabah eden bir arkadasim. Iki eleman, birbirine kerhen katlanan, ayni evi paylasmakta, gul gibi gecinmesek de meseleleri hali altlarina supurerekten yasamaya gayret etmekteyiz.

Ramazan gelir... Yuvada bir basina kalmis kus tedirginliginde... Ilk defa gurbet elde oruc tutulacak. Menumuz mutevazi... Her oglen yedigimiz mikrodalgada sebze haslama ve ton baligini ihtimal ki artik sahurlari da hazirlayacagiz. Tutar mi bilinmez... derken Kerim Abi mail gonderiyor. Memlekettekilerden selam getirmis. Gormek istermis beni... Eywallah, yuzumde tebessum. Lakin nasil yapar ederiz, nasil agirlariz? Adamcagiz 10 saatlik yoldan, taa Texas'tan geliyor.

Kerim Abi neyse ki bana gelmedi. Benim oturdugum sehirden 1.5 saat otede oturan Lutfu kardesin evine surmus. Gece gece beni buldular, evimden aldilar. Iki kapili Mazda bir spor arabaya 4 kisi dolusup Mississippi'nin o saganak yagmurlarinda, yollara dokulen kuru yapraklara (yollari extra kayganlastirir) 3 saat kadar yol gittik. Lutfu'nun evine vardigimizda gece yarisini gecmisti. Hani ev gibi evde yasiyodu Lutfu. Evli degildi ama evindeki esyasi, sicak bir ev ortaminin havasini veriyordu. ABD'ye geldigimden beri gordugum ilk "ev gibi evdi" hani...

Oturduk, biraz lafladik. Sonra sahur yaptik. Kerim Abi baldan acti konuyu. Bal istedi... "Bir yere alismak, yasadigin yeri yadirgmamak icin oranin balini yemelisin once" dedi... O geceden beri evime bir kere bile bal almadim. Yaban ilde ilk defa sahur yaptik... Ve hep beraber olan son sahurumuzdu.

Ramazan icerisinde bolumdeki Pakistanli master ogrencisi Said bana camiiye gelip orda iftar acmak isteyip istemedigimi sordu. 15-20 gun boyunca beni her aksam Camii'ye tasidilar. Sebzeli ton baligi disinda sicak yemek ve helal et yeme firsatim oldu... Cennette gibiydim...

Eski Ramazanlar bir baskaydi... Evimizde bir basimiza sahur yapicaz bu gece...

Hey gidi hey... Iftara kultur dernegindeyim...

Bu Ramazan, farkli olmali... Hani aldigim nefesin, ictigim suyun zayii olmadigini hissedebilmeliyim. 30 yasimiza surda bir yildan az kaldi. Senai Abi'den bir alintiyla...

Son gün gelmeyecek sandım. Bitmeyecek sandım nefesimi. Aldandım. Dünlerin loş serinliğinden emzirdim mazeretlerimi. Uykuya yatırdım arayışlarımı. Uzakta sandım tükenişleri. Dudağıma değen zevâlleri, kalbimi kanatan yitişleri tatmaktan kaçtım. Ah ki, ayaklarımla kaçtığım akıbet ayak ucumdaymış meğer. Uyuyarak unuttuğum gerçek başucumda yastıkmış meğer. Ellerimle yakamdan ittiğim gerçekler avuçlarıma yazılmış meğer. Gözlerimi kaçırdığım kırılgan fotoğraflar kirpik uçlarıma çekilmiş meğer. Sözünü etmediğim, laf arasında zikretmediğim korkular, dilime damağıma dolanmış, sesime nefesime sinmişmiş meğer. Sırtımı döndüğüm hüzünleri omzumda taşırmışım meğer. Taze nefeslerimle uzağa üflediğim sızılar şah damarımda pıhtı pıhtı közlenirmiş meğer.


30 yasima atan bir kalp ile girebilmek uzere...

Sinema Uzerine

24 saat surekli olarak reklamsiz film ya da dizi yayini yapan 10'a yakin kanalim var televizyonumda. Pek cok kanal gece yarisindan sonra kafasini yemis issiz, umitsiz ya da "essiz" insanlarin ceplerinde kalan son uc bes kurusu da koparmaya calisan "bak ne kadar ucuz, uc ay sadece 10 dolar odeyerek" edinebileceginiz seyleri ya da sizi daha once dusurduklari borc batagindan kurtaracak cozumleri, ya da vucudunuzun ozel bir kismini daha buyutecek ilaclari, ya da buyumus kisimlarini kucultecek sarlatan icadi duzmece placebolari satmakla mesgul...

Benim lafi getirip baglamak istedigim yer ise TV'de gordugum filmler... Kanallar arasi zapliyorum. Pek cogunda ask uzerine temalar... Hayret ki bu aksam kahraman filmleri yok. Little Children, The Painted Veil, Lila Says ayni anda oynayan filmler... Hepsinde ortak ozellik "ask"! Icinde ruh piriltilari olan, kalbi atan, bisiler hissedilen herseye karsi sonsuz bir ofke, bir hirs var icimde...

Merak ediyorum, neden siradan insanlarin siradan hayatlarini isleyen, yine oldukca siradan filmler olmaz... Belki de benim de artik ABC'nin 100 kusur bolumluk super butceli dizilerini ya da NBC'nin gece yarisi talk showlarini seyretme vaktim geldi... Tercihimi C-Span'den yana kullanmayi tercih ederim... Monotonum...

Wednesday, August 27, 2008

Freezing in Pittsburgh... It's still august damn it!

Evet, bir yazin daha sonuna geldik ve ben denize gidemedim...

Bu aksam weather.com'a ugradim ve hava sicakliginin aksam 16-17 derece arasinda oynadigini ogrendim. Uzerimde sweatshirt altimda antreman shortu... Spor yaptigim yok, pantalonlar ya kurutucuda ya da kirli...

Kahretsin! Usuyorum... Agustos ayinda usumek... Bu ne moral bozuklugudur! Simdi Mississippi'de olmak vardi demez mi insan? Ozledim sicagi, soyle dilimiz sarkana kadar terlemeyi, sort t-shirt dolanmayi... Biktim su sehirden... Insanlar is yerinde polar ceketlerle oturuyo...

Cep telefonum kayip, son iki cu gundur rahatim.. Canim sagolsun.

Ha bu arada patronlarin insafina geldim. Bu seneki iznimi gelecek seneki ile birlestirmekten bahsediyolar.

Saturday, August 23, 2008

Youtube Sevincine Ortak Olmak

Ogrendim ki Youtube Turkiye'de serbest birakilmis. "Sana ne" demeyin... Turkiye'den seyredebildigimiz iki dizi olan "Avrupa Yakasi" ve "Kurtlar Vadisi"ni uc bes kisinin upload ettigi yarim yamalak bolumlerden seyretmek gercekten hos degil...

Turkiye'de de artan sayida insanin bu tur dizileri TV yerine internetten seyrettigine inanmaya basladim. Kurtlar Vadisini hic Turkiye'de seyretmedim, ama DHF'in verdigi haliyle bile son zamanlarda (14-15 ay oncesine tekabul eder) ikide bir reklam girmesinden bikmistik. Ekran kucuk olsa da reklamsiz seyretmek daha guzel...

Gelecegin televizyonu... Eger televizyon kalirsa sanirim daha cok Youtube gibi birseyler olacak. Sadece daha uzun sureli videolar, daha iyi cozunurluk farki olabilir... Ama insanlar istedikleri seyleri seyredecekler. Belki reklamlar yine arada girecek, belki de i-tunes ve podcastler gibi indirdigin her parca/video icin para odemen gerekicek (yine de simdi kablo TV'ye odedigim $60'dan daha az odeyecegime eminim). Belki de boylece ileride geleneksel TV Network Giantlari yaninda ufak gayretkeslerin de sivrilip sesini duyurabildiklerini gorucez. Tabii bunun bir de yan etkisi, goturusu olacak... X rated ve korsan yayinlarin izlenebilirlikleri korkunc derecede articak, daha moron, daha dusmus bir toplumlara dogru evrimlesecegiz.

Her ne kadar insanin bir evrim surecinin sonunda olustugu iddiasina itiraz etsem de, toplumlarin ve kulturlerinin evrimlesmesi fikrine itirazim yok...

Bizim Grup

Calistigim sirkette herkesin nefret ettigi, ya da uzak durmak istedigi, islerine burnunu sokan ilginc bir grubuz. En ustteki direktor Turk, altindaki direktor Hintli, onun altindaki iki kisiden bir Amerikali, biri Turk (kendisi benim manager'im olur) sonra da biz analistler geliyoruz.

Analistler grubunda solo takilmayi tercih eden bir Hintli disinda herkesin arasi gayet iyi... Yemeklere beraber gidiliyordu filan... Grupsa sirkette yabancilarin calistigi tek grup: Solocunun disinda iki Hintli, bir Brezilyali, bir Turk (ben) ve bir Cinli...

Daha ilginc bir demografi ise soyle... Bizim manager bir Brezilyali ile nisanli, Brezilyali analist bir Hong Konglu ile evli, Cinli yine bir Cinli ile evli ama bebeklerine bir NHL oyuncusunun soyismi olan Manning ismini koyabilecek derecede "adapte" olmus, Hintli cocuklarin akli Turk kizlarinda, benimse aklim iki karis havada...

Ben sInIrlI sorumlu buyuk abileri olarak Hintli kardeslerimizi Turk kizlarimiza karsi uyariyorum... Aman haaaaaa... Gorundugu gibi degil bunlar... "Oh women, they make highs higher and lows more frequent" diyen amcamiz eminim ki Turklerle tanismamisti....

Thursday, August 21, 2008

Lastik ve Frenler

Bu sabah ise gelirken hani soyle bir hamburger koftesi olmamiza ramak kaldi... Derken kurtardik ve yolumuza devam ettik...

Hadise soyle oliiir: Karsi seritte bir araba nasil basladigini bilmedigim bir sekilde takla atar ve ters doner... Halen duramamis ve kendi seridinden benim oldugum seride dogru suruklenmekte olan arac aradaki bariyerlere carpar; bu esnada bolca tas sicratir... Onumde gitmekte olan arac da (ben en sol seritten yol almaktayimdir, zaten epi topu 2 serit vardir ve 100 metre evvelinde ana yola birlesen bir tali yol sebebi ile trafik sikismakta, sol serit tek guvenli serit haline gelmektedir) aniden frenler... Ihtimal ki takla atan aracin duramayip bariyerleri asarak kendine carpacagini sanmistir. Bencileyin de sakin sakin her sabah dinledigim klasik muzik kanalindan (reklam girmeyen tek kanal, ayrica ayni aptal hitleri tekrar takrar dinlemeyi sevmeyen bir insan olarak, hazretin tek tercihi) baska bir kanala ziplama yapmak isterken hafif dikkatim dagilmis, aniden onumdeki arabanin kicinin bana hizla yaklastigini fark ederim ve frenlere asilirim...

Her tarafta taslar sicrar... Arabanin icindeki huzur dolu klasik muzigin yerini frenlerden gelen bir ses kaplar... Arkamda beni takip eden SUV'nin orda olup olmadigini bir anda kontrol ederim, yok... Sukur... Seridi degistirmeden durumu idare ederim... Lakin kan bir kere akis duzenini kaybetmis, kalp saha kalkmistir. Derin derin nefes almadan titremeyi bastirmanin yolu yoktur. Oyle yaparim... Hizi 90dan 60lara indiririm. Birazdan gelecek olan isyerime ayrilan cikisi alip isime giderim...

O an aklima sigortami tekrar aktive ettirmek gelir... Ewt, bir an once yaptirmaliyim. Sonra da bir hafta once frenleri ve lastikleri elden gecirttigimi hatirlarim. Sukur Yaradana ve Koruyana...

Monday, August 18, 2008

Portakal Suyu Futures Piyasasi

Yeni hurricane (turkcesini pek bilmiyorum, tayfun???) Florida'yi vurmaya hazirlanirken Portakal Suyu futures piyasasinda hareketlenmeler yasandigi ve fiyatlarin yukari dogru ivmelendiginden bahsetmis haber portalim.

Hani petrol piyasasinda futures olur, pirinc ve bugdaya bile koydular sesimizi cikarmadik da portakal suyunda futures piyasasi yaratmak ne ola ki?

Gecenlerde bir arkadasimin faiz konusunda fikirlerine katilmadigimi belirtmistim. Islami perspektifte sonunda birsey uretilmeyen hic bir finansal aktivite getirisinin caiz olmadigini iddia ediyordu. Ben de sermaye piyasasinda ureticilere kullandirilmak uzere pazarlanan paranin vadeli getirisinin caiz bir kazanc olacagini iddia ediyordum. Aslinda her birimizin taniminda acik biraktigi yer birbiri ile ortusebiliyor ve saglam bir tanim ortaya cikiyor: Kagit basarak para uretmek ve kazanmak, surdurulebilir bir duzen degil... In the end, kagitlarin dondugu piyasa ve underwriterlar kredibilitesini kaybederse, elinizde para degil sadece hurda kagit kalmis oluyor...

Bu konuya derinlemesine inmek lazim efenim... Dusunuyorum, dusunuyorum... Ne zaman sira gelir...

Saturday, August 16, 2008

Gunce

Aylardan agustos, ve hava soguk... Geceleri uyumadan once, penceremi kapamam gerekiyo...

Dun, bi yerlere gidebilmek ve kafami bosaltabilmek icin ucak bileti aradim. Her yone giden ucaklar cok dolu... Evimdeyim...

Yuzumde yer yer sapsal bir gulumseme, carsambadan beri isime odaklanamayan ben, hic bir sey dusunemez, ufak kacamaklarda gunduz ruyalarina dalar oldum...

Aldigim Godiva kahvenin inanilmaz bir kokusu, siradan bir tadi var. Hala iciyorum... Kucukken yemekten cok hoslandigim Eti Puflari hatirlatiyo... En son aldigimda tanesi 40 bin lira olmustu... Simdi kac kurus eder acip?

Ugrunda mucadele etmedigim, ya da akisina biraktigim hic bisey yolunda gitmiyor. Ugrasmam gereken cok sey var... 7 kere Bakaya kalmisim, memlekete gidemiyorum. Calisma vizeme memleketimde muhur vurdurmam gerektigi ve muhur olmadan tekrar ABD'ye giremiyecegim icin de ABD'den cikamiyorum... Benimse aklim disarida...

Ozgur olabilmek... Ne kadar zor...

Tuesday, August 12, 2008

L'Appuntomento

Ocean's Twelve filminin soundtrackinde de olan, uzun zamandir dinlemedigim bir parca...

Monday, August 11, 2008

Sevmek... Kaybetmek...

Insanin birseyi ne kadar sevdigini bazen onu kaybedince anliyor. Peki, bir seyi ne kadar sevdigini olcebilmek icin onu kaybetmeye ugrasana ne denir? Ahmak?

Peki elinde olani tuketmek icin ugrasana? Modern zaman insani...

Peyami Safa, Resat Nuri romanlarinin Istanbul'una donmek istiyorum... Benim saatim bir asir geriden geliyor... Geri donemedigim memleketim, ortaokul yillarimin kutuphaneleri, Sami hocanin catal sesi, iki takim elbisesi, guzel Izmir, nur icinde yatasin Miyramba...

Dusunuyorum... Hayatima sekil veren 3 kisi: Necip Fazil, babam, Dr.Besim...

Ucuncusunun yaptigi tahribati duzeltmek icin Necip Fazil'a geri mi donmeli?

Kavanoz dipli dunya

Baskalari ile konusmanin en guzel yani, aslinda kendin ile konusuyo olabilmen... Ilginc sorular sorabilen, farli birikimler getirip onune seren insanlar, buyuk bir zenginlik... Ben de onlari somuren "greedy" laf cambazi.... Onlara laf yetistirmiyorum, kendime laf anlatiyorum aslinda. Kendime anlatacak bisiler kalmadigi zaman da...

"Hayat b...tan"... diye lafi aciyor... Hemen agzina tikiveriyorum cumleyi...

"Su anda seninle zaman gecirmeyi tercih edebilirim, ya da yarinki sunumum icin hazirlanmayi... Eger ilikini secersem ve yarin zor durumda kalirsam, suc atmam gereken sey hayatin kendisi degil kendi secimlerimdir" diyorum...

Hayat suclanasi birsey degil... Hayat kendi basina tercihler yapmiyor. Hayatin kendisi bizi yargilamaya da muktedir degil.. Hayat cansiz, hayat mizansiz, hayat hissetmiyor, dusunmuyor... Bunlar bize verilmis meziyetler... Bizim dinamizmimizin kaynagi... Hayatin kendi dinamizmi kendine yeter ki ona da zaten "kader" deniyor. Basli basina bir umman su "kader" dedikleri...

Hayat bir ustyapi. Her ustyapi gibi varliligi ancak saat gibi isleyen bir altyapi ile mumkun. Altyapinin ismi "din". Sadece ust yapiyi gorerek maruz kaldigimiz sistemin mahiyeti uzerine hukum kesmek ise en basit tabiri ile miyopluk, daha ziyade ahmaklik. Sitemleri "karakutu" yaklasimi ile ele almak bir metod, ama karakutulari sistemlerin kendileri zannetmek buyuk bir yanilgi. Modern zamanlarda anlamak icin kafa yormadigimiz sistemleri anlatmak icin de objektif davranmiyoruz. Ahlak, egoya ve hirsa karsi her dem sirti yerde pehlivan. Sistemleri sub-sistemlere boluyor, daha sonra bunlari izole edip bulunduklari ve kendilerini var eden, varliklarinin amacini ortaya koyan ana sistemler ve evrenden kopariyor; kafamizdaki modellere ve on yargilara uydurabildigimiz, onlarla aciklayabildigimiz kadarini, yine en basinda on yargilarimizin da temelini olusturan tezlerimizi desteklemek icin kullaniyoruz. Buna da bilim diyoruz, politikayi bu kaypak zemine bina ediyoruz. Bilim en azindan tersi ispatlanabilir bir dinamigin uzerinde yukseliyor. Politika, ya da fikir aymazligi ise, buyukdukce buyuyor, kara veba gibi kainati kaplayip kurutuyor.

Daha az dusunuyoruz... Sucu atabilecegimiz kurbanlar ariyoruz. Biz bunu hep yapiyoruz.

Thursday, August 7, 2008

Askerlik Islemleri... Kirk katir mi kirk satir mi...

Efendim, memleket yollari gorununce askerlik acisindan durumumuz neymis ne degilmis bir ogrenelim istedik. Haliyle, 4-5 yildir yolu askerlik subesine dusmeyen ailemize bir ricada bulunduk. Once ricamiz son iki yildir oldugu gibi geri tepti. Sonra ablamizdan gelen "bakaya kaldigimiz" haberi ile birlikte, guc bela babamiz gitmeye ikna oldu. Neymis, "yolu tersmis"... Bahsedilen yer Denizli...

Babamiz kendisine sorulan bilgiyi ogrenmek yerine orada calisan kadinin kendisine verdigi bilgiyi bize israrla aktarmayi secti... Cani sagolsun... Neticede ihtiyacim olan bilgiyi alamadim... Orada calisan kadinin da neyi bildigini neyi bilmedigini ben de bilmiyorum. Kadinin soyledigi: "Bir an once "bedelli askerlik" icin basvuruda bulunsun, kendi de ugrasmasin bizi de ugrastirmasin".

En azindan kisa yolu ogrendik diye seviniyorduk. Uzun yolu tarif edelim: ABD'de bagli bulundugunuz konsolosluga savunma filan yazip gonderiyorsunuz. Savunmanizi destekleyen belgeler bulup ekliyorsunuz (Maas bordrosu, calistiginiz yerden yazi, ogrenci oldugunuza dair belge filan), ordan bu belgeler destelenip memleketteki askerlik subesine postalaniyor. ODTU'nun yillarca gonderdigi belgeleri kaybetmekte cok mahir olan askerlik subem, bu belgeleri kaybetmeyip bana dava aciyor. Ya da bana acilmis olan davadan "beraat" etmem filan gerekiyor. Ondan sonra "beraat" karari ilgili askerlik subeme teblig ediliyor. Ilgili askerlik subem karari konsolosluga, sinir kapilarina ve bana bildiriyor. Ben de rahat rahat girip cikiyorum.

Kisaca sanirim gelecek 12 ay boyunca memlekete gitmem hayal...

Alternatif Cozumler: Memlekete Rodos uzerinden girip cikmak... Bildigim kadari ile Rodos ile Marmaris arasinda gunluk feribot seferleri yapiliyor ve bunlar icin vize almak gerekmiyor. Plan: Sirketin ucagi ile Atina'ya gidilir. "Island Hopping" yapilip Rodos'a gecilir. Rodos'tan da feribotla Turkiye'ye giris yapilir, turistler arasinda bir dalgaya getirilip giris gerceklestirilir. Cikis isin de ayni yontem tersinden yapilir. Yine sirketin ucagi ile ABD'ye donulur. Bu arada memleketimde H1B islemlerimi tamamlamis olmam gerekir.

Simdi isin ozu konumundaki noktaya parmak basalim: Ben bu durumu bizimkilere nasil anlaticam?

Monday, August 4, 2008

Gunun sozu

Uc gun once Pirates of the Caribbean: The World's End'i seyrederken kaptan Barbossa'nin soyledigi soz aklimda kaldi:

Will Turner: Barbossa, a heading.
Barbossa: Aye, we're good and lost now.
Elizabeth Swann: Lost?
Barbossa: For sure, you have to be lost to find a place that can't be found, elseways everyone would know where it was.

Lisedeyken ozellikle ispatli matematik ve ispatli geometri ile aram iyi degildi. Genellikle yaraticlik gerektiren bu sorularda basladigim metod sonuc cikarmayinca baska bir cozum yontemine atlamak yerine ayni yontemde kendimi zorladikca zorlardim. Sonucta da pek birsey cozememis ve ispatlayamamis halde, sinirlerimi yipratmis olarak sinavdan cikardim. Bu halim epey bir sure devam etti. Master yillarima kadar... O zamanlar da ayni inatciligim devam ediyordu, ama farkli alternatifler turetme konusunda eskiye gore biraz daha yeteneklenmis, yol yordam ogrenir olmustum. En azindan combinatorial optimization konseptini kafama yerlestirmistim ve search algorithm'in mekanizmalarinin neden oyle isledigini, neyin amaclandigini az cok kavramistim.

Hayat da bir search algoritmasi gibi... Aradiginiz (arzuladiginiz ama varligi ya da mahiyeti konusunda hicbir fikriniz olmayan) sonuca, cogu zaman birbirinden bagimsiz ve discrete pek cok "instance"in farkli kombinasyonlarda zuhur etmesi sonucunda ulasilabiliyor. Instance'lardaki cesitlilik ve instance kaleminin sayisal buyuklugu, zuhur etme mekanizmasinin sonuc uretme frekansi ve kantitatif performansi, sonuca giden yolun suresini, zorlugunu belirliyor. Iste bu noktada, turevlenebilir tarama uzaylarinda sunu iddia edebilirsiniz: Optimal, daha once bilinmedigi ve mahiyeti itibari ile kesfolunmayi bekledigi icin, belirli bir neighborhood'indaki instance'larinin da baslagic itibari ile bilinmiyor olmasi gerekir. Tarama uzayindaki epsilon komsulugundaki iki nokta arasinda turevlenebilir bir baginti varsa, epsilon'un yeterlince kucuk olmasi halinde, optimalin bilinmemesinin ayni zamanda epsilon komusulugundaki noktalarin bilinmemesi gerektirdigini iddia etmek mumkun. Bu halde, monoton karakteristikler gostermeyen , turevlenebilir bir fonksiyon grafiginde, optimal noktayi bulabilmek icin oncelikle bir sekilde kaybolmak, yani random initial point atamak gerekir... Son durumda ulastiginiz noktanin optimal olup olmadigi ise, muamma olma ozelligini bir nebze surdurecektir. Eger lokal bir suboptimal'in tepesinde ya da dibinde takilip kaldiysaniz, arama metodunuzun bir sonraki adiminda yeniden tarama uzayinda bilinmeyen ya da kismen bilinen bir noktaya atlamasi, oradan sonra denenmemis bir rota cizerek tabiri caizse "yeniden kaybolmasi" gerekir.

Combinatorial'da ise herhangi iki nokta arasinda (en uc durumda herhangi bir baginti olmadigi dusunulurse) optimal'e olan seruvende bilmediginiz noktaya ulasmak; bilmediginiz baska noktalari kesfedip onlarin kalitatif ozelliklerini olcmek, kantitatif olarak da onlari degerlendirebilmekten gecer. Turettiginiz bagintilar sizi optimal'e goturmese de, satisficing bir suboptimal'e dogru seyretmenizi saglayacaktir. Tarama prosesini bitirdiginizde ise hala aradiginiz noktaya ulasamamis olma ihtimaliniz, bu noktayi bulma ihtimalinize gore, tarama uzayinizin buyuklugu, mahiyeti ve boyutlari ile oratili olarak katlanarak artar.

Haliyle denebilir ki, aradiginiz optimal noktayi bulma ihtimali, discrete eventlerden olusan bir dunyada, yasantinizin zenginligi, komplexitesi ve ihtimallerin cesitliligi ile ters oratili... Peki o zaman neden "mutlak sey" icin kendini kasip parcalamak?

Iste bu noktada "Tevekkul" fikri tekrar aklimi tirmaliyor... Insan'in aczi... Zamanin ve evrenin azameti... Ve biz icine evrenleri sigdirabilen, ama evrenin icinde "negligible" olmanin otesine mutemadiyen gecen, boyutsuz birer noktayiz :) Su kontrasta bakin ki akliniz hayaliniz nasil da sasmasin?

Sunday, August 3, 2008

Kara Sovalye, "This Batman has a style dude!"


Az once "The Dark Knight" filmini gormekten geldim. Bir baska arkadas sinemada gormemi tavsiye ettigi icin ve aksiyon filmlerinin, iyi ses duzeni olmak ve fazla zirvalamamak sartlarini saglayanlarini sinemada izlemeyi tercih ettigim icin, parama kiydim...


Filmden once epey bir fragman izleme sansimiz oldu! Mujde! : Gelecek aylar hatta bir sene boyunca yeterince yeni kahraman filmi gorme sansimiz olacak! Hollywood bizleri ve dunyayi bos birakmayacak! Eksik olma Hollywood! Sen de olmasan dunyayi koruma gorevini kimler ustlenecek? Bir baska mujde: 300 filminin yonetmeni yeni ve yine oldukca gorsel, bir o kadar da "gay" bir "kahraman" filmi ile gelecek yaz vizyonlarda! Adi sanirim "Watchmen"... Fragmani sonunda filmin ismini gorunce aklima neden "Ahmet" geldi bilmiyorum...


Neyse... Bu Batman'in en cok sevdigim yani: "He has a style!" Eski "spooky" evi yandiktan sonra Batman son derece chicque bir "penthouse"a tasinmis... Takdir ettim. Giyim tarzi, zevkleri de bizden tam not aldi :)


Baska baska? Hmmmmm dusunuyorum... Dunyanin bu kadar cok kahramana ihtiyaci var mi? Sanmiyorum... Peki neden bunca kahramanlar?


Kahramanlar arasinda en sevdigim iki tanesi Bond ve yeni Batman... Ikisinin de ortak yani style'a sahip olmalari ve kendilerine dunyalar otesinden verilen ya da sacma sapan sekillerde turetilen super guclere sahip olmamalari... Yaptiklari ve kullandiklari herseyi uretmek mumkun... Belki bugun degil ama yakinda... Dusunun, bizler daha Ericsson 888lerle cebellesirken BMW'sini cep telefonundan kullanan Bond'u... Yeni i-phone ve turevleri ile bunu yapmak nerdeyse mumkun...


Yeni Batman'de sevdigim bir baska ozellik de filmin "state of the art" bir bilgisayar oyununa benzememesi... Pek cok bilgisayar efekti kullanilmis, kullanilmadan olamazdi... Ama pek cok sahne de "babadan kalma" yontemlerle cekilmis... Gercek bir 18 wheeler'a takla attirilmis, gercek binalar havaya ucurulmus, film gercek Chicago'da cekilmis... Bu da filmi gercekten gorulesi bir gorsel solen haline getirmis. Seslerde muhendislik ise harika. Gercekten oturdugunuz yerde bolca titriyorsunuz...


Velhasil... Tavsiye edilir efenim...


Kus musun Agac mi?

Bir suredir yazistigim arkadasimla mevzuular beyin minciklama noktasina vardikca, ilginc sorular dokuluyor. Genellikle ben onun beynini ve yer yer kalbini minciklamayi adet edinmisken, gecen gun kendisi bir karsi hamle yapti ve Cosmo tarzi dergilerde de kolayca bulunabilecek bir soru sordu: "Are you a bird or a tree? Trees dig their roots in the soil and stay a lifetime at their spot, but birds keep flying and discovering... Which one are you?"

Bu soru aklima Kill Bill vol 2'de Bud'in Elle Driver'e "Which R are you feeling now?" sorusunu getirdi...

Lakin daha da onemli olan: "Kus musun yoksa agac mi?" Ondan bir kac misli daha onemli olan ve spazmik beyin minciklamasina sebep olacak soru da su: "Neden?"