Monday, September 29, 2008

Kutlu Bayramlar


Gelen gecen konan gocen herkese bayram sekeri ikram ediyoruz bu vesile ile...


Sunday, September 28, 2008

Ke$if

Gonul ritminin, butunlugunun darmadagin oldu, ortamin mezbahayi andirdigi donemlerde bir taraf yoluna devam ederken oteki tarafin kanayan yarasina pansuman, bosalan ruhuna dolgu aramasi adiyetten... Basima gelmedi degil, gelmeye de devam etmeyecek dersem yalan olur. Bu haliyle vardigim son noktada elinden kan damlayan mahbuba nefretle degil, sefkat ve tadirle bakmayi icime yerlestiriyorum. Neden oyle olmasin ki? Mutesekkirim onlara... Hayatimda yeni arayislari tetikledikleri, var oldugum noktayi gormemi, olmak istedigim noktayi tanimlamama yardimci olduklari icin...

Yine arayistayim... Bu sefer birseyler bulduguma inaniyorum. Eski kitaplarimin arasina gomuldum. Tek fark, bu sefer bana klavuzluk eden birinin olmasi...

Sanki hayati yeniden kesfe cikmis gibiyim, kamaramda pusula, kalici murekkep, harita ve durbun de var... Cipa da oralarda bi yerde olsa gerek... Belki bu sefer kullanmak lazim duser!

Monday, September 22, 2008

Being the "bird" damn it!

Before my years at the college for my BS degree was over, I had pretty much compiled the whole series of Loreena McKennitt albums on the market. I dont know in which album this song was. So many years passed since I last listened to one of those casettes.

I didnt understand most of the lyrics of this song. I never inquired or read the name. There were two lines that pierced my heart "maybe i can find a place i can call my home, maybe i can find a home i can call my own."

Through the weary bus rides from Denizli to Ankara, or Ankara to Denizli, trying to put a little sleep on my eyes, my walkman would play Loreena's songs time after time... No hope, I never enjoyed sleeping at sitting posture.

Anyways, I remember, few tears came down my eyes anytime i listened to this song... Then it was only 6 years since I left my home. Now it is past 14. I left home on a september day, like today... I guess it was september 17th, 1994. I must have been 15 then... Now I am almost 30. Math says me that I spent half of my life away from home. My greedy rationing says me that I need to spend at least 5 more...

I remember the times I left Denizli. I hated that place like I hated the hell, I despised the people... I would and did swear I would never return back for any reason. Still Denizli is not the place i want to be. But my family... How much money can bring back the days we used to spend together at Marmaris? The smell of the rare chocolate cream in the mornings? The flowers of all colors? The humming voice of the tractor engines pulling carts converted for public transport? I loved them... I loved waking up to mornings with the soothing voice of little fishing boats running on two stroke diesels.

I want to see the bright sunshine through olive leaves. I want to chew fresh grape leaves... I want to breath the toxicating smell of the olive bazaar that used to be open right in front of my great grandma's house... I want to go to an open air cinema, which are totally extinct now... I want to drink Zafer soda.

I want to return back home... I hate to be the "bird," who can fly to anywhere but home, no more!!!!!!!!

Loreena McKennitt

Loreena McKennitt'i bilenler onu ihtimal ki The Mask and Mirror albumu ile tanimislardir.. Benim gibi... Hayatimda hic kimsenin albumunu onunkiler kadar toplamadim ve sevmedim...

Yillardir bir hayalim var... Kendisini dunya gozuyle, dunya kulagiyla dinlemek... Ha olursa bir de imzasini almak. Bakalim, ozgurlugumuze kavusunca bir de Kanada'ya ugramamiz gerekicek anlasilan.

Sevgi Uzerine

Borsalar dusedursun, Ali Bulac uzun zamandir kafami kurcalayan, ne kendini ne de cevabini bir turlu duzgun bir cumleye dokemedigim soru uzerine bakalim neler diyor...

Bugünün yaygın sevgisi hümanizmden kaynaklanır; hümanizmin temelinde insanın yüceltilmesi, merkeze alınması fikri yatar. İnsanı sevmediğini söyleyen hiçbir ideoloji yoktur. Peki, insan sevilir mi? Elbette sevilir; felsefi olmayan manada ele aldığımızda insan insanı sever. Ama şu soru önemli: İnsanı niçin severiz? Bu sorunun cevabı, insanı ve varlığı ne üzerinden ve hangi dolayımdan sevdiğimizin sorusuna bağlı.

Son cumledeki ikinci soru benim kafami kurcalayan asil nokta...

Vegas


Vegas

Cektigim resimler arasinda en cok begendigim bir tanesi...




Istiklal

Onca yil icinde cekip durdugum resimler arasinda bir Istiklal manzarasi buldum. Paylasmasam olmaz...

Cektigim resimlerin tamami Spaces.msn.com/jockyc adresinde...

Pan's Labyrinth

Buyudukce mi cocuklasiyorum, yoksa cocuklastikca mi buyuyorum bilmiyorum ama 14 yasimda seyretmek istemeyecegim bir film Pan's Labyrinth... Bor cocuk masali tadinda olsa da "Buyuklere Masallar" tadinda, gorsellik adina oldukca yaratici ve carpici bir film. Bana Lemony Snicket's A Series of Unfortunate Events filmi ile Tim Burton'u bol bol hatirlatti. O tadda, Amerikan sinemasinda benzeri olmayacak kadar zekice ve carpici...


Filmde etkileyici iki ayrinti... Birincisi: Inanilmaz bir melodi arka fonda gelip gelip gidiyor. Basit, cocuksu, bir o kadar sade ama etkileyici... Ikincisi de yaraticiliktaki uc nokta... Kotu karakterlerden ozellikle asagidaki resmini ekleyecegim (bizim zamanimizda cocuk toplayan, gulyabani, dolap ecinnisi dedigimiz) yaratik... Dahiyane...



Soz buraya gelmisken, A Series of Unfortunate Events filminde de kapanis muzigi son derece sofistike, ince dokunmus bir tul, ustaca cozulmus bir denklem tadinda gelmisti bana... Bulabilirseniz onu da dinlemenizi tavsiye ederim...

Thursday, September 18, 2008

Bostayim

Bugun bostayim. Sabahtan yapmam gereken isleri bitirip ondan sonra kendimi nadasa aldim. Yatiyorum tabiri caizse... Yatmanin en guzel yani dusunmek icin bolca vakit olmasi... Lakin onu da zayii etme konusunda uzmanlastim...

Vegas'i dusunuyorum. Tanri'nin kalplerden silindigi sehir. Ordan yola cikarak modern zaman medeniyetini dusunuyorum. Ordan komunizm-kapitalizm'in maneviyata bakan yanlarindaki benzerlige sasiriyorum. Bilgim sig, sosyolog degilim. Lakin az biraz bilgimle kafamda turettiklerime degineyim.

Alem, insanlarin yasadigi genel ve duzenlenmemis evren dersek, biz insanoglu tarih boyunca alemler icinde sistemler yaratmaya calismisiz. Sistem: Kontrol edilebilir, bir amaca yonelik duzenli topluluklar... Tanri insani yaratirken icinde makam-mansip aski da yaratmis. Dayanamayiz, yonetmek isteriz. Normal halk olmanin rahati cogu zaman batar bizlere. Cikalim baskalarinin tepesine, bagdas kurup oturalim, tebaamiza buyruklar yagdiralim; severiz...

Alemden sistem yaratma uzerine sivrilen iki plan: kapitalizm ve komunizm... Ucuncu bir plan belki de herseyi oldugu gibi birakmak, yani anarsizm. Lakin anarsizm mutlak sifir noktasi gibi birsey, ne eksiye duseceksin ne artiya cikacaksin. Yani her mutlak ve teorik nokta gibi, ulasilmasi imkansiz, sapilmasi ise gayet imkanli bir referans.

Her sistem bir sekilde gorev dagilimi ve gorev dagiliminda kendilerine dusen gorevi eksiksiz yerine getirecek unsurlar, toplum noktasinda bakarsak da bireyler ister. Kimimiz doktor, kimimiz muhendis, kimimiz de cincon oluruz. Baska seyler de oluruz... Hepsi lazimdir. Ama hepsi icin vaktiyle kanalize olmak, tuttugumuz yolda sebat etmek, sonra da pisman olup baska yollara seyirtip imrenmek lazimdir... Muhendis oluruz sonra sosyal bilimci gibi ahkam keseriz. Isletmeci olur sporculara akil keseriz vs...

Onemli nokta surasi ki, hepimiz, parcasi oldugumuz sistemde bize dusen gorevi eksiksiz yapmamiz gerekir. En iyi sekilde... Peki bu nasil saglanir? Isci psikolojisinde bir nokta vardir: monoton ve mutad isleri cok dusunebilecek insanlara yaptiramazsiniz. Bir sure sonra isin sIkIciligi bireyi hayallere dalmaya sevk eder. Ya da bir sure sonra kisi yaptigi seyi neden yaptigini sorgulamaya baslar. Askerlikte de onemli olan sey, bu "neden" sorusunun olusmasini onlemek, bireyi sorgulamadan itaat eder hale getirmektir. Komunizm, cok incelememis olsam da bireyin butun manevi alemini yok edip yeniden sekillendirmeye calisirken Tanri kavrami yerine Devlet kavramini koyar. Birey, o en onemli sorular olan neden yasiyorum, nereye gidiyorum, bu yaptigim isi neden yapiyorum, bu is beni hayat gailemde nereye tasimaya yariyor sorularinin yerine cevaplar turetir, cogu zaman da uydurur (burda komunizmin ekonomik modeli uzerine girmiyorum). Bu cevaplar cogu zaman sloganlar, toplu egitimler, heykeller, cafcafli torenler haline gelir...

Kapitalizm, bize gostermese de, mevcut sistemin bakaasi, yonlendirilebilmesi, yonetilebilmesi icin yine ayni hayati sorularin cevaplarinin turetilmesinin, arastirilmasinin onune gecmekle yukumlu gorur kendini. Din serbesttir, ama kim inanir kitapta yazanlara? Yaratilisin yerine "Evrim" mekanizmasi getirilip oturtulmustur. Evrim'in teori oldugunu soylemeye durun hele, oyle sacma argumanlarla bombalarlar ki sizi! Guya evrim teori olmasina ragmen farkli bir teoridir, diger teoriler gibi degildir, mutlak dogru gibi biseydir... Aksini iddia etmek ya da (gosterilen) dellillerini sorgulamak bile bagnazlikla esdegerdir.

Kitaba inanmaktan sonraki adim, kalbe inanclari tesis etmek ve abd ile Mabud arasinda manevi bagi tesis etmek. Onun da caresi vardir. Kalp oyle seylerle doldurulur ki Mabud' a bir kosecik yer kalmaz. Insanligin yucelttigi her bir deger ya siglastirilir ya bayagilastirilir. Hani o eskilerin romanlarinda anlata anlata bitiremedikleri, ugruna olup bittikleri ask basit bir ten sehvetine donusturulur. Guzeller pesinde kosmak, her gule konmak, her baldan tadmak, cebini bol bol doldurmak, eglenip sefa surmektir modern insanin ajandasi... Aksini mi savundunuz? Cag disisiniz... Hani deger verdiginiz insanlar bile sirtini doner size... Yardimlasmak? Veriyorsaniz enayisiniz! Bunu ispat etmek icin her turlu insan cephesini tutmus, tetikte bekliyor.

Inandiginiz, guvendiginiz ya da henuz tanisma serefine erisemediginiz tum degerler tek tek tukenip demode oldugunda, tutanabileceginiz iki sey kaliyor: Para ve makam... Iste modern dunya kapitalizminin biz insanlari gem altinda tutmak icin kullandigi iki buyu...

Vaktimizi, hayatimizi satiyoruz bir miktar para icin. Isimiz bizim hayatimiz oluyor makam atlama adina. Yaptigimiz sey bizi hangi "neden" sorusunun cevabina goturuyor dusunmuyoruz. (cogul yazdim ama kendimi kast ediyorum, ustunuze alinasiniz gibi bi gayem yok) Aslinda hic birisine goturmuyor. Bir uykudayiz, gelecegi dusunmedigimiz, an'i yasadigimiz bir uyku bu. Gecici seylerle eglendiriyoruz kendimizi, gecici ask, gecici servet, gecici makam... Servet bir krizle silinip gidiveriyor. Ask sonup gidiyor... Dun prestijiniz olan makam, yarin kaybettiginizde depresyonunuzun sebebi oluveriyor.

Hayatin anlamini bir faninin bedeninde aradigimiz her seferinde, donup dolasip geldigimiz yer yoklugunun arkada biraktigi bosluk, elem, sitem... Kalb denen sey inis cikislarda vakit gecirsin diye yaratilmamis, belli... Inislerin acisi cetin... Kalb, stabilite istiyor. Stabilite ise sirtini fani, yuzunu baki olana cevirmekle mumkun. Kitaplar bana bunu soyluyor yillardir. Lakin bilmiyorum, Baki'yi Mutlak'a bakmaktan dur olmadan fani alemle nasil basa cikilir? Ask'i fani ve Ask'i Baki nasil ayni kalpte ikame ettirilir. Bunun cevabini bulana kadar sultanliga devam...

Tuesday, September 16, 2008

FaceBook

Gecmisin derinliklerinden bir anda cocukluk arkadaslarinizin hayaletleri beliriveriyor. Hatirlamadiginiz zamanlardan, karanlik ardindan yitip gitmis hatiralari deprestirivermek icin comak sokuyorlar kozlere. Bir selam... sabah... Kac sene gecmis ardindan... 18? Az mi? Kendimi yasli hissediyorum.

Hatirlamiyorum. Dun ne yedigimi, ne giydigimi. Is yerinde bile yapmam gereken seyleri, gecen hafta ne yaptigimi hatirlamak icin kivram kivram kivrandigim az degil. Derken bir selam... Kac sene gecmis.

Facebook, zaman kaybi... Ya da kotu gunumdeyim.

Monday, September 15, 2008

Las Vegas - Bir Fahisenin Yuzunde Hayatinin Anlaminin Yazildigi Sehir

Vegas'tan dondum. Gitmesi de gelmesi de zor olan bu sehir kafamda birbiri ile celisen izlenimler birakti.

Oncelikle Vegas'taki "herseyi" gormedim. Sadece "gormek istediklerimi" gordum. Bu gece vaktin darligi sebebi ile kisa kesicem.

Sehrin verdigi tad, pahali bir sampanya sisesinden Redbull icmekten cok da farkli degil. Goruntu benzer, tad benzer, koku deseniz hakeza, ikisi de kopuruyo lakin ikisi arasinda cok ciddi bir fark var... Birisi orjinal, oteki onun "dostlar alisveriste gorsun" dedirten bir kopyasi...

Sehrin kendine has bir mimarisi yok. Otel binalari basit, siradan, sade, seri ve hizli uretim Amerikan mimarisi... Otellerin Casino ve alisveris merkezleri ise iceriden ve disaridan pek cok taklitlerle donatilmis, hani anlamini cok bilmesem de "kitsch" birer kolossal "dukkan". Bunlarin arasinda en goze batani Venetian, disaridan en guzeli Bellagio, iceriden en guzeli ise Caesar Palace. Neler taklit edilmemis ki, Eyfel kulesi, Ozgurluk Aniti, Brooklyn Bridge, Sen Marko meydani, Venedik ve pek cok sey. Bellagio herhangi birseyin taklit edilmedigi ve guzel gorunen tek yer sanirsam. Ayni zamanda icinde sanat galerisi olan tek otel!

Caesar's Palace icinde Forum isminde bir alisveris merkezi var. Roma'nin en debdebeli donemlerinin canlanip modern mimari ile bulusarak geri dondurulmus hali. Gorulmesi gereken bir yer. Oyle bir alisveris merkezi ki iceriden cikmaniz neredeyse 2 saati alir (herhangi bir dukkana girmeden). Her ne kadar icindeki heykeller kopya olsalar da, dekor sizi farkli bir aleme goturmeye yetiyor. Venetian'in icindeki, ortasindan gondol surulebilen bir kanal gecen alisveris merkezi ise bana lise yillarimda ilk defa Bornova'da acilan ve her cuma banyo sirasi beklerken gittigimiz Kipa'nin sebze ve balik reyonunu hatirlatti. Ne alaka diyenler icin: Dekor amaci ile duvarlarin eski binalar seklinde tanzim edilmesini ilk defa orada gormustum. Yine de gorulesi bir yer!

Daha yazilacak cok sey var... Lakin benim gelmek istedigim nokta... Cuma aksami otelimden sehir merkezine yururken (yanlis yerde rezervasyon yaptirinca sehrin pek tekin olmayan bolgelerinden gecmeniz gerekebiliyor) yolda gordugum fahisenin yuzu...

O kirmizi isikta (belki de musterisini) bekliyordu. Ben de karsiya gecicektim. Arkadan gorunumu kendine guvenen, dik, yaptigi isten belki de gurur duyan bir "et". Ucuz lakin gosterisli pabuclari, kisacik sortu, uzerine belli belirsiz "minimum coverage" saglayan bustiyeri, kabartilmis saclari... Dikkat etmemis gibi davranarak arkasindan usulca yuruyup diregin kenarina, gececegim yolun en dibine yuruyup yesil isigi bekliyorum. Fahise arkamda... Gormemezlikten gelmeye calisiyorum. Uzerimdeki kiyafet "biraz kacamak biraz is cikisi nefes alma derdinde, kariyer sahibi genc" tadinda... En ufak bakisimi yakalamasi, hoslanmayacagim bir muhabbete gebe... Derken bir anda arkama donuyorum ve fahisenin yuzunu, yarim saniye bile surmeyecek bir sure boyunca goruyorum... Arkadan verdigi izlenim ile yuzunun verdigi izlenim kiyamet kadar farkli... Bana Vegas'i, modern dunyayi, gelecegi tasvir ediyor. Umutsuz, umidini a'na baglamis, kararmis, feri sonmus, utancindan goz cukurunun derinliklerine kacmis, orada kendini kaybettirmis kara goz bebekleri... Ve bu goz bebekleri ile kontrast belki de uyum icinde rengi, nuru, feri, kani kacmis; cokcana boyanmis, cokcana silinmis, asinmis, orselenmis bir yuz... Az once dimdik duran bu kadin bir anda gozumun onunde hayal meyal iki buklum bir acuzeye donuyor. Evvelinde tiksindigim bu "meslek erbabi" o anda bir insana donusuyor ve ona aciyorum. Para veresim gelmiyor, sehre inmeliyim, zaman kaybedemem...

Yuruyorum. Gorduklerimin resmini cekiyorum, hayran hayran bakiyorum. O kadin hayatin anlami uzerine bildiklerime bir fasikul daha ekliyor. Ne ekledeigini burda acik secik yazmayacagim. Hayatin anlamini arayanlar biraz daha goz nuru doksun ve aramaya devam etsin. Yok oyle uc kurusa bes kofte!

Vegas, Tanri'nin insanlarin kalbilden silindigi bir sehir. Hani sevgiliyi anlamak, onu bilmek, onu cozmek, onu tanimak icin bazen ondan ayri kalmak gerekir... Hayatin anlamini Tanri'nin yolunda arayanlar icin (beni de dahil edin) belki de Vegas bir ibret mekani... Olcuyu kacirmamak uzere!

Sunday, September 14, 2008

Muhabiriniz Cevat Kelle Las Vegas'tan Bildiriyor

Evet sayin seyirciler... Su anda muhabiriniz ben Cevat Kelle efendi, Philadephia semalarina dogru yol almakta olmam gerekirken, Las Vegas'ta McCarran havalimaninda zaman olduruyorum. Binmek icin mumutla bekledigim ucaga alinmadim... Benimle beraber kapidan donen diger birkac kisi ile beraber biraz lafladiktan sonra koseme cekildim ve bilgisayarimda film izlemeye koyuldum. Oyle iste... Sagda solda bi dolu rezervasyon yaptim ama hic birisi de ise yaramiyor.

Neyse efenim, son an rezervasyonlarini takip ediyoruz. Bir aksilik cikmazsa evimize sag salim varicaz. Cikarsa artik naapalim...

Dondukten sonra yazilacak ve resimleri eklenecek cok sey var... Hele su Cirque de Soleil... ve gittigim Mystere isimli showlari... Tek kelime ile muhtesem!

Monday, September 8, 2008

Tarz'i Kadim

Masterda hep beraber takilan bir 10-15 arkadas vardik. Cok fazla grupla icli disliydim. Elbette mezuniyetten sonra cogu ile baglarimiz koptu. Pek cogu bir sekilde evlendi arkadaslarin. Daha fazlasi da halen bekar. Su ana kadar bildigim 2 tanesi de bosandi...



Erken bosanmak... Tanimlayamadigim ve anlamadigim, tanimlayip anlayamadigim pek cok sey gibi de az cok korktugum bir kavram. Insanlar neden iki uc sene icinde bosanir? Evvelki gun bosanan arkadsim mutlaka bir sure beraber yasayin evlenmeden once diyor. Hakli belki de... Taraflarin birbirlerini gercek hayatta tanimalari acisindan ortaklasa goguslenilen problemlerde taraflarin aksiyon ve reaksiyonlarini olcup tartmalari gerekli. Bundan daha onemli olansa isin manevi boyutu...



Nicin Evleniyoruz isminde bir kitap cikmisti piyasaya bir sure once. Muhafazakar cevrelerde artan bosanma sorunsalina karsi taraflara telkin mahiyetinde bir kitap. Elbette elime gecti ve okumadim. O aralar bir iliskim bile yoktu. Sanki simdi cok var... Lakin dusunuyorum. Arkadaslar elestiredursun, bol bol dusunuyorum. Dusunmek de beni urkeklestiriyor. Dusunmenin kendine ozgu bir baska hazzi da var.



Evliligin manevi planda anlamini, amacini, kisa-orta-uzun vadelerde beklentileri, maddi ve nefse bakan yonlerini acik acik ortaya koyup da hepsine aciklama getirebilen, hepsinin aciklanabildigi ve uzerinde acilimlar turetmeye musair "robust" ve esnek bir dusunce alt yapisi gelistirmeden evlenmeye girismek belki de sorunlarin icine baliklama atlamakla es deger. Mantigin bu derece yogun sekilde denklemlere katildigi ortamda da "delikanlilik" caglarinin heba edildigi, "ask"in bu cografyaya uzun suredir ugramadigi kolayca sezimleniyordur. Mantik ve ask... Birbirinin ziddi iki kutup insan ruhunda.



Dusunuyorum... Insan ki evliligin mantiki yonunu iyi kotu didiklemisse ve esi ile mutabiksa, ihtimal ki evlilik uzun surecektir. Tabii bu durum sarisinlarin evliliklerinin kisa surme ihtimalinin neden daha yuksek olduguna da az cok bir aciklama getirebilir (dikkat ince espri).



Su lafa ifrit oluyorum "Evlilik seksin yasal hale getirilmesinden ibarettir"... Ne kadar bos, ne kadar yuzeysel, ne kadar hayvani...