Sunday, November 29, 2009

San Juan

Neden gittigimi biliyorum! Bir tatili daha evde pinekleyerek gecirirsem patlardim. Bir degisiklik lazimdi. Her kis bastiran depresyonumun sinsi sinsi gelip de beni ele gecirmesine, yine her kis gelip yoklayan bronsitimle el ele verip beni iceriden curutmesine razi gelecek degildim. Antibiyotigim vardi ama artik antidepresanlarim yoktu... Son kalan bir kutuyu tez yazarken, ondan onceki bir kac kutuyu da ondan bir kac sene evvel tuketmistim. Hayatinin 3.5 senesinin her aksam saat 8'inde ya da 9'unda, ikiye bolunmus Efexor 75 yuvarlamak :)

Niyetim herseyi, kafamdaki herseyi ve herkesi bir kac gun geride birakip deniz, rutubet, sicak ve fotografla hasir nesir olmakti. Iki gun sadece guzel notlara, guzel maillere, guzel binalara ve dogaya baktim. Hayir, latin kizlarini gorunce agzi sulananlardan degilim. They are slutty, sleazy and they look dirty... Akli basinda bir kadinin giymeyecegi uzunlukta topuklar ve kisalikta etekler, zorlukla yuruyen leylekler... Kendini "kadin" olmaktan "mal" olmaya indirgemis insanlara saygi duyamam. "Mal" olmak... Zira benim gittigim gunlerde "Beauty Show" denen, akla hayale ziyan bir aktivite organize edilmisti. "Boat Show", "Trade Show", "Gun Show" anlariz da "Beauty Show" ne ola?

Binalar arasinda iki gece boyunca dolanip bi dolu resim cektim. Sanirim binalar beni insanlardan daha cok cekiyo. Her birinin ayri hikayesi olmali... Daha once anca filmlerde gorebildigim binalar. Hepsi eski ama hepsi yepyeni, bakimli, makyajli, isveli, yani "kiz gibi"...

Binalar arasinda insanlar... Yapiskan saticilari sevmem. Hayir, niyetim bisi almak degil. Garson kiz servis yaparken gulumsemesin. Bahsis icin yuzunun o en guzel halini pazara cikarmasin kimse. Kirik insanlari severim. Ikinci gecemde beni bulan bir kirik gibi. Ismi David, La Kapitan... Finans uzerine calismis, MBA'i ve 3 cocugu varmis. En sonuncusu Purdue'dan mezun olmus. Cocuklarini okuttuktan sonra bir gun bir gemiyle adaya gelmis, geri donmemis. Kendine bir yat yaptirmis, orda yasarmis. Anladigim kadari ile metamfetamin ya da crack muptelasi, yerinde duramiyo. Bana Old San Juan'in restoranlarini ve barlarini gezdirdi, barmenlerle tanistirdi, girebildigi ve artik giremedigi barlari gosterdi. Bir sokagi isaret edip: "Orasi Walmart gibidir, ne ararsan bulursun" dedi. "Yani drug mi diyorsun" diye sordum "En alasi" diye ekledi. Herhangi bir "lowlife"in pesinde kostugu her seyi, ayrintisina kadar anlatti, bir kac da evsiz serseri ile tanistirdi 5-10 dakikalik tur boyunca. Bir kilisede bunlara yardim edermis "I know all these bums with their first names" diye de ekliyor. O aksam oraya biraz icmek ve becerebilirse geceyi gecirebilecegi bir kadin bulmak icin gelmisti. Kim bilir kac gece ayni niyetle gelip eli bos dondu... Gece boyu nerde demlenecegini soyleyip davet etti, resmini cektim ve ayrildik.

Geceyi o resmi cekilecek yerleri ve local insanlari arayarak gecirdim. Bir sokakta bir gitarist ve eglenen insanlar... Sokagin bakkali her Thanksgiving'de bir calgici tutar ve konu komsuyu eglendirirmis. Beni basindan zannetiler, bir kac resimlerini cektim. Adinin Sebastian oldugunu ogrendigim gitaristle biraz lafladik, amator olduguma inandiramadim ve ayrildim.

Fotograf cekmenin olmazsa olmazi sanirim insanlarla iletisim kurabilmek. Binalarla iletismenize gerek yok. Ama insanlar oyle degil. Sinsi sinsi caktirmadan resimlerini cekip sonra onlarin uzerinde aidiyet iddia etmek etik degil. O surat, her kivrimi, her lekesi, her dokuk ya da altin kapli disi ile beraber bir baskasinin emegi. Ayrica keyifli ve yuzun cogunu alan bir fotograf, ancak bir iletisim kurabilmekle mumkun; kimi zaman kelimelerle, kimi zaman bir kac mimik, jest ya da gozlerle. Elbette evdeki "tuzlanmis" CNN sapkamin bunlarin cogunu bir cirpida yapabilecegine eminim. Hatta o sapkayi taksaydim aksam yemeginde kazik da yemezdim... Hata iste...

Son gunumde otelden check out yapip otele en yakin plaja, daha once gordugum agaclarin altindaki kayaliga gittim. Biraz oturup denizi seyretmek mumkun olabilirdi. Oldu da... Cocuklugumu ve Marmaris gunlerimi hatirladim. Ayse Hanim'in pansiyonu, kizi Demet, her yaz eksik olmayan diger cocuklar, yalnizca tatil zamani alinan ve tadi baska guzel gelen Sarelle, kagit kamisla icilen kola, sisesinin uzerinde prizma sekiller olan Madran Gazozu, pansiyonun balkonunu cevreleyen ve ismini bilmedigim bir dolu cicek, o ciceklerin arasindan gorunen ve traktorlerin cektigi tramvaylar, su motoru ile giden balikci kayiklari, her yaz yeniden aldirip yeniden kaybettigim ucunda pirincten bir can asili deriden sicim kolyeler, hasir sapkalarim, tatil sonu gelmeden yatak dosek hasta olusum, kocaman yag tenekeleri ile alinan bal ve anne-babamin geri donus yolu boyunca bitmeyen kavgalari...

Bunlara bir de Elif Safak'i ortak etmek istedim... Elimde Araf vardi. Yillar once baslayip yine deniz kenarlarinda okumaya calistigim, bikip biraktigim, ama ondan once deniz suyu ile bir guzel islatip sisirdigim kitap. Nedense bu sefer farkli guzel geliyor. Her karakterde benden bisiler var. Abed'in annesi Omer'e "Taslarin seni tanidigi memleket, insanlarin seni tanidigi memleketten iyidir" diyor... Uzerinde oturdugum oldukca puturlu mercan kayasina bakiyorum, sonra cevreme... Hangi taslar? Mezar taslari? Hakki var, gurbet elde, gurbet mezarliginda yatmak istemem. Ama ya kendi memleketimde hissettigim ya da hissettirildigim gurbetlige ne demeli?

Eve dondugumde degismeyen bir sey beni karsiliyor: Banyomdaki orumcek... Gecen seneden beri bilirim kendisini. Kuvetin yaninda, hafif cikmis bir fayansin ardinda yasardi. Bir de kardesi vardi, sonra kayboldu. Bir ara o da ortadan kaybolmustu, simdi epey serpilmis, yarim santim kadar olmus. Zehra, oglu Abed'e Gail'i onerip de Yahudi oldugunu ogrenince "Soyle orumcekleri oldurmesin, Peygamberimizi bir orumcek kurtardi" (ya da vesile oldu) diyor. Dus alirken karsimda sabirla bekleyen orumcegi gorunce, gecen yaz, zoraki katildigim bir aksam yemegi aklima geliyor.

Tanimadigim ya da az tanidigim, ya da cok tanimadigim insanlarla yemek yemeyi sevmem. Benim icin yemek onemlidir, ya da onlardan ogrenecegim seyler. Ikisini karistirip da sindirmeye calismaksa tam anlami ile "waste of time". Hayir, midemle beynim ayni anda calismiyo. Iki seyi ayni yerde sindiremem... Mecburen katildik, annemle babamin arkadaslari (annemin boyle aksam yemekleri organize etmesine ve dostlar yemekte gorsun misali arkadaslarini cagirmasina sinir oluyorum). Boyle bir grupta genellikle onceden kimin "mutefik" kiminse "itilaf" tarafinda oldugunu sezip; kendime paralel seyler konusup/konusuturup, keyifsiz seyler duyma ihtimalini minimize etmeme yardimci olacak "kullanilabilir ortaklar" ararim. Masada sol tandansli bir aile, bir de koyu ulkucu oldugunu bildigim bir baska aile olacak. Ikincisi isime gelebilir. O da ne! Hangi gazeteleri takip ettigimi duyar duymaz destek gormek istedigim noktadan yaylim atesi aliyorum! Gece cetin olacak...

Ulkucu cocuk doktoru, esip savururken bir ebeveynin cocuklarina "Ankebut" ismini koydugundan bahis aciyor. Amaci "gericiligin geldigi noktayi" tasvir. Ankebut "orumcek" demekmis. Bu denli bilincsizce isim secimi, sadece Kur'an'da oldugu icin! Cehalete verip veristiriyor.

Zehra'nin lafini duyduktan sonra, "Ankebut" daha manali bir isme donusuyor. Keske Ankebut suresinin icerigini bilseydim o anda... Kim bilir, o ana baba, hangi ruh halinde o ismi sectiler...

Yolda geri donerken kitabimi elimden birakamiyorum. Charlotte Pittsburgh ucaginda, iki yanimda oturan ve Scent of a Woman filminde, Al Pacino'nun dans ettigi kizin sarisin ve daha genc halini andiran kizin neler dusunebilecegini merak ettim... Halim garipti. Altimda safari tarzi, ince kumastan, gri bir sort, uzerimde utulu giyilmesi gereken ama oldukca kirismis, yakasi sufi tarzi ama dugmesi cok cok asagilarda oldugu icin bagrimin yarisini meydanda (sanirim ust dugme "bir acele" ile koparildi imaji veriyor) birakan, manset dugmeleri acik, islemeli kumastan, beyaz bir keten gomlek, yanimda bir sirt cantasi ve fotograf cantasi... "Bir gece onceki bir partide ihtimal ki dozu kacirmis, sabah sabah alel acele bir yerlerde burusturulmus halde buldugu ve iki dakikalik dusun ardindan uzerine gecirdigi, yaka dugmesi kayip bir "parti gomlegi", ihtimal ki pantalonu giyilemeyecek halde cantasina tikistirilmis, hafiften parfum, biraz da eksi ter kokan ama ne sigara ne de alkol kokmayan (demek ki sIkIsik nizam dumanalti bir mekanda degilmis parti ve eleman bir "sunger" degil), hafif uzamis trasli, bacaklari kil icinde (iyyy, demek ki latin'in teki), gozlerinden uyku ve yorgunluk akan, garip bir dilde yazilmis, uzerinde truffle resimleri olan bir kitabi okuyan (bi sisman coach potato'dan baska ne tur bir kitap okumasi beklenirdi ki zaten, akli fikri yemek icmek) garip bir eleman... Ustelik Pittsburgh denen yerin ne kadar soguk oldugundan haberi bile yok! Al sana kendilerinden kurtulmak istedigimiz ama servetimize ortak olmayi beceren bir tane daha "hispanic" immigrant..."

Neyse, evimdeyim... Daha neler neler var anlatilasi... Insanlarla degil, kedimle ilgili... Evet gezmeyi seviyorum, yurumeyi de, dusunmeyi de...

Saturday, November 28, 2009

Pearl Sokagi 8

Uzun ucak yolculuklarinin en sevdigim yani kitap okumak icin yiginla vaktiniz olmasi.

Bir kac gundur suren insomniac halimden oturu ucakta sizar kalirim sandim ama ne mumkun... Butun yol boyu Araf elimden dusmedi. Hatta plajda... Sirf o yuzden gozluklerimi kaybettim. Neyse, herseyde vardir bir hayir.

Sahi ben yillar evvel Araf'i neden "yarisi okunup birakilmis" kitaplarim arasina katmistim. Belki o zamanlar orada anlatilanlarin kendi hayatimda bir iz dusumu, dengi, cagrisim yaptiracagi bir benzerligi yoktu; ya da olmamasini istiyordum. Simdi ise her sey bir yerlerden cagrisimlar yaptiriyo. Yasanmis ya da yasanmayip seyredilmis, okunmus, edinilmis... Ozellikle Nazan Bekiroglu'nun gecen haftaki o muazzam Suc ve Ceza analizi ardindan daha bir dikkatli okumaya calisiyorum.

Wednesday, November 25, 2009

Kul

Bu aksam sohbetin sonunda, "Rabb'im bize Kendisi'ne layik kul olabilmeyi nasip etsin!" dedik ve ayrildik.

Dusunsenize, "layik kul olabilmek"... Ya da daha zoru "kul olmayi icsellestirebilmek"... Insan nefsine en agir gelen seylerden biri "Rabb'imsin, Kulunum!" diyebilmek. Zira fitratinda "Ben benim, sen de sensin" demek var.

Hani bunu hakikaten, tum zerratinla, hic mukavemet olmadan, tereyagindan kil ceker, huniden yag doker gibi; surtunmesiz, hiriltisiz, icinden gele gele, tuylerini diken diken ederek, kalbin bir krizin kasilmasinda, soguk pinarlarin gobegindeymis gibi soyleyebilmek... Bir anda cevrendeki butun zerreyi hissedebilmek, onlarla ayni amaci, ayni evveli, ayni sonu paylasmak, ayni noktaya yonelmek, maksat birligine ulasmak... Cevrenin sen olmasi, senin cevren olman, ikisinin butunlesmesi, cevreni de kendin gibi hissedebilmek, her pusulanin kuzeye bakmasi gibi, ayni yone meyletmek; kisaca evrenle rezonansa gelmek...

Fatiha'nin besinci ayeti: (Rabbimiz!) Ancak sana kulluk eder ve ancak senden medet umariz.

Gunde 40 kere, bir omur boyu kac kere... Dilimizde hizla dondurdugumuz tekerleme... Belki bir iz birakir...

Monday, November 23, 2009

Zarpandit

Elime Araf'i yeniden almistim. Yine birakmistim. Derken tam yeniden alacakkene, "Yusuf ile Zuleyha"yi duydum. Parcalar buldum, tadimlik cumleciklerinde mest oldum. Ve hakkinda asagidaki gibi bir sey yazilmis bir insani, herseyden cok merak ediyorum. Bir an once okumaliyim. Sanki o merak ededurdugum sorumun cevabi Nazan Bekiroglu'nun satirlarinda gizli...

aşık olunabilecek ve olunması gereken yazar.
ona aşık olmak tıpkı aşk'a aşık olmak gibidir. bilirsiniz ki karşınızda aşkı çok iyi bilen birisi değil aşkın kendisi vardır. aşk vücut bulmuştu belki onu hakkıyla taşıyabilecek bir bedende. ilk onu tanıyışım cümle kapısıydı allahım kelimelerle böyle mi oynanırdı karşımda iskender palanın dişisi vardı ama ondan bir adım öndeydi. yusuf ile züleyha da hem yusuf olmuştu hem züleyha hemde ağıt yakan kurt olmuştu. sözcükler onun kaleminde sanki yeniden hayat buluyordu. bazen kıskandım başkalarının onu anlatışını, bazen de çaba sarfettim onu tanınmasına. hem sitemimdi hemde çabamdı neden yeterince tanınmayışı. varsın belki onun yanında bir nokta olacak elif şafak kadar bile tanınmasın ama onun bu kadar muhteşem bir kalem olduğunu bilen illa birileri olacaktı. hayalimdeki hali korunasıydı onun. çok uzun bir süre görmemiştim fotoğrafını, görmek istememiştim. hep aklımda olan şekliyle kalsın diye. fakat onu gördüğümde bunun korkulan olmadığını anlamıştım. o hala ilk hali gibi. sanki biraz daha anlamlı. kalemin, kelamın o kadar ayrı ve güzel ki; güzel kelimesi ancak seninle anlamlı artık. yazdıklarının verdiği lezzetten sonra başka da hiç bir zevk almamıştım okuduğum yazıcıklardan. keşke hiç bir cümlenin noktası gelmese de lezzetin baki kalsa.
kalemine ve yüreğine sağlık.

Sunday, November 22, 2009

Hayat Sarmali

Uyan, kahvalti et, capucchino yap, gunluk haberleri yokla, laf yetistir, disari cik, don gel camasirlari yika, utu yap, yine hayatimin neden kontrolu kacti diye hayiflan, yat uyu...

her zamanki gec saatte kalk, yine hayiflan, yarin daha erken kalkmaya soz ver, dusunu al, gazeteni al, ise git, gel, yemegini ye, bilgisayarini ac ve eksik kaldigin laflamalari takip et...

yine gec kalk, yine hayiflan, yine dusunu al, ise git, gel, alel acele bisiler tikin, toplantiya git, gel, biraz otur, lafla, yine yat...

ucuncu sabah ki yine gec kalk, hayiflanmaktan vazgec, gelecek hafta de, utulu bisiler ara, dus al, gazeteni al, ise git, gel, bisiler atistir ve toplantiya git...

dorduncu sabah, ise git, gel, evde koltugun basina cok, laflamalara devam et, hayattan nefret et, gazeteleri takip et, bulasiklari yika, yat uyu...

cuma... utulu biseyin kalmadigi iyi oldu, kotunu giy, uzerine uzun kollu bisiler ara, dusunu al, gazeteni al, ise git, donerken bir dvd ve biraz cerez al, eve gel koltuga cok, laflamalari takip et, gece yarisina dogru dvd'yi ac ve seyret.

cumartesi... n'apsam diye dusun. birileri bisiler koymamis olsun diye dua et. oglen gec kalk, kahvaltini et, capucchino hazirla, bilgisayari ac ve son laflamalari takip et, arkadaslara laf yetistir, oturma odasinin ortasinda biriken gazetelere bak ve ic gecir, topla bir yerlere kaldir, bir sekilde kendini disari atmaya calis, vazgec, evde pinekle, bulasiklari yika, alisveris yap, yat uyu...

biktim bu sarmaldan... duzenli islerden nefret ediyorum. icimde tyler durden fisildasiyo...

Thursday, November 19, 2009

"Where do you put Dubai in Islam"

Bu soruyu en yakin arkadasimin Ilahiyat'ta doktora yapan esine, Islamiyet uzerine ders alan Amerikalilar sormuslar.

Once bendeki Dubai imajini anlatayim: Orta Dogu'nun Amsterdam'i... (Liman noktasindan degil)

Bana anlatilan imaj: Local insanlarin cok dindar oldugu bir sehir.

Bahrain Grand Prix'inde dibim duserek izledigim manzara: Vegas yaninda tasra gibi kalir...

Haliyle bu soruyu ben de gayet mantikli buluyorum. Ama cevap bulma noktasinda bir mantik bulamiyorum.

Haliyle benim aklima su soru geliyor: "Do we have to put Dubai somewhere in Islam?"

Anlatmak istedigimse su... Dubai'nin Islam icinde, cografya haricinde herhangi bir yere dusmedigi acik. Lakin bir baskasinin elestirisinin arandigi her soruda, asil gelinmesi gereken yer gozlemlenen hatanin kisinin kendine bakan yonunun ta kendisi. Iste bu noktada turetilebilecek elestiri de su "Biz Dubai'yi elestirebilecek vasiflara haiz miyiz?"

Friday, November 13, 2009

Strawberry Fields

Melankoli

Persembe gunu sabahin 7'sinde baslayan gun gece 1 civarlarinda Pittsburgh'a donen bir ucagin penceresinden yeryuzunu seyrederek sona yaklasirkene...

Ucaklara yabanci degilim, ayda en az iki kere ucmam gerekiyor. Kimi zaman bir haftada 4-5 ucus yapiyorum. Ilk defa dun gece, ucak kalktiktan yaklasik bir dakika kadar sonra, yerden tahminen 800-900 metre kadar havaladigimizda, yukseklik korkusu hissettim. Sanki ucak birazdan bir hava bosluguna dusucek, biz de yercekimsiz bir halde asagilara dogru ivmelenicez. Cok degisik bir hisdir. Kalbinizin icini sanki soguk pinarlar doldurur bir anda. Hani bazen uyku ile uyaniklik arasinda cok kisa bir sure icin dustugunuz hissine kapilir ve irkilerek yataginizdan sicrarsiniz. Ona benzer bisi... Deken ilk tabaka bulutlarin uzerien ciktik. Engin bir bosluk... Zemin hafif aydinlik bir tul perde, ufuk cizgisi sonsuz ama huzur verici bir karanlik, biraz tepeniz koyu fume rengi bulutlar. Iphone'a attigim yillanmis muzik arsivimde dinlerken uyuyabilecegim birseyler aradim. Bulamadim, Alpay'a denk geldim. Kendimi bildim bileli dinledigim ilk sarkilardan bazilarini yeniden duydum. Bir melankolidir aldi beni... Cocukluguma dondum: Koru Motel, Efes Oteli, hatta Karabulut'ta geceler...

Gercekten, kendimi bildim biledi hatirladigim sarkilardan biri Baris Manco'nun Arkadasim Esek sarkisi, oteki de Ferdi Ozbegen'in "İşte Bu Bizim HİKAYEMİZ" (Bu sarkiya cekilen filmde Gulsen Bubikoglu ve Bulent Ersoy (inanmasi zor ama o filmde halen erkektir) oynamisti)

Tuesday, November 10, 2009

Across the Universe

Seyrettigim en guzel film midir degil midir bilmiyorum ama bu sene icinde gordugum en guzel film oldugunu rahatlikla soyleyebilirim ( 7 Samurai'yi de bu sene seyrettim). Julie Taymor, never a bad movie. Ayni yonetmenin Titus'u en sevdigim film denebilir. Frida, sadece onun yapabilecegi bir filmdi. Yine Across the Universe, ki ayni zamanda Julie Taymor Project diye de aniliyormus, mukemmel otesi...

Neyse, tavsiye edilir. Liverpool aksaanini anlamak biraz zor da olsa orjinal seslendirmeden seyretmek tavsiye edilir.

Monday, November 9, 2009

Marmaris'te Bira

ben cocukken ufacikken, yani asirlar evvel, Marmaris'in hala beton yiginina donmedigi, Banu Alkan'in da plajda film cevirdigi (elimde kendim kadar bir kola sisesi tutarkene tam karsimda filmin dus sahnesini cevirdigini hayal meyal hatirlarim) zamanlarda, bazi aksamlar ailecek disari cikar ve deniz kenari bir mekanda, yat vernigi ile boyanmis tahta bir masanin cevresinde oturur, cevremizde var olup giden hayati, sahilin isiklarini seyrederdik. Ben kola icerdim, babamsa bira... Onun birasinin kopukleri de genelde bana duserdi. Kola sekerliydi, sekerse guzel bisi... Bira aciydi, kopuklerini bir kenara birakirsan zevkli bir yani da yoktu. Hele nasil olup da ablamin rakiyi guzel buldugunu anlamazdim (10 yasinda bir gece dedemin masasinda akranim kuzenimle sarhos olana kadar).

Artik kola icmiyorum. Eskiden icmedigim soda bir yildir evimde eksik olmuyo. Bir ara fena halde klasik muzige sardirmistim, arabamin radyosunda ikinci kanal caz calan bir istasyon. Sekerli seyler zevk vermiyo, annemin nasil olup da yiyebildigini anlamadigim zehir gibi cekisteler icin olsa da yesem diyorum.

Yaslanmak bu olsa gerek.

Wednesday, October 28, 2009

"Gül bahçesi evlilik"

Cocuklari dogduktan sorna Zaman'daki yazilari eski tadi vermez olmustu Elif Safak'in. 2005 senesinde tanidim sanirim. Turkuaz ekinde cikardi yazilari. Turkish Daily News'deki kolonunu da okurdum.

Browserda acmak istemedigim gazete, Haberturk'te buldum yeniden yazilarini. Eski tadda... Su aralar Araf'i da yeniden okuyorum. 3 sene evvelki hallerimde degilim, belki daha cok sabredebilirim.

Ilk yazi evlilik uzerine (bana da bu yazidan bahsedilmisti zaten). Ozellikle bekarlarla ilgili kismina katiliyorum. Neden icinde yasadigimiz toplumda, ufak ve izole ya da olabildigince genel, veremli muamelesi goruruz. Neden biraz sonra aslana yakalanacak antilop tedirginliginde yasariz hayatimizi? Neden uzun zaman gormedigimiz insanlara her selam verisimizde o duymak istemedigimiz diyaloglari duyariz yeniden? Ve neden halimizi muhafaza etmek istememiz, toplumdan dislanmamiza netice verir? Ben, toplum icin bir tehdit miyim?

Elif Safak'tan:

Etrafımızdaki her bekâr kadın ve her bekâr erkeğe ısrarla evlilik propagandası yapar, illâ ki bir an evvel onların da başını bağlamak isteriz. Zaman zaman işi iyice abartır; açık açık baskıda bulunuruz. "Ee yetti ama, sana da birini bulalım artık...." Kaçınılmaz sondur: Bekâr birinin varlığı etrafındaki evlilere dert olur. Hiçbir bekâr insanın, böyle bir heyecan, azim ve tutkuyla kalkıp da, evli bir arkadaşının evliliğini sonlandırmak için uğraştığı görülmemiştir. Halbuki evli çiftler nedense bekâr arkadaşlarını bir an evvel evlilik labirentine sokmayı üzerlerine vazife bilir. Adeta bekârlık denilen şey toplum ve çevre tarafından sonlandırılması gereken bir çocukluk hastalığıdır. Kabakulak ya da kızamık gibi bir şey... Hani bir dönem yakalanabilirsin. Normaldir. Ama bir an evvel iyileşsen iyi edersin....

Herkesin çiftler halinde dolaştığı, ilişkilerin kurumsallaştığı ortamlarda bekâr biri mızıkçının teki, düpedüz oyunbozucudur. Bu yüzdendir ki evli çifler gönüllü çöpçatanlık büroları gibi çalışır. Komisyonsuz, bedelsiz haftada yedi gün, günde 24 saat, etraflarına hizmet verirler. Hele öyleleri vardır ki işi gücü bırakır, hangi bekâr arkadaşını hangi bekâr arkadaşıyla tanıştıracağının çetelelerini tutar. Çevreyi genişletmek adayların sayısını artırır. Sırf bu yüzden kolay kolay arkadaşlık etmeyeceği insanlarla canciğer kuzu sarması takılanlar vardır. Beğenilen bir aday çıkarsa hemen bekâr dosta haber verilir. "Biriyle tanıştık, harika, muhakkak tanımalısın...." Beriki yazık, "Gidin işinize kimseyle tanışamam, hem ben hayatımdan memnunum" diye bekârlığını savunmaya çalışır. Başaramaz. Mizansenler yapılır. Yemekler ayarlanır. Yapay randevular. İte kaka. İte kaka. Yeter ki bozulmasın gül bahçesinin itibarı. Kimse kalmasın duvarların dışında... Oyundur ya, herkes bilir oyun olduğunu, gene de işte hevesle oynanır. Bu toplumda bekârlar özenle ayıklanıp tek tek avlanılır. Çocukluk hastalıkları geçmek zorundadır. Su çiçeğinden geriye en fazla belli belirsiz bir iz kalır.


Yazinin tamamina bir goz atin derim...

Bilmiyorum... Deger mi?

Monday, October 26, 2009

Friday, October 23, 2009

Wednesday, October 21, 2009

Monday, October 19, 2009

Surah al-Fajr

Surah Kahf

Bugun is yerinde muzik dinlemekten sIkIlinca biraz da Kur'an dinleyelim dedim. Shuraim, Sudais derken Mishary'i buldum... Tavsiye edilir...

Wednesday, October 14, 2009

Sefer... vs sabır...

Bugun seyrettigimiz videoda Hocam da umre diyor, hac diyor... Gidin diyor, kalblerin kabugundan siyrilmasi, yeniden atmasi, Aşk'ın en guzeli ile dolmasi icin... Yavaaaaas yavas anliyorum ki lazim olan ilac o...

O gune kadar da diyorum ki "Rabb'im beni aşkın kör edeni ile imtihan etme!"

Sunday, October 11, 2009

Sems'in Aski

Bugun eve gelen bir arkadasla kirdik dizlerimizi konustuk da konustuk.

Laf lafi acti, aklima Ask'tan Tebriz'i'ye atfedilen bir konusma geldi. Mealen diyordu ki Tebriz'i: "Elime firsat gecse cenneti yakar, cehennemin alevlerini de sondururdum. Boylece ne cennet arzusu, ne de cehennem korkusu kalirdi inanlarin gogsunde. Sadece ask kalirdi onlari Rabb'e baglayan... "

Buraya guneydeki Amerikalilar'da gordugum saf aski anlatirken geldim. Baptist Klisesi Hristiyanlar'in cehenneme girmeyecegini, direkt olara cennete gececeklerini savunuyordu. Boylece cehennem korkusu giderilirken, cennet hayattaki bir sonraki merhale haline geldigi icin erisme arzusu da bir sekilde guduklesiyordu. Inananlara boylece sadece "Ask" kaliyordu. Hani burda yillar evvel bahsettigim, Hakim'in israrla savundugu, inanla Rab arasinda olmasi gereken ask da boyle bir seydi.

Nerden nereye... Burdaki insanlari iste bu yuzden seviyorum: Kocaman bir aska var gucleri ile tutunuyorlar.

Saturday, October 10, 2009

Turist...

Neden kendi ulkemdeyken "Turist" gibi hissediyorum?

Istanbul'daki sokak saticilari bile benle Turkce konusmuyo...

Istanbul'da yasayan bir arkadasima babasi 600 milyara bir oda bir salon bir ev almis! Annem diyor "para biriktir!"... Diyorum "o para burda bile birikmez, Istanbul'da hic kazanilmaz!" Neymis, eleman "evvelinde 2 bin lira kira verirmis, boylecene cebine uc kurus para kalirmis!"

Aklima ilk okulda, ablamdan bana bolcana kalan, Cin Ali'den mezun olunca okunan, "Aysegul" serisi kitaplardaki, mutlu mesut yuzlerin doldurdugu, araba lastiklerinin beyaz, cocuklarin kirmizi yanakli oldugu, iki kat arti bahceli, kocaman evler geldi. Onlardan bir tane alsam, kapisina da o arabalardan bir tane koysam, mutlu yuzler de esantiyon olup gelse, yine de para kalir cebime!

Ben Kursun Asker'in hikayesini severdim. Bir sominenin kulleri icinde biterdi...

Tuesday, October 6, 2009

Yinede Güzeldir Yaşamak

Aksam aksam direksiyon sallarken bu sarki cikti... Muzigi seksenlerde dinlemek lazimmis...

Pop is dead!

Monday, October 5, 2009

Onaltinci Mektuptan

Beşinci Mesele: Dünya madem fânidir. Hem madem ömür kısadır. Hem madem gayet lüzumlu vazifeler çoktur. Hem madem hayat-ı ebediye burada kazanılacaktır. Hem madem dünya sahipsiz değil. Hem madem şu misafirhane-i dünyanın gayet Hakîm ve Kerîm bir müdebbiri var. Hem madem ne iyilik ve ne fenalık cezasız kalmayacaktır. Hem madem (Ayet)* sırrınca teklif-i mâlâyutak yoktur. Hem madem zararsız yol, zararlı yola müreccahtır. Hem madem dünyevî dostlar ve rütbeler kabir kapısına kadardır. Elbette, en bahtiyar odur ki, dünya için âhireti unutmasın, âhiretini dünyaya feda etmesin, hayat-ı ebediyesini hayat-ı dünyeviye için bozmasın, mâlâyâni şeylerle ömrünü telef etmesin, kendini misafir telâkki edip misafirhane sahibinin emirlerine göre hareket etsin, selâmetle kabir kapısını açıp saadet-i ebediyeye girsin. Haşiye
Haşiye: Bu madem'ler içindir ki, şahsıma karşı olan zulümlere, sıkıntılara aldırmıyorum ve ehemmiyet vermiyorum. "Meraka değmiyor" diyorum ve dünyaya karışmıyorum.
* "Allah kimseye gücünden fazlasını yüklemez." (Bakara Sûresi: 2:286)

Tuesday, September 29, 2009

Moby - Whispering Wind


Cafe del Mar v.7'nin icinde yakaladim...

Shostakovich - Jazz Suite No. 2: VI. Waltz 2

Andre Rieu'nun kelebeklestirmedigi dogal versiyonu...

Sunday, September 27, 2009

"Ya Seyahat"

Irem Abla ile konusurken kendisi blog sayfamda bir seyin beni ifade etmedigini soyledi. Ne oldugunu sordum, "About kismina bak" dedi. Dusundum, "Ya seyahat" yazisi disinda bir sey olmayinca, bu durumu biraz acayim istedim.

Bizim kucuklugumuzde, Uykudan Once serisinin coook sonrasinda, aksamlari bir program yayinlanirdi: "Az Gittik, Uz Gittik"... TRT, "Bu Gunku Pakistan" bandini sarmaktan bikmis olsa gerek ki, sehirlerin bir bir tanitildigi, cocuklara yonelik bir program yapmaya karar vermisti. Bu programda cizgi film kahramani Evliya Celebi ve ati Kuheylan, gercek hayattan cocuklarla iletisim kurar, eskiye dair efsaneleri de anlatirlardi.

Evliya Celebi mizahi seven, yeri geldi mi de abartida sinir tanimayan bir kisilikmis. Yani bana benziyor. Kendi durumunu ve gezginligini soranlara basindan gecen soyle bir hikayeyi anlatmis: "Bir gece ruyamda Efendimiz'i gordum. Kendisinden shefaat istemek icin agzimi actim ki dilim dolandi, Ya Seyahat! dedim. Kendisi de duamin kabul oldugunu ifade etti, o gun bu gundur gezginim... "

Ben boyle guzel bir ruya gormedim. Amma velakin 14 yasimda yatili okul icin kendimi yollara dusmus buldum. O gun bu gun yollardayim.

Yillar evvel, ODTU'deyken, bir proje icin otobus soforlerine bir anket yapmamiz gerekti. Cok baba, kalender adamlar. Anlattilar hayatlarini, kaygilarini, sikintilarini... Kimisi bu ise girdi gireli bin pisman, "ama" diyor "Donemiyorum eve, bu gezginlik girdi mi kanina, evde duramiyosun. Atiyorum kendimi kira bayira, o da kesmiyo. Yollara dusmeden rahat edemiyorum!" Bir baskasi "cok istedim oglan da okusun, girmesin bu ise. Dinletemedim, ona da bir otobuste muavinlik ayarladik..." Derken bir gun Denizli'en Istanbul'a giderken yanima uluslararasi nakliye yapan bir gemide tayfa olarak calisan bir adam oturdu. Disleri ekseriyetle dokulmus, kalanlari sigaradan sararmis, cokuk gozleri, kirli sakali ve siska bedeni ile tayfadan cok korsani andiriyordu. Konustuk saatlerce. O da dertli, o da duramiyor yerinde. "Cok yer gordum, cok kadin tanidim" diyor (efsaneler gercek yani). Kara beni tutamiyor diyor. Denizi ozluyor, "tek kadinim" diyor. Onun da "sahiplendigi" bir oglu var. O da babasinin izinden gidip tayfa olmus, onu da babasi okutmak istemis, olmamis. "En azindan okuyup kaptan olsaydi tayfa yerine" diyor. Ogluna akil vermis, ugrasmis, "Gemiden atlama, sebat et calis" demis. Oglu babasini dinlememis, Avrupa'da bir yerde gemiden atlamis. Yakalanmis, bu kez ABD'de atlamis, izini kaybettirmis.

Bir seneden fazlaydi, bir arkadasim soruyordu: "Kus musun agac mi?" diye. Kuslar bir yere baglanmaz, surekli ucar da ucarmis. Agaclar malum, kok saldigi yerin otesine gidemez, kuslarin anlattiklarini dinler de dinler. O agacti, ben kus :) Ikimiz de halimizden sikayetciydik. En nihayetinde o agac kalmayi tercih etti, ben de kus.

Yillar yillar evvel kendi benden deli bir psikiyatristim vardi iki kere gordugum. Fitratini bastirma, zorlama, birak oldugu gibi akip gitsin; sen iradenle dizgini elden birakma yeter demisti. Madem bir yere kok salmanin vakti henuz gelmedi, ucmaya devam...

Saturday, September 26, 2009

Duplicity

Sikmayan, guzel ilerleyen, surekli bir sasirma ve sasirtma faktorunu kullanan, hikayenin yer yer kendini sundugu, yer yer de dugumlendigi, cogunlukla Ocean's serisinden en sevdigim 12'yi hatirlatan bir film. Muziklere ozellikle dikkat edilesi... Clive Owen her zamanki gibi gayri insani, Julia Roberts ise yaslaniyor. Igne deliginden deve gecirmeyi andiran, super beyinlerin super planlari urettigi ve tereyagindan kil ceker gibi uyguladigi, herkesin ama herkesin sanki kendileri icin yazilmis bir kaderi oynadigi ve disina cikamadigi, kliselesen filmlere gore biraz daha "sasirtici" diyeyim...

Friday, September 25, 2009

Real Beauty

Fountain'in Sept-Oct sayisini paketinden acinca, gozum kapaktaki yaziya takildi:

"Real beauty belongs to God. He necessitates perfection, which is unique to Him alone. All of existence is a different mirror of God, reflecting His beauty as much as its potential allows."

Benim degistirebilecegim tek sey, "Real" yerine "Ultimate" kelimesini koymak olurdu.

Guzellige dair tum tanimlarin kendinden dogdugu ve kendini taklit etmeye calistigi En Guzel'e gonlunu adayanlara, o guzelligin heyecani ile de atan kalplere, O'ndan baskasini gormeyen gozlere selam olsun...

G20 @ Pittsburgh

G20 zirvesi basladi ve bitti... Basbakanimizi, hadi o olmadi bir bakanimizi misafir edelim dedik amma guvenlik gerekceleri ile bunun mumkun olmadigini ogrendik. Zaten gelenler de uzun kalmadan, tabiri caizse bir kahve icimlik oturup kalktilar.

Evim ve is yerim havaalani dolaylarinda oldugu icin sehirdeki aktiviteyi goremedim. Zaten sehirde olaganustu hal ilan edildigi soyleniyor. Bir kac "medeni" gosterici icin 3900 polis ve bir "battalion" asker seferber edilmis (askere gitmedigimden bu terimleri bilmiyorum).

Bir kac gun icin Pittsburgh havaalani 747'lerle doldu. Sanirim bunca agir klasmali ucak bu metruk havaalnina gelecek 20 yil icin bir daha ugramaz.

Umarim yapilan masraflar ve dokulen emekler bir sekilde meyve verir.

Wednesday, September 23, 2009

Gokyuzunu ne renk boyardin?

Kimileri sehir havasindan bunalir da, arada temiz hava almak icin kirlara cikar. Ben de tersine, arada kirli havayi ozler, sehre inerim. Severim kaldirimlarda yurumeyi. Pazar aksami Irish Cultural Center'daki bayram kutlamasindan sonra, yedigim tatlilari eritebilmek ve sugar rush'in etkisinden kurtulabilmek icin yine biraz yurumek istedim. Yolum Carnegie Arts Center'in onunden gecti, gozum yeni serginin ilanina takildi. Mavi tonlarinin hakim oldugu bir tabloda, panama sapkali bir baba ve cocugu, agaclarin arasinda kalmis bir acikligin orta yerindeki bir bankta, sirtlari izleyiciye donuk olarak oturuyorlar. Firca darbeleri seyrek, ayrik, ilk okulda elisi kagitlari ile kalemlerimizin ucundan faydalanarak kucuk kucuk kirpiklar halinde yaptigimiz o ugrastirici (kolaj???) resimleri andiriyor.

Benim sanat tarihi konusunda bilgim her averaj muhendislik ogrencisininki kadardir: yani sifir... Haliyle boyle bir resim hangi akimin sonucudur, kimin urunudur bilemem. Ama "ogrenmeyi ogrenmis" bir merakli olarak wikipedia'yi iyi kullanirim. Resim post-impressionist akima dahilmis. Evet, evet, hatirliyorum sanki... Van Gogh'un hayati ile ilgili bir diziyi seyretmistim kucukken (annem seyrettirmisti zorla). O zamanlar eflatun agaclari yadirgadigimi hatirliyorum. Simdi ise bilinenin, alisilanin disina cikmak, yaraticiligi bu yonde zorlamak hosuma gidiyo.

Aksam aksam dusundum, acaba o resmi ben tekrar yapacak olsam; agaclari ve cimleri mavi yerine ne renge boyardim? Turuncu? Pembe?

Pembe demisken, dun aksam aklima Rengim Mutevellioglu'nun fotograflari geldi ve yeni neler var goz gezdirdim... Tavsiye edilir...

Monday, September 14, 2009

Dead Eyes

Sebastião Salgado
Refugee from Gondan
Mali, 1985
© Sebastiao Salgado

Ethiopian Woman


Sebastião Salgado
Children's ward in the Korem refugee camp
Ethiopia, 1984
© Sebastiao Salgado

Sunday, September 13, 2009

Sahel: The End of the Road



Cumartesi gecesi elime gecti: Sahel: The End of the Road. Yukaridaki fotograf ayni zamanda kitabin kapak resmi. Kitapta oldukca etkileyici pek cok fotograf var. Fotografci: Sebastiao Salgado.


Wednesday, September 9, 2009

Zümer

"De ki: Ey nefisleri aleyhine israf etmiş kullarım! Allah'ın rahmetinden ümidi kesmeyin, çünkü Allah bütün günahları mağrifet buyurur, şüphesiz ki o öyle gafûr, öyle rahîm o." (Zümer Sûresi 53. ayet, Elmalılı Hamdi Yazır meali)

Bu gun oraya buraya bakinirken gozume carpan bir yazidan... Tavsiye ederim...

Thursday, September 3, 2009

Sunday, August 30, 2009

Ilim Mertebeleri

Huseyin Gulerce'nin yazisindan...

...Bediüzzaman Hazretleri'nin Lemaat isimli eserinde (...) ilmin mertebelerini şöyle sıralıyordu: Tahayyül, tasavvur, taakkul, tasdik, izan, iltizam, itikad... Yani insan, bir şeyin önce tahayyülünü yapar; hayalinde onu bir yere oturtur. Sonra belirginleştirip tasavvuruna alır. Sonra aklen idrak eder. Artık bu safhadan sonra mâhiyetini kavradığı bu meseleyi, bu anlayış ve inancı tasdik edip etmemesi ayrı bir iştir. Tasdik etse bile, o meselenin kalben izan edilmesi de apayrı bir mertebedir. İzan'dan sonra iltizam edilip taraftar çıkılarak yaşayışta bir yer verilmesi de başka bir mertebedir. En son itikad hâline gelmesi ise tamamen farklı bir mertebedir. Bunların birbirine karıştırılmaması gerekir.

Friday, August 28, 2009

Giz

"Bir okula misafirim
Mezuniyeti bekleyen"
S.Aksu

Tuesday, August 18, 2009

Ramazan

Ben 20'sinde gelicek diye biliyordum; internette 22'si diyormus, arkadaslar da 21'i dediler. Yine anlasilan "Ramazan abinin gelisini" bekliycez cuma gunu. Bu farkliliklar Turkiye'de pek belli olmuyor da, binbir farkli milletten Musluman'in ic ice yasadigi topluluklarda biraz daha hissediliyor. Nasil hissedilmesin, bayrami herkesten bir gun evvel ya da sonra kutluyorsunuz.

Bugun elime bir kitap daha gecti. Ramazanda okunasilar cogaldi. Daha teravihler de var... Oturma odamin halisinin uzerinde ilgi ve sefkat bekleyen yiginla gazete.

Orta sekerli sade, ramazan sonuna kadar bana musaade...

Monday, August 17, 2009

Sunday, August 16, 2009

Clair de Lune

Twilight'i seyretmedim. Bu parcayi ilk defa Ocean's 11'da duymustum. Sonra Las Vegas'a gittigimde, Bellagio'nun onundeki havuza bakan balkonlarda, yine ayni yerden, havuzu seyrettim bu parcayi dusunerek. Oyle iste...

Wednesday, August 12, 2009

Watchmen

Bugun uzerinde ugrasmam gereken projemden sikilip da gereksiz seyleri dusunmeye dalmis buldum kendimi yine. Bu sefer aklima Watchmen'deki karakterler geldi. Dugru ya, bu filmde ilginc olan tek sey yonetmenin goruntuleri bir fotografci titizliginde tasarlamasi degildi. Karakterlerin de ilginc yanlari vardi.

Klasik superkahramanlari dusunelim: Superman, Batman, Spiderman, Fantastic Four ve filmi cekilmeye deger bulunmayan daha pek coklari... Neredeyse hepsi icin adalet ve halkin guvenligi onde gelir. Tanri'siz bir dunyada Mum-Aksam Kelebegi analojisini kullanirsak, kahramanlar kelebek olur, "kamu yarari" atesinde yanar da yanarlar. Her seferinde atesin bedenlerini kavurmasi gibi halk onlari zalimlikle, vurdumduymazlikla, ihanetle, kotulukle suclar. Amma onlar geri adim atmazlar, bir parca duraklasalar zumrudu anka kusu gibi yeniden dirilir, kullerinden dogar, kendilerini yeniden o atesin icine atar, yeniden kendilerini yakacak o halk icin canlarini feda eder, azap cekerler... Superman kryptonitin icine atilir, Batman'in ailesinden yadigar evi yanar, Spiderman kendine inanan son akorsuz kemanci bile ona inanmayi terk ettiginde yeniden sehri kurtarmaya adar kendini.

Watchmen karakterleri farklidir. Dan (Nightowl) kucuk yaslarinda, zengin babasini bir sokak cetesinin isledigi cinayete kurban verir. Butun servetini suclulari kovalamak ve suclulari kovalayanlara destek olabilmek icin harcar. Super kahramanliktan "emekli" edilip de nukleer tehdit kapisina geldiginde (Watchmen'in orjinal senaryosu, filmden epey farkli ve dunya bir nukleer savasin esigine gelmis dayanmistir) caresizligini, gucsuzlugunu iliklerine kadar hissetmistir. Kararan gelecegin getirdigi savas tehdidi ve hissettigi acizligi karsisinda tek guvenebilecegi maske ve kostumune duydugu ihtiyac, ve bunlarin kendisini kurtaramiyacagini bildiginden dolayi icini kemiren korkunun esiridir. Kahramanligi, insanliga olan adanmisligindan ya da adalete olan inancindan degil, korkularindan siyrilmak icin "bir escape route" (bu aralar buna kafayi taktim) olarak secmistir.

Blake ya da Comedian, insanligin icindeki "yoketme" arzusunu, siddet hirsini cozmustur. Zaten onu ve hayat tarzini var eden de bu siddet duygusunun ta kendisidir. Blake'e gore insanlik bir sekilde otekini yoketme arzusunun esiri olagelmistir ve en sonunda tum insanligi yokedebilme potansiyeline ulasmistir. Bu noktadan sonra sokaklarda suclulari kovalamanin artik anlami yoktur. Toptan yokolus onlenemez ve gelisi sadece "a matter of time"'dir. Hal boyleyken kendine bictigi rol, insanlari kendilerinden, kendilerini yokedecek metodla, yani siddetle korumaktir. Yani insanlari insanlardan siddetle korumaktadir. Burda keskin bir ironi vardir ve haliyle Comedian'a yaptigi her eylemi "legitimize" eden, yani bir sekilde "saka" olarak gosteren de budur. Adrian, Dunya barisi icin dunya uzerindeki 9 buyuk sehri ve 3 milyon insani yok ederken bunu "biggest practical joke" olarak niteler ve Blake de olmeden once son sakayi aslinda kendinin yapmasini umdugunu soyler. Fakat ilginc olan nokta, bu "saka-practical joke"nin, Blake'i bile dehsete dusurmus, yaptigi herseyden nefret etmesine yol acmis olmasidir. Blake kahraman filan degildir, o insanligin tercihleri ve yasam tarzini amplifiye edip ironiler icinde gozunun onune seren bir komedyendir. Kahramanlik, yaptiklarinin bir amaci dahil "istemsiz" sonucudur.

Gelelim Laurie ya da Miss. Jupiter'e... Miss Jupiter, kahraman olmayi kendi istememistir. Ona bu gorev, yaslanip da siradan hayata gecmeyi secmek zorunda kalmis ve eski gunlerinin ozlemi icinde yanip tutusan annesi tarafindan bicilmistir, aynen giydigi kiyafetler gibi (Laurie'nin kiyafeti senaryoda annesinin kiyafeti gibi tasvir ediliyo). Jon'la birlikteligi bile bir sekilde uzerinde kalmis, ona yapismis, Jon'un darilip Dunya'dan gocmemesi ve Dunya barisinin tehlikeye dusmemesi icin kendisine zorla giydirilmis bir vazife gibidir. Ilk onceleri kendisini sevmistir, ama Jon dunyadan yavas yavas ilgisini uzaklastirirken, o da Jon'a yavastan "katlanmak" zorunda kalmistir. Ona gore kahramanlik bir cilginliktir ve cilginligin dizgini olmadigi icin de hurriyetini/icinden geleni yasamanin tek yoludur. Dan'i iliskiye ikna etmenin ve orda tutabilmenin, Miss. Jupiter olarak mumkun olmadigini, bunu ancak Silk Spectre karakterinin becerebilecegini bilmektedir. Zira Dan, Night Owl olmadikca korkularindan kurtulamayacaktir.

Sira Geldi Rorshach'a... Eski bir polis, ondan da evveli bir "o.. cocugudur". Her psikopat(lunatic) gibi gecmisinde sevgi yoktur. Kaza eseri dogmustur ve annesi bunu kendisine ifade etmekte sakinca gormez. O, dunyada olmamasi gereken bir fazlaliktir. Bunu yuzune vuranlara karsi ise sahip oldugu tek sey olcusu olmayan bir siddettir. Gunun birinde suclularin pesinden kosmayi kendine meslek ve hayat tarzi edindiginde, gecmisi bir turlu kendini birakmaz. Sokaklardan, fahiselerden, sokaklarin getirdigi ve sundugu "lowlife"a dair herseyden bir tiksinti duymaktadir. Fakar bu tiksinti, o vahsi "cinayetten" sonra acimasizliga donusur. Rorshack'in adalete itimadi yoktur, insan haklarini kaale almaz. Uzerinden gecindigi, ipuclarini toparladigi insanlara karsi ne saygisi ne de merhameti yoktur. Siddet onun icin nefes almak, yemek yemek gibi birseydir. Suclulari, suclari ile orantili olarak kendi cezalandirir. Kendi varligina veya hayatina da bir duskunlugu yoktur. Siradanin da altinda standartlarda, sokaklarda yasar. Sanki onu hayatta tutan sey henuz kimsenin onu oldurmeyi basaramamis olmasidir. Cok ilginctir, bunca karakter icinde adalete guvenmese de dogru bildiginden ve adil olandan sapmayan bir tek Rorshach'in kendisidir.

Jon ya da Dr.Manhattan en ilginc karakterdir. Bir kaza sonucu "Tanrisalliga" ulasir (hasa ve kella). Veyahut bildigimiz alemin fizik, biyoloji, hangi bilimi sayarsaniz sayin, onun kurallari ona karsi tesirsizdir. Gucunun, bilgisinin, maddesinin, varliginin bir siniri yoktur. Belki de nukleer fizikci olmasinin da bir sonucu olarak, kendini atom ve atom alti parcaciklarin alemini "bilmeye" vakfetmistir. Insan dogasinin kendisini yoketmeye olan meylini Vietnam'da gormus olmasi, hatta bizzat bunu savasta yapmis olmasi, onun insan aleminden kopmasinda ilk basamaktir. Bir yandan ABD'yi ve muttefiklerini topyekun bir nukleer savastan varligi ve verdigi guvence ile korumakta, bir yandan da Sovyet Rusya'nin inanilmaz boyutta bir nukleer arsenali yaratmasinda temel sebep gorulmektedir. Fakat onu mesgul eden seyler farklidir. Sevdigi insan Jenny Slater gozleri onunde gun be gun yaslanmakta, kendi ayni kalmaktadir (Reverse Benjamin Button case). Miss Jupiterle kalkistigi kacamak, evliligini bitirmis, ona saglam bir darbe vurmustur. Adrian'in onune sundugu firsat, yani topyekun dunya barisi (sinirsiz enerji- no more fights to take a part in reaching the scarce resources) projesi, onun bir nevi Dunya'ya olan sorumluluklarindan terhis olmasini saglayacaktir. Zira topyekun savas tehditidir aslinda Jon'u Dunya'da tutan. Aslinda Dunya'ya karsi da bir sorumluluk da hissetmemektedir. Jon, butun benligini adadigi atom alti alemde Ruh'a dair hic bir sey goremedigi icin, kainattaki en buyuk mucizeyi, insana can veren ruhu ve onun ozelliklerini, sifatlarini unutmaktadir. Yasadigi hayatta olacak her seyi bilmekte, fakat onlarin olmasi uzerinde bir hukmu olmadigi (kaderi sekillendiremedigi - eh sekillendirse tam Tanri olacakti ve Oha! diyecektim) icin aslinda bir kasvetle de bogusmaktadir. Onune serilmis ve yasamaya mecbur oldugu, bilgisi dahilinde bir hayati, hic bir sonu olmamak uzere yasamaktadir. Belki de nukleer felaket, onu bu "onceden bilme" halinden kurtaracagi icin, onun hosuna da gitmektedir. Velhasil, yasamin her anindaki mucizelere adiyet gozluguyle bakmasindan dolayi gelen ulfet ve yukarda saydigim pek cok seyden oturu, diger insanlarin icinde yasamanin zahiri siradanligi artik onu bogmaktadir.

Gelelim Adrian'a... Tam bir megalomanyaktir. Insanlara barisi sunmakta gibi gorunmekte, ama aslinda ellerinden ozgurluklerini almaktadir. Insanlara hic bir secim sansi birakmamakta, butun herseyi kendi planlamakta, tam anlami ile bizim memlekette "toplum muhendisligine" soyunan takozlarin birlesip de yapamadiklarini, mega scale'de bir basina yapmaktadir. Yaptigi sey haliyle "esek sakasi-practical joke"nin ileri versiyonudur. Iskender gibi at ustunde bir bir ulkeleri fethetmek yerine, baris icinde birlesmis dunya devletlerini tek buyuk ve sinirsiz guc kaynagina muhtac ederek onlari sah damarindan yakalayip kendine baglamayi dusunmektedir (Gercek senaryoda Dan buna pabuc birakmaz).

Neyse, epey yazdim, bunca seyi okuduysaniz bravo... Burdan sonrasi Rorshach'tan: Blake'in olmeden once ya da bir hayat boyu yasadigi dilemmayi ya da bastirdigi yanini, belli belirsiz resmeden ya da ozetleyen kisa bir "joke"

Rorschach: I heard a joke once: Man goes to doctor. Says he's depressed. Says life is harsh and cruel. Says he feels all alone in a threatening world. Doctor says, "Treatment is simple. The great clown Pagliacci is in town tonight. Go see him. That should pick you up." Man bursts into tears. Says, "But doctor... I am Pagliacci." Good joke. Everybody laugh. Roll on snare drum. Curtains.

Pek ben neden onca vaktimi harcayip bunu yazdim? Vardir bir sebebi...

Wednesday, August 5, 2009

Irsad ve Araba

Cok kotu araba kullaniyorum... Aslinda bana normal geliyo da, bir baskasini dehsete sokacagimi bilmezdim. Bir kac highway exiti aldiktan sonra Deniz'in tepkisi:

"Bu gidisle beni Musluman edicen, biraz yavas gir virajlara!"

Tuesday, August 4, 2009

Deniz

Dun aksam Denizle oturduk, konustuk da konustuk...

Deniz muhendislikten lisans ve masterini aldiktan sonra sosyoloji-isletme karisimi bir alanda doktorasini yapmis bir "umman". O konustu ben dinledim, ben kirik Turkcemle bisiler anlatmaya calistim o sabretti. Dinden siyasete, dedikodudan sanata... Guzel cumleler kurduk, yeni seyler ogrendik.

Monday, August 3, 2009

Politikada Normallesme?

Bugun Suleyman Demirel'in elinde mikrofonla cekilmis, yillar yillar evvel de karsi partinin reklam afislerine malzeme olmus bir resmini aramak icin Google'i actim. "Demirel" yazip Images opsiyonundan aramama basladim. Ilk sayfalara Suleyman Demirel hakimken ikinci sayfadan itibaren Sevda ve Volkan Demirel'in Morrisonlarin Suleyman'ina kafa tuttuklarini gordum ve sasirdim.

Acip bundan 10 yil sonra, Suleyman Demirel'in bir resmini bulabilmek icin 40 sayfa Google sonucu taramak gerekebilir mi? Aynen oyle de, memleketin ve siyasilerin hafizalarindan kazimak mumkun olabilir mi?

Sunday, August 2, 2009

Watchmen

Sonunda Watchmen'i de seyredebildim.

Extra smart olmayi gerektiren, degisik bir superhero filmi. Yonetmenin goruntulerdeki dehasi inanilmaz. Ayrica muzikler de 80lerin en guzelleri...

Misafirimin yorumu: "Matrix'ten sonra yapilacak bir sey kalmadi"

Saturday, August 1, 2009

Bilmece

2 Izmir Fenli, 2 Odtu Endustrili, 2 Sabanci Univli, bir baska deyisle bunlarin hepsini yasamis iki kisi bir araya gelirse ne yapar?

Friday, July 31, 2009

Pervane-Mum

Pervane-mum metaforundan aklima gece yarisi dusenler...

Bir pervane dusunun ki atesin goruntusunun yansidigi bir aynanin cevresinde doner de durur, ha bire aynanin yuzeyine carpar, en nihayetinde ters doner kavusturur incecik bacaklarini... Pervane aynaya mi taliptir, yoksa aynadaki yanan mumun aksine mi?

Sunday, July 26, 2009

Boston

Ne zamandir gitmek istiyordum. Gordugum diger Amerikan sehirlerinden cok da farkli olmasa gerekti. Bolca gokdelen, buyuk bir downtown ama kucuk bir gezilesi alan, filan falan...

Hava guzel olucak gibi, demek ki ucus cizelgelerinde cok bir aksama olmayacak (cizelgeler aksayip da ucuslar iptal edilmeye basladiginda basima neler gelebilecegini biliyorum). Gece uykuya dalabilmeyi basaramadim. Asil niyetlendigim 5:45 New York ucagi fazlacana erken, ustelik donuste yer bulma problemi var, ustelik New York'a kim bilir kac kere gittim. Sakin sularda kulac atmaktansa biraz farklilik denemenin zamani geldi de geciyo. En sonuncu "ustelik" de, yakinda Boston'da yagmur mevsimi (boyle bir mevsim yok aslinda, benim uydurmam) baslar, oraya gitmek iyice hayal olur...

Atladim gittim. Kendimi sehir merkezine getirmek kolay oldu (Thanks to i-Phone!). Indigim yerin hemen ardindaki limana yurudum. Yanimda getirdigim Elif Safak kitabini (Ask, Boston'a aslinda bu kitabi okumak icin geldim) actim, biraz okudum. Ardindan da bir tura katilip ordan oraya kisa gezicikler yaptim. Gorulesi ve daha sonra etraflica gezilesi yerlerin bir kisa listesini devsirdim. Cambridge hayatimda gormedigim kadar guzel bir yer... Sonra tekrar sehre donup Quincy Market'ten Nantucket Seafood Chowder denen sacma sapan bir corba ictim. Icinde ne oldugunu bilmediginiz, ama arada sirada agziniza gelen lastiksi, kusbasi parcaciklar... Sonra tekrar limana donup, denize karsi bagdas kuraraktan kitabima devam ettim.

Sanirim burayi New York'tan da, New Orleans'dan da cok sevdim... Umarim yolum tekrar duser ve umarim bu sefer gelmeden evvel nerde ne yiyecegime karar vermis olurum...

Wednesday, July 22, 2009

Blood Toys

"Blood Diamonds", Afrika'da ic catismalari finanse eden, ugruna insanlarin kirildigi, kacak yollardan Avrupa'daki toptancilara satilan elmaslar... Leonardo DiCaprio'nun bu konuyu isleyen bir filmi vardi, adi da yine "Blood Diamonds" idi yanlis hatirlamiyorsam. Hatta bu blog'un sayfalarina da yazmistim.

Sincan'daki hadiselerin cikis nedeni de, Cin'in ic bolgelerindeki oyuncak fabrikalarina, Uygurlu Turkler'in zorla alikonularak isci sifatiyla istihdam edilmesi. Oyuncak sektorunde kar marji cok olmadigi icin, tahminimce bu insanlar berbat yasam ve saglik kosullarinda, uc otuz paraya talim etmek zorunda birakiliyor: yani modern kolelik. Dunki gazete haberine gore, bu duruma karsi cikan 600 kadar Uygurlu da kursuna dizilmis. Gozaltindakilerden haber alinamiyormus.

Yarin bir gun, veledinizi susturmak ya da nefsinizi mutlu etmek icin (kumandali araba biriktiren kendimi de kapsayan bir durum) bir oyuncak ya da hediyelik zimbirti aldiginizda (eger altinda "Made in China" yaziyorsa) bir dusunun kac kisinin canina mal olmus olabilir...

Friday, July 17, 2009

Across the Universe

Cuma gecesi sinemasinda bu hafta aldigim film "5 Fingers"di... Vending machine'de baska bisi bulamadim ilgimi cekebilecek, napalim? Tek kelime ile berbat bir film, haliyle yarim saat dayanabildim.

TV'de zaplarkense 'Across the Universe' filminin son 20 dakikasina denk geldim. Film hakkinda yorum yok zira tamamini daha sonra seyredicem. Amma Beatles dinleyen biriyseniz bu film sizi de ceker. Filmin sonundaki surprizse Julie Taymor' imzasi... Titus Andronicus en sevdigim filmler arasinda. Herhalde biri Turkce olmak uzere 3-4 kere seyrettim.

Sozun kisasi, tavsiye edilir. (Denk gelirse Frida ve Titus'u da seyredin)

Can't Leave on a Jet Plane

Yine cumartesi icin ucus firsatlarini aradim, yine hersey kapali... I can't leave on a jet plane...

Tuesday, July 14, 2009

Kitab'i Ask

Her sey Harun Kardes'e askin ne oldugunu sormakla basladi... Cevaplar aradik, bulduk bulamadik, testleri gecemedik... Daha derine inmek istedim ki, Elif Safak "Ask" demis... Preliminary olsun diyerekten de bir ask ustadi bildigimiz Iskender Pala'nin "Kitab'i Ask"ina sarildik. Sorduk Harun efendiye, "icim bayila bayila okumustum" dedi... Icini mi baydi yoksa yazilanlara mi bayildi bilemedim, sormaya cesaret edemedim. Actim okumaya basladim...

Her satir basina dusune dusune okumak en zor olani... Hele okumak icin uygun modda olmayi da bekliyosaniz... En nihayetinde bitti... Ama kafamda bir dolu soru kaldi. Kitap 5 bolumden olusuyo ve yazarin gelmek istedigini sanidigim, benim de merak ettigim bolum "Ask'i Ilahi"... Iskender Pala, bekledigimden fazlasini sunuyor bu bolumde. Tam tadina geldi, anlamaya basliyorum artik derken, besinci ve son bolumde her sey arap sacina donuyor. Gelinen noktada bir hulasa beklerken, yazar o ana kadar anlattigi herseyi, (belki bir case study ornegi de olsun ki muhendisler de anlasin diye) ekledigi bir fani askin hikayesinde tuketip birakiyor...

En nihayetinde ben "canina sevgili isteyenle sevgili icin can isteyen" arasindaki farki hayal meyal de olsa, pervane-mum analojisini de somurerekten, az bucuk anliyo gibiyim... Zararda sayilmam...

Monday, July 13, 2009

Caykovski ve Sarap

Bugun sanirim Ahmet Turan Alkan'in idi, bir yazi okudum ve akabinde bir dolu sacma sapan ve komik senaryolar akmaya basladi kafamda. Yazi ders vericiydi, A.T. Alkan onemli noktalarin altini ciziyordu.. (Baskalarinin ne yaptigi beni irgalamaz, onemli olan kendi icimdeki muhasebede, kendi kemalatimda neredeyim... anafikri cevresinde cereyan eden bir hayali diyalog) Bir kac gundur bu ders, farkli sekillerde, farkli kereler karsima cikiyor. Baskalarina kizmak, baskalarina neden oyle olmadiklari ya da oyleymis gibi davrandiklari, ya da oyle olduklari noktasinda elestiri oklari yoneltmek... Bunlar olmamali benim isim. Onemli olan kendi icimde nereye geldim, Mutlak Sevgili'den yadigar hangi guzellikleri buldum, hangilerini parlattim, hangilerini kendime kattim, siretimden suretime aksettirdim, ya da aksettirebildim mi... Gibi gibi... Velhasil, cok guzel metinlere rast geldim. Neyse, onemli olan okumak degil okudugunu yasamak...

Simdi gelelim can alici soruya: Klasik muzik dinlerken sere serpe uzanilip sarap icilir mi?

Efendim bizim burda pazar sabahlari, cayir cimenlik bir alanda, millet kahvaltsini kapar ve klasik muzik dinlemeye kosar. Programin adi da: Bach, Beethoven, and Brunch... Pazar gunleri genelde cumartesiden yarim kalan hibernasyonumu surdurdugum icin ne yazik ki yetisemiyorum, ama demek ki kahvalti edilebiliyormus; peki ya sarap?

Pittsburgh Symphony Orkestrasini takip ettigim gecen sezon boyunca konserlerin verildigi Heinz Hall'daki bar daima icki servisi yapardi. Amma elinizde icki ile salona giremezdiniz. Bencileyin koca bir bardak grande cappuchinoyu kis gunu bogazlarim yana yana icip bitirip oyle girebilmistim salona...

Gelelim senaryoya...

Efendim, cim amfidesiniz... Uzerinizde krem keten pantalon; beyaz, yakasi acik, bol, Kuba usulu, keten gomlek... Fantazi bu ya, boynunuzda disari sarkan bir askot; kahverengi sapli, hafif geniscene, vintage gunes gozlukleriniz; ayaklarinizda yazlik, kahverengi, bagciksiz, lastik tabanli pabuclar... Uzanmissiniz cimlerin uzerinde bir mindere... Bir elinizde sarap kadehi... Basinizi donduren temiz hava ve burnunuzda hafif bir sarap kokusu... Leyl semayi kaplarken yani basinizda Leyla, karsinizda guruba dalan, olabildigince kizilligi ile gunes ve kana boyadigi bulutlar, gri kubbeleri ve minareleri ile uzakta Istanbul... Bir manzaraya, bir de gunesin Leyla'nini yuzundeki aksine dalarken gozunuz, hayranligin zirvelerine kanat cirpiyor kalbiniz... Derken piyano... Muzik hafif ve parmaklardan akan, yumusacik tonlari ile kulaklarinizin icini, beyninizi, kalbinizi, tum ruhunuzu dolduruyor, hayal aleminizin kapilarini ardina kadar araliyor, yuzunuze bir tebessum konduruyor, zira artik gercek hayattan oteye yelken aciyorsunuz... Kacamak bir yudumda sarabin dilinizde biraktigi mayhos ve uyusuk tad... Hafif ruzgar vucudunuzu oksarken bes duyunuz da mest olmus bir halde kendinizden geciveriyorsunuz... Siz zamana esir degilsiniz artik, o kosadursun bir yerlerde... Siz zamanin otesine, zamansiz alemlere kayiyorsunuz...

Buraya kadar hersey ideal... Her sey muntazam... Hikaye sonrasinda kopuyor...

Otenizde cimlerin uzerine obeklenmis bir grupta Cevdet Bey en son aldigi yatin direginden bahsi aciyor. Hay o direk...! Derken baska bir obekte kodamanin teki "Evladim, kuruduk kaldik burda! Kos bir sise daha Okuzgozu getir!" diye buyuruyor. Arkadaki obekte gobegi saglam bir amca "Biz bu gariyi kuma getirdigimizde Cukurova'da bamih toplar, Ibraam Da'lises dinlerdi, bah simdi dustugumuz hallere... Basham, bah hele rahki yoh midir? Aha al su yuzlugu de gharsiki bufeden bi otuzbeslik ighi de gupa gap gel, ustu lazim deel" diyerek boguruyor... Otedeki obekten birileri "Rasim bey, kac zaman oldu ugramazsiniz, arayi acmayalim!" diye yayvan bir sitem salliyor, akabinde Rasim bey gulumser bir suratla basini o yone sallarken icinden "Ulan p....k Tarlabasi'nda pavyon islettigini bilmeyen mi var, cizdin karizmamizi oturduk yerden, hanim da duyduysa yandik..." diye geciriyor...

Sozun ozu, bosverin bunlari...

Yazanin dilegi: Bir gun Ibiza'da, mumkunse Cafe Del Mar'da gunesi batirmak...
Yazanin notu: Yazar kirmizi sarabi sevmez. Iyi cocuktur... Keten pantalonu da yoktur.
Yazanin elestirisi: Biliyorum, cok kitsch bi yazi oldu...

Sunday, July 12, 2009

Bisikletmania

Gecen hafta 34 mil surdugum trackta bu pazar 40 mili (66 km kadar) tamamladim. Dun de her zamanki engebeli patikayi bir kere gectikten sorna alternatif patikalar ararken kaybolup toplamda 8-9 millik trackte iki de devasa rampa tirmandim.

Yillar once bir kosu grubu ile Mississippi'de millerin tozunu atarken, uzun mesafe katetmenin kaslarin yeterliliginden cok kararliliga ve iradeye bagli oldugunu soylemislerdi. Epey dogru... Vucudun degil iradedin bittigi yerde duruyosunuz. (Ben 3.5 saat iyi dayanmisim yine)

Thursday, July 9, 2009

Akademi Yeniden

Pittsburgh'da, Upitt kutuphanesinde, yeni projemle ilgili akademik makale ariyorum. Inanilmaz... Ben bu ise akademiden kopmak icin girmistim, dun patrona "bu isten makale bile cikar" dedim... O kadar kahve mahve bana misin demiyo, uykum dorukta, aklim bisikletlerde... Trek Madone serisi, yeni platonik askim...

Monday, July 6, 2009

Biz Kimiz?

Bugun Ihsan Dagi'nin yazisini okuyordum. Aklima "The Good Shepherd" filminden bir sahne ve replik geldi...

Joseph Palmi: Let me ask you something... we Italians, we got our families, and we got the church; the Irish, they have the homeland, Jews their tradition; even the niggers, they got their music. What about you people, Mr. Wilson, what do you have?
Edward Wilson: The United States of America. The rest of you are just visiting.

Aklima takilani yazmadan edemedim. Sahiden biz kimiz? Aleviler, Sunniler, Suryaniler, Kurltler, Turkler, Laikciler, Yeni Muhafazakar Demokratlar (?), Harbici Demokratlar, Liberaller, Soldan Sapmalar, Ulkuculer, BiBiPciler, (Swastikali) Solcular, Sariklilar, Cubbeliler, Diplomali Esekler, Yandan Yemisler vs... Bunun cevabini bulmak icin Devlet'in kimin hakimiyet alani olageldigini tanimlamak lazim: Besleme Burjuvazi ve (Sefaretlerdeki Monsherler ile Askerleri de kapsayan) Burokratik Oligarsi... Haliyle bizim ne oldugumuz da ortaya cikiyor... Bizler satranc tahtasi uzerindeki piyonlar, sahadaki koyunlar, gelip gecici misafirler, deniz icinde yasayip da denizden bihaber baliklar, ne olmesine ne dirilmesine izin verilen, komada tutulan pirasa organizmalariz. Ne zaman ki gemden yulardan silkinmeye calisiyoruz, birbirimize kirdiriliyoruz. Sahipler hep steril, hep temiz kaliyo; ustu Omo'yla yikanan hep biz oluyoruz.

Camasirdir kirlenir, kan lekesi bu ilik suda bile temizlenir... Ah ki ahmaklik...

Sunday, July 5, 2009

Borodin

Borodin besteci olmasinin yanindan aslinda unlu bir kimyagermis... Bunu gecenlerde bir radyo showunda ogrendim. Anonsun ardindan yayinlanan ikinci senfonisini de karisina ithaf etmis. Elbette muzigi duyunca karisi ile arasinin cok iyi olmadigi ya da tipik bir muhendis ruhsuzlugundan muzdarip oldugunu dusunmustum. Taaa ki kucuklugumden beri bilip de kimin oldugunu bilmedigim, videosunu paylastigim Polovtsian Dances'i bulana kadar...

Saturday, July 4, 2009

Down in Mexico

Hiper berbat ve seyrettikten sonra Quentin Tarantino'nun psikopatliginin zirvesinde olduguna kesin delil olarak sunulabilecek iki film: Grindhouse ve Death Proof... Ikisini de ne yazik ki seyrettim. Death Proof'tan aklimda kalmasini istedigim tek guzel sey bu parca... Isteyen Youtube'de diger versiyonlarini da izlesin. Cuma gunu bir cafede duydum tekrar...

Thursday, July 2, 2009

Fotograf Davetiye

Manevi kardesim, nikahinda cektigim bir fotografi dugunu icin davetiye haline getirmis... Ilk once de bana gondermis. Davete icabet edemiyecegimi o da biliyor, ama inceligin karesini almis olmasi ziyadesiyle guzel...

"Ileride" dedim, "bebelerine kotu ornek olacak bir amca lazim sana"... O vazife de bana duser artik.

Wednesday, July 1, 2009

Hafta Sonu

Fotograf makinemle NY'da olucam efenim... No plans, no reservations... Aklima ne eserse...

Bazen yasadigini hatirlamak icin hayatta ufak degisiklikler yapmak, monotonun disina cikmak, bir nefes almak gerekir... Gibi gibi...

Monday, June 29, 2009

Gran Torino

Cuma gecesi DVD kusaginda gecen hafta Gran Torino gosterimdeydi. Filmin kendisi ayri guzel, hepsinden ote en sonundaki muzigi ayri guzel... Clint Amca'nin "Flags of Our Fathers" ve "Letters from Iwo Jima"'sini da seyretmistim, hepsinde ayni huzunlu hava... Ne diyim, filmden sonra Hill ve Paul amcalarin halini hatrini sorasim geldi. Arabalari oldugundan filan degil, ikisini de cok severdim, ikisi de savasi gormus insanlardi :)

Sunday, June 28, 2009

RIP ~ MJ

Kucuklugumde 'Smooth Criminal' videosunu cok severdim. O devirlerde anca haftada bir Sezen Cumhur Onal'in Muzik Yelpazesi'nde "Cukulata renkli sanatci" diye anons edilerek, veyahut 'Pop Saati' programinda cikardi videolari. Babam da benim icin videoya kaydetmisti. Kac yasindaydik kim bilir... Daha evvelinde moonwalk'u taklit etmeye calistigimi ve ayaklarimin altini yaktigimi hatirlarim. Hey gidi hey...

80lerden aklimda kalan kim vardiysa gidiyo birer birer... Bizse buyumeye devam...

Saturday, June 20, 2009

Iran ve Yesil Devrim

Iran'da olup bitenler fazlaca karisik. Facebook'taki Iranli arkadaslardan ogrenebildigim kadari ile gencler daha ziyade ozgurlukler vaad eden Mousavi'yi destekliyor. Muhafazakarlar ise Ahmedinejad'i... Ahmedinejad daha ziyade populist ekonomik politikalari savunuyor; Mousavi ise bir entellektuel ve genc neslin kendisini desteklemesinin bir nedeni de "yardim" ekonomisi yerine kaynaklarin reel ekonomiye yatirilmasini onermesi. Boylece universiteli genclik, kendisini bekleyen ve ortadoguyu kavuran issizlikten pacasini kurtarmak istiyor.

Su anda C-Span'da, Ayetollah Khamenei'in Tehran Universitesi'nde gecen cuma gunu (TV'de soylediginden gore namaz sonrasi) gerceklesen konusmasi yayinlaniyor. ABD icin bu buyuk bir degisiklik. CNN'in web sayfasi ise, ABD halkinin oradaki gelismelere odaklandiginin bir gostergesi.

Konusma, berbat bir simultane tercume ile verildigi ve icerik oldukca sig oldugu icin soylenenleri es gecicem. Onun yerine biraz ortamin ve dinleyicilerin tepkisinin bende uyandirdigi izlenimden bahsedeyim.

Konusma, oldukca genis, ustu kapali ama yanlari acik bir alanda yapiliyor. Iceride izdiham olmamasi icin yer yer sirali sekilde celik bariyerler konulmus. Bir kosede Khamenei'in konusma yaptigi, oldukca suslu ve bu is icin tasarlanmis, dogu tarzinda bir kursu var. Demek ki salon, cami olarak tasarlanmamis. Salonun her tarafi bayraklarla cevrenlemis. Catidan ses ve isik sistemleri sarkiyor. Hareketli kamera, bu konusma icin ozel olarak, catida hareketli bir hatta monte edilmis. Bunun yanisira pek cok acidan kayit yapan 5-6 diger kamera var.

Insanlar 30 saniyede bir, Khamenei'in aralarinda, topluca tezahurata geciyor. Iceride 15 binden fazla, disarida da 5 bine yakin kisi bagdas kurmus oturmus. Ekseriya sakalli, kimisi kara ya da kahverengi cubbeler icinde, cogu orta yas ve uzeri insanlar. Tezahurat anlarinda herkes ayni anda sag yumruklarini kaldiriyor ve ayni sekilde salliyor, tek agizdan ayni seyi soyluyorlar. Alkis kesinlikle yok. Konusma uzadikca, tempo tutan insanlarin yuzundeki ifade, icapciliktan nefrete donusuyor. Konusma icerigi de zaten Iran'in kendi ic siyasetinden dis dusmanlarin emellerine, ozellikle Bati'ya, Bati'nin rejim uzerinde emellerine kayiyor.

George Orwell'i, ODTU'de tanidim. Bir yilbasi gecesi eve gitmemis, yurtta kalmayi tercih etmis, CS'de benimle ayni kaderi paylasan bir iki arkadasla zaman oldururken, Enis bir arkadasi ile cikageldi. Arkadasi Uludag Univ Kamu Yonetiminde okuyordu. Dersi biraktim, bir bucuk iki saat onu dinledim. Siyaset uzerine konustu, adetim olmadigi halde dinledim. Cok sey anlatti, ODTU'dekiler gibi fanatik ya da militan degildi. Doluydu ama bilgiyle; nefretle degil. Orwell'e geldi bir sekilde soz, daha once Animal Farm'in bir cizgi filmini seyretmistik kucukken; hepsi o.

Derken bir gun ders kitaplarindan kafami kaldirdigimda, kutuphane'de 1984'un kitabini buldum. Okudum. Filmini de aradim ama bulamadim. Bekledim, bekledim, derken bir kacak sitede buldum. Seyrettim, bir sahne kaldi aklimda. Winston, ait olmadigini hissettigi bir salonda, diger yoldaslarinin arasinda oturmaktadir. Karsilarindaki dev teleekranda Big Brother belirmekte, propaganda konusmalarinin ardindan once kendi ulkelerindeki izdirap ardindan esir edilen dusman askerleri gosterilmektedir. Topluluk cildirmis gibi, yumruklar sallanmakta, dusman goruntulerinin her belirisinde nefretten kudurmaktadir. Ardindan Big Brother'in goruntusu verilmekte, halk bu sefer sevgisinden aglamakta; boylecene de toplanti nihayetlenmektedir.

Khamenei konusmasinin sonunu, kendini devrim icin feda edenlere adadi ve onlardan anektodlar aktardi. Topluluktan ortak bir huzun, bir aglama, sizlanma sesi yukseldi... Akabinde de ayakta, topluca atilan, dusmanlarin lanetlendigi sloganlarla konusma nihayetlendi. C-Span, ayni gun cekilen ve sokaklardaki ayaklanmayi gosteren amator video goruntuleri ile yayini kapatti.

Din ve siyaset, ic ice girmemesi gereken iki buyuk kurum; hele ki halkin iradesinin bir rejimin golgesinde birakildigi toplumlarda. Yukaridaki satirlarda belli belirsiz anlatmaya calistigim ise, kati bir rejim, cetrefilli ve uzlasmaci olmayan bir siyasilerin yonetiminde ve hukuksuzluklarin ortulmesinde dinin kullanildigi durumlarda olusan yonetimin, aslinda kendisini tam karsisinda konuslandirdigi bir baska yonetimden (Iran Islam Cumhuriyeti vs Sovyetler Birliginin Stalinist donemi ya da Kuzey Kore'deki Kim Jong-il yonetimi) farki kalmadigi.

Bu blogdaki yazilarin icerigine pek uymadi ama bunu da yazdim. Neyse, herhangi bir tarafi desteklemiyorum.

Wednesday, June 17, 2009

"Honeymoon is over baby, so why dont you kill me?"

if you are married to your job, or you have to live like that no matter what, then the day you return to a full pace or exceed it, is the day that marks the end of your "honeymoon" after an involuntarily extended vacation. The only song that keeps playing in my mind is Loser by Beck...

I keep repeating: "Honeymoon is over baby, so why dont you kill me?"

Tuesday, June 16, 2009

"End of the honeymoon"

Bizim managerin bu aksam gelecegini ekipteki diger analistle birlikte ogrendikten sonra, aramizda son kez kaynatiyoruz: "It is the end of the honeymoon" diyor. Ozellikle benim icin dogru. 7 haftadir leyla leyla yasayip gidiyordum; halimden de pek memnundum. Yogun tempoya geri donuyoruz. Onumde dag gibi yapilasi is var...


Patronu havaalanindan aliyorum. Onun Istanbul izlenimleri ile benimkiler cok farkli. O, "insanlar geriye gitmis, gericilik almis basini gitmis" diyor. Ben diyorum ki "gordugun sey sadece kabuktan ibaret, insanlar iclerinde ne idilerse o olmaya devam ediyorlar." Ekliyorum, "bu gittigimde ben de cok sasirdim." Sasirdigim seyi ise anlatamiyorum... Kelimelere dokulmuyo. Belli ki cok da dusunmemisim uzerine...


Kendimden biliyorum, oyle goruyorum, belki de oyle zannediyorum. Insanlar yuzlerine iclerine degil dislarina donmusler... Ne olduklari degil sanki onemli olan... Referans noktasi kendi icinde olmali insanin, disarilarda aramak beyhude. O zaman sayisiz referans noktasi cikar ki, ilerleme hissini edinebilmek icin adim atmak yerine referans noktani degistirmek yeterli olur...

Sunday, June 14, 2009

Friday, June 12, 2009

2009 NHL Stanley Cup Champions: Pittsburgh Penguins!


Bu aksam hayatimda gordugum en mukemmel hockey macinda Pittsburgh Penguins, gecen sene yine final musabakasinda deviremedigi Red Wings'i yedinci ve son macta 2-1'lik skorla yenip sampiyonluga ulasti.

Bu senenin bir baska ozelligi de NFL'de sampiyonlugu yine bir Pittsburgh takimi olan Steelers'in 6. kere kazanmis olmasi. Pittsburgh'un yeni slogani: "City of Champions"...

Thursday, June 11, 2009

Kurosawa

Ilk seyredemedigim Kurosawa filmim "7 Samuray"'di... Ilk okuldaydim ve film yatma saatimden sonra baslayip bizimkilerin yatma saatinden sonra bitiyodu. O devirlerde gec saatte bir filmi seyredebilmek icin ogle uykusuna yatardim eger sabahciysam. Sanirim bu film icin onu da kabul ettirememistim. Bizimkiler videoya cekiceklerdi guya, ama babam da dayanamayip uyumus...

Bu aksam NHL finalini seyretmek icin kanallari ararken (final yarinmis) denk geldim 7 Samuray'a. Roller, karakterler ve muzikler cok guzel. Yonetmen zamani uzun uzun, karakterlerin islenisinden taviz vermeden kullanmis. Ardindan Kagemusha'yi yayina verdiler. Shingen Takeda'nin olumunden sonra yerine gecen dublorun yasadigi celiskiler. Kurosawa 80lerin basinda bu filmi yapmak icin kendi ulkesinden finans bulamayinca Lucas ve Coppola'dan yardim almis.

Kucukken Shingen Takeda'nin hayatini anlatan bir dizi oynardi cumartesi gunleri televizyonda. Kacirmazdim. 4 kelimelik bir slogani vardi: Ruzgar, Orman, Ates, Dag... Swift as wind, silent as forest, fierce as fire, and immovable as a mountain. O diziyi seyrettikten sonra hic ses cikarmadan yuruyebilme ve hic hareketsiz kalabilme uzerine biraz zaman gecirmistim.

Monday, June 8, 2009

Kitab'i Ask

Iskender Pala'nin Katre'i Matem'ini almisken ayni rafta gordum Kitab'i Ask'i ve elim ona da gitti...

Gece yarisi uyumazdan evvel bu kirmizi kapli kitabi sectim. Arka kapaktaki son cumle ilgimi cekti:

"...canina sevgili isteyen ile sevgili icin can isteyen arasinda hayat yolculugunun ta kendisi gizlidir."

Uskudar'da katildigim bir dost meclisinde de benzeri bir cumle gecmisti ve orada da kafama tam oturmamisti soylenen. Iskender Pala'nin hayati icine sigdirdigi cumlenin ilk kismini anlamak gorece kolay olsa da, ikinci kismin uzerini ortup ozetledigi derinligi kavrayabilmek icin, bu kitap okunur...

Saturday, June 6, 2009

Yorgunluk

Hayatimda yorgun zamanlarimi bilirim ama bu gunki kadar yorgun hissettigimi anca bir kere, o da bir ameliyat sonrasi narkoz sebebiyle oldugunu hatirlarim.

Dun 3 ucus yaptim ve sanirim 17 saat ucaklarin icindeydim. Iki valiz halinde 39 kilo, bir sirt cantasi ki en az 7 kilo, laptop cantam 5 kilo, fotograf makinem 2 kilo, ve bencileyin 100 kilo... O kadar yorgunum ki, her zerremi bir kuvvetin asagilara dogru cektigini hissedebiliyorum...

Thursday, June 4, 2009

Giderayak...

Akşam akşam Nişantaşı'nda takıldığımız bir mekanın işletmecisi ile kayınpeder-damat olduk :) Eeeee kaderde bu da varmış... Masadaki diğer elemanlar da nikah şahidi. Belki de üç sene sonra Nişantaşı'nda bir cafe/bar işletmecisi filan olurum, belli mi olur? Müstakbel kayınbaba da zaten işletme üzerine finans masteri yapmış.

Çok okumakla kafayı çizdirmek arasında bir bağ olmalı...

Ben şimdi bilet milet ayarlıyayım, 9 saat sonra New York'a uçmam lazım...

Update: New York'a uctum, ordan iki ucus daha yapip evim evim guzel evime geldim. Ismik ismik kokan tozlu evim...
Update2: Ablam dalga geciyo, senin kayinvalide ile de tanistik diye.

Wednesday, June 3, 2009

Koop - Strange Love

Gitmek

Gitmeye dair vedalaşmaları, merasimleri sevmem. Lisedeyken de uğurlayanım olmazdı, en sona kalmayı seçerdim gitmek için... Çoğu zaman en sona kalmak benim tercihim de olmazdı... Tabiri caizse sıvışırdım, kimseye görünmeden. Hala da öyleyim...

'Hoşgeldin' demeyene 'Allah'a ısmarladık' demek yok bende, absolutely redundant... 'Hoşgeldin' diyen herkese ulaşabilmek de son anlarda mümkün değil... Bu tatilde hiç bir şey beklediğim gibi olmadı. Yorgunum, uykusuzum, terliyorum, bir buçuk aydır bir bavuldan yaşıyorum. Territorial biriyim sanırım, bütünüyle kendime ait olsun isterim mekanın. Bir tek yazlıkta mümkündü, o da olmadı. Bir monotona uyduramadım kendimi, ritm tutmamış bando eşliğinde yürüyen bir grup asker gibiyim...

Neyse, kendi monotonuma erişmek beni dinlendirir...

Tuesday, June 2, 2009

Kafaya Sıkmak

Kurtlar Vadisi'nin yaşantımıza bir katkısı...

İki kelime, ağızdan çıkış süresi 1.5 saniyeden az. Ağızdan çıkışı ile eyleme geçişi arasındaki süre bir kaç dakika ile bir kaç gün arası. Tetiği çekmek için gereken süre 1 saniye. Kafasına sıkılan insanin o ana gelebilmesi için yaşaması gereken süre ortalama 25 sene (artık çocukların da kafasına sıkılıyo). Yetim ve dulun yaşaması gereken eziyet dolu hayat, 35 sene belki daha da çok (artık geride dul ya da yetim de bırakılmıyo).

Filmler öldüren adamın macerasını işlerken neden acaba kurşunu yiyen, o ismi bile mühimsenmeyen, extra elemanın hayatını işlemez? Geçmişi, geleceği, çekeceği azap, ardında kalanların çekeceği zorluklar, vefasızlar, ahlakın ayaklar altında kaldığı varoşlar, evlatlarını güç bela okutmaya ve babalarının düştüğü yoldan uzak tutmaya çalışan vefakar ve cefakar bir anne?

Hani belki bunu görse insanlar, tekrar düşünürler 'kafaya sıkmadan' evvel... Ya da kalblerine bir korku salmak lazım. İkisi de olmadı, hapishanelerde sabahtan akşama Fashion TV ve Fashion One kanallarını seyrettirmeli mahpuslara... Vicdanları kıpırdanmazsa, hayvanlıkları törpülensin...

Saturday, May 30, 2009

Salim Dundar - Aynalar



Radyoda denk geldi... Annem şıp diye hatırladı...

Friday, May 29, 2009

Beklemek...

Nefret ederim... Arayacağından emin olmadığım insanları beklememek için yeni telefonumu bile kimseye vermedim. Ama bu tatil habire bir şeyleri bekleyerek geçti. Gelmedi, gelmiyor, ama gelicek... Tatil heba oldu.

Dilimide bir şarkı var, nakaratını mırıldanıp duruyorum...

Monday, May 25, 2009

Rakısız Dünya...

Hafta sonu İzmir'deydik. Nerden esti bilmem ama daha 40 yıl yüzünü görmesem gocunmayacağım dedemi ziyarete gidelim diye tutturdu annem. Nerden kabul ettim ki... E her gidiş gelişimde iki üç akraba yer üstünden yer altına göçüyo. Haliyle dedim ki belki son kez görürüm...

Dedemle muhabbet iyi başlar. İlk 5 dakika iltifatlar uçar. Duyabileceğiniz tüm güzel kelimeler de o zaman zarfında tüketilir. Sonra vecizeler... Dedem rakı bile ikram eder o beş dakika içinde. 84 yaşındadır ama haftda 5 gün içer, 3 gün de 35 kilometre bisiklet biner. Ben içmem deyince üfürür 'Rakısız dünya davulsuz düğüne benzer!'...

Dedemin dilinde 'pezevenk' kelimesi bir zamir. Sayısız kişi nasiplenir ondan. İlk 30 dakika içinde çıkarsa çıkar bir hır gür. 30 dakika olaysız geçerse rakı şişesi açılır, zorla rakı içirilir. Şişenin dibi görünmeye dursun, ikinci bir hır gür çıkması muhtemel yarım saat yaşanır. İlkinde çıkmadıysa mutlaka bunda çıkar. Dayım varsa dedem silahına davranmak için masadan kalkar, Ayşe Kadın zorla oturtur. Apar topar gece biter.

Bu sefer biz ilk 30 dakikayı aşamadık. Anneannemin evinde aile meclisi toplandı. Dayım zum kafayla silahından güç aldı. Silah, rakı ve tanesi 3 liradan 14 kurşun...

Ailede din ve iman kelimelerini küfretmek dışında yan yana kullanan tek erkek kuzenin de mason olduğunu öğrendim. Ne ailedir: aşksız ama bol entrikalı, silahlı, mafyalı, ahlakın, kimi zaman da Tanrı'nın olmadığı, hafif ama kurnaz kadınların Ali Cengiz'e rahmet okuttuğu, kimsenin ahım şahım güzel olmadığı, devasa miraslar çevresinde her biri 18 yıl sürmesi garanti 2 koskoca dizi gibi... Sponsoru Tekirdağ rakısı! Ben rolün adamı değilim, ondan sıkıntım...

Thursday, May 21, 2009

Geri Dönüş

Neredeyse bir aydır dua ediyordum şu security check bir an önce bitsin de evime, işime, paracıklarıma, bisikletime dönebileyim diye. Bugünün perşembe olduğunu sabah annemden öğrendim. Yeni listenin açıklanma günü. Ve nihayet security check'ten geçmişim. Fakat şimdi de başka bir sorun var... Ben ne zaman İzmir'e gidip anneannemin mezarını ve büyük anneanneyi görücem? Ne zaman Kuşadası'nda takılıcam?

Deniz görmeden, su yutmadan, plajda uzanmadan, beyaz peynir kıvamında geri dönücem memlekete... pufff...

Sunday, May 17, 2009

Tom Jones - I'll never fall in love

Bugun arabada Besiktas'tan Arnavutkoy taraflarina dogru sIkIsan trafikte ilerlemeye calisirken kulagimiz radyodaki parcaya takildi. Soyleyenin Tom Jones oldugunu duyunca ablamla iyiden iyiye sasirdik. Sex Bomb gibi bir parcayi soyleyen bu adamdan bu sarki nasil cikmis?

Aksam Istinye Park'tan Nisantasi'na donmeye calisirken epey daha radyo keyfi surduk.

Friday, May 15, 2009

Istanbul

Yorgunlugum zirvesinde, kafama Ceza'nin Candan Ercetin ile beraber seslendirdigi "Sehir" parcasi geliyor. Istanbul beni de hayli yoruyor...

Aliskin olmadigim (son 15 aydir soguk iklimli bir yerde yasiyordum) bir sicak ve rutubet... Surekli bayir yukari tirmanma, trafikte yitirilen zaman...

Mississippi daha sicak ve daha rutubetli idi, ama duz ayakti. Ayrica gun ortasinda hic kimse, mecbur kalmadikca disari cikmazdi. Disari cikacaksak ellerimize kova buyuklugunde (bir litrelik) kocaman plastik ya da kagit bardaklar alir, iclerini tepeleme buz, kalan bosluklari sekerli bir sivi (dr.pepper ya da ice tea) ile doldurur, mutlaka gunes gozlugumuzu takar oyle cikardik. Icecegimde eskiden buz sevmeyen ben, kitir kitir buz yemeyi orda ogrenmistim. Uzun pantalon hayatta giymezdik. GAP'ten aldigim bol, oldukca da ince kumastan pamuklu iki sortum vardi. Terden islandiginda cabuk kururdu. Yilin 9 ayi T-shirt giyerdik.

Aklima Ankara'da gecirdigim bir yaz geldi. 98 yazinda, yan dal yapabilmek icin yaz okulunda ustten ders almayi koymustum kafama. Yan dali da ekonomide yapmaya niyetim vardi. Sonra kuzenim uluslarda mastera baslayinca onunla ders almaya da niyetlendim ama olmadi. O yaz okul yerine 100.Yil'da bir arkadasin evinde kaldim. Prensip geregi otostop cekmezdim ve Jandarma yokusunu sirtimda canta ile her gun iki kere ciktim. Sonucta iki ayda 12 kilo vermisim. Aldigim dersten cuvalladim. Bir daha da hic bir yaz vaktini Ankara'da gecirmeyecegime soz verdim.

Nerden nereye... Bana yazlari deniz kenarinda bir is lazim... Her deniz de degil, Ege'de pufur pufur esen bir yerde olucak...

Thursday, May 14, 2009

Çelişkiler

İki gün önce Elif Şafak'ın hangi gazeteye geçmiş olduğu merakı içinde, elim istemeyerek, ismi güzel şeyler çağrıştırmayan gazete habertürk'e tıkladım. N.Bengisu Karaca'nın o günki yazısı gözüme çarptı.

Açıkçası içerledim... Ve tabii ki Hüseyin Gülerce'nin cevabi yazısını bekledim. Nihayet bugün, çok çaktırmayan, polemiğe mahal bırakmayan, hafiften mevzuulara giren, izahtan ziyade hatırlatmaya yönelik, Karaca'nin direk şahsına yazılmamış bir yazı çıktı.

O günleri az çok hatırlayan biri olarak diyebilirim Gülerce az, Karaca çok yazmış... O günlerin üzerinden 11 yıl geçti. O günlerde söylenenler, başka yol kalmadığı için söylendi... Izdırabını sözün sahibi belki herkesten fazla çekti. Hepsi bir yana, o sözlerin etraflıca izahı o günlerde yapıldı ve Gülerce'nin yazıları bütünün oldukça kısa ve cimri bir özeti. Hal böyleyken aklıma gelen soru: Madem bir izah isteniyordu, neden aynı kurumdaki meslektaşlara sorulmak yerine 11 yıl beklendi, neden mevzuu toplumun gözü önüne taşındı?

Wednesday, May 13, 2009

Dersaadet

Istanbul'da aradigim seyler cok degil. Serin bir golge, biraz huzur... Ha bir de cekemedigim bir poz var.

Bugun, ekmegini fotograftan kazanan birisi ile daha tanistim. Birazdan kartvizitini bulup fotograflarini ariycam. Bir hafta icinde iki kisi... Beraber Sultanahmet'ten Eminonu'ne kadar yuruyup sundan bundan konustuk. Beni fotografcilarin mabedine goturdu, tedarikcilerin mekanlarini gosterdi.

Amacim bir fotografciyla tanismak filan degildi. Elif Safak'in "Ask" kitabini aldim ve bunu okumak icin Sultanahmet dolaylarinda bir golgelik aramaya niyetlendim. Hedefim eski bir medreseyi bulmakti. Buldum da... Fotografciyla orada tanistim.

Medrese umdugumdan daha kucuk, daha ferah. Odalarin kapisindan zorlukla geciyorum; sirtimda canta da var. Duvarlar beyaz boyali. Medrese daha buyuk olmali... Icerideki masalar ve uzerindeki mesrubat, buranin da bir kafe oldugu imajini veriyor. Degilmis, rahatsiz eden, cay icer miyiz diye soran olmadi. Konustuk da konustuk... 50D mi almali 5D Mk2 mi? Sigma'nin yeni genis acisi alinmali alinacaksa...

Cikista kan ter icinde tirmandigim Cagaloglu yokusundan inmedim Eminonu'ne... Tramway yolunu tercih ettik. Inerken her adimda cikisin pismanligini hissettim. Sultanahmet'te daha cok soluklanmaliydim. En azindan ikindiyi orda kilsam biraz dinlenirdim. Bir pencere oyuguna girip kitabi orda okumak gecmisti kafamdan. Bunu Yeni Camii'de denedim. Pencere kuytularinin kendine has kotu bir kokusu varmis... Kitap okuyacak kadar uzun oturamadim.

Eve donerken bana bakan merakli pek cok goze takildi gozlerim. Sanirim ustu basi fena olmayan ama saci darmadagin, her halinden kendine ceki duzen gostermeyen bir adam, buyuk ihtimalle "kendine bakmaya tenezzul etmeyecek kadar muhim biri" ya da turist olmaliydi.

Hava sicak ve hava her isindiginda oldugu gibi boynumun iki yani yaniyor. Gomlekler uzak durun benden...

Monday, May 11, 2009

Caydanlik

Pazar gunu kahvaltidan sonra kahvelerimizi hopurdetirken, arkadasin annesi ile mevzuular gelin kaynana iliskilerine geldi. Kendisi Duzceli olan ev sahibemizin vaktiyle buyuklerinden dinledigi bir hikaye, parlak bir benzetme...

Gelinle kaynana caydanliga benzermis. Kaynana alt kisimdaki demlik, gelinse ust kisimdaki caydanlik. Kaynana ha bire alttan altan kaynatir dururmus.

Damat, cay bardagi. Bir kaynana doldururmus, bir gelin...

Gorumce, cay kasigi... Arada bir gelir karistirir gidermis.

Kayin peder de cay tabagi... Bardaktan tasanlari toplarmis...

Sunday, May 10, 2009

N'apsak?

Universiteden 4 arkadas toplandik bir kahvede, 5 saat boyunca memleketi kurtardik.

Yetmedi, ikimiz ayrildik, gece boyu "ilerde naapsak" diye kafayi yorduk... Dedim kamyon alalim, dereden kum cekelim, 5 sene sonra beton isine de girersek 10 seneye koseyiz... Tutmadi. Arkadasin ayaklari daha saglam basiyo yere, danismanlik yapalim, birbirimizi tamamliyoruz dedi. Aklima daha bi yatti. "3 seneye memlekete gel, 5 sene sonra kurdeleyi kesiyoruz" diye anlastik. Ertesi gun sabah baktim ki arkadas da kahve meraklisi (italya gormus etmis, haliyle), dedim "kahve isine girelim, ufak bi yer, Cadde'de filan"... O da tutmadi.

Simdilik tek plan danismanlik... Yillar gectikce danismanlik muhabbetini acan arkadas sayisinda gozle gorulur bir azalma oluyo. Eskiden 3'tu, biri sakin bir hayat secti, oteki beni beklemeden acti, simdi geriye kaldi 1... Hadi hayirlisi...

Saturday, May 9, 2009

Sonunda Istanbul

Dun aksam dost meclislerindeydik. Bediuzzamandan Camus'a, oradan Pascal'a guzel iki sohbete misafir oldum. Istanbul'un vaz gecilmezligini daha bir anladim.

Bu arada, iki gun icindeki 16.kitabimi da aldim. Iki yildir okumak istedigim bir yazar: Idris Kucukomer...

Friday, May 8, 2009

Kitaplar

Niyetim Kiz Kulesinin yakin fotograflarini cekmek, biraz da kitap almakti. Aklimda bir liste yoktu. Vapurla Kadikoy'e gecip biraz dolandiktan sonra ilk kitapcima girdim, bir yigin kitapla ciktim. Sonra ikincisine, yine bir yigin kitapla kapiyi buldum. 15 kitap almisim. Annemin "kendine bir iki gomlek ve pantalon alasin" diye elime tutusturdugu tum para ve fazlasi bitti.

Donuste gunlerdir giydigim gri sueter, kot ve t-shirte baktim, hepsinin de cani cikmis.

Mumtaz'er Turkone'nin 68 Kusagi ile basladim. Vaktim bol, ama kitaplar yan yana konulunca epey bir volume ediyor, gozum korktu.

Wednesday, May 6, 2009

Memleketim ya da "Az der Rebe Elimeylekh"

Hani her savasin bir de sarkisi vardir, onca karanligin icinde bir umuttur ayakta tutar bunalanlari, TV goruntulerinde her dem fonda calar da calar... Mesela Ikinci Dunya Savasi icin "Lili Marleen" ya da "Das Mädchen unter der Laterne", Vietnam deyince akla gelen The Doors'un "Break on to the other side", Kibris cikarmasi icin de Ayten Alpman'in seslendirdigi "Memleketim". Rivayete gore Lili Marleen caldiginda hem Alman hem de allied forces siperleri savasmayi keser, Belgrad radyosunun yayini hoperlorlere verilir ve bir kac dakika icin askerler evlerinde olmayi ve evlerinde biraktiklarini hayal ederlermis. Bu sebepten de Joseph Goebbels bu sarkinin radyoda yayinini once yasaklatmis, gelen istekler sonucu serbest birakmak zorunda kalmis. Bu sarkinin M.Dietrich tarafindan seslendirilen yari Ingilizce ve yari Almanca bir versiyonunu bilgisayarimda yillardir tutarim.

Neyse, gecende radyo dinlerken, bizim Kibris cikarmasi ile ozdeslesen "Milli Sarkimiz" "Memleketim"'in Fransizca versiyonunu duydum ve sok oldum. 70lerin aranjman asirma uyarlamalar ile dolu oldugunu bilirdim de bu sarkinin da uyarlama oldugunu bilmezdim... Bakin Vikipedi ne demis:

Memleketim:
Moyshe Nadir isimli sanatçının 1935 yılında Yidiş (Yiddish) dilinde yazdığı, Az der Rebe Elimeylekh isimli parçanın üzerine 1972 yılında Fikret Şeneş'in yazdığı sözlerle ülkemizde Memleketim adıyla bilinen Türkçe uyarlamasıdır.
1972 sözlerini Fikret Şeneş 'in yazdığı "Bir Başkadır Benim Memleketim" plağı pek ilgi görmez. 1974 yılında Kıbrıs çıkartması ile TRT 'de "Memleketim" çok sık çalınmaya başlayınca şarkı tekrar 45lik plak olarak piyasaya sürülür ve büyük satış rakamlarına ulaşır. Mireille Mathieu 'nun Fransızca seslendirdiği bu şarkı Fikret Şeneş'in Türkçe sözleriyle adeta Ayten Alpman'la özdeşleşir ve bir milli marş halini alır.

Memleketimde Youtube acik olsaydi bir iki de video atardik ama olmadi... Simdilik bu kadar...