Saturday, February 28, 2009

What Just Happened


Bu film icin ne denir... Hmmmm, kasvetli... A producer teetering on the brink of his total failure, unable to deal with his problems... Nope, not kind of a movie I'd love to see on a boring Friday night... On fridays, i need to charge myself up a little notch...
Eger kafein ve steroidleri hayati tusa getirmek icin alan bir celebrity agent seyretmek istiyorsaniz Entourage'da, Jeremey Piven'in canlandirdigi Ari Gold size gore.. Eger bunlari hayatla basa cikabilmek icin alan birini seyretmek istiyorsaniz, iciniz gecmis demektir ve bu film tam size gore... Filmdeki tek guzel sey, Robert DeNiro'nun arabasinda calan, Fiercely filminin muzikleri... O da boluk porcuk! Melodiyi kaptiginiz anda radyo kapaniyor, bisi oluyor... Kisaca sinir bozucu...
Sean Penn, filmde sadece yuvarlanirken gorunuyor, defalarca kere hem de... Sanki birileri bir sette film cekiyormus da, arada, hazir bunca unlu adam varken bir film de boyle cikaralim demisler... Benzeri bir film olan Simone bile bundan kat kat iyiydi!

Friday, February 27, 2009

Tuesday, February 24, 2009

Tom Waits

Kendime, "Jockey full of Bourbon" etrafinda bir radyo kanali olusturmaya calisirken, Pandora'da, yine Tom Waits'in ilginc bir sarkisina denk geldim. Calismam gerekirken oturup sozlerini dinledim, 7 dakika boyunca sanki haber dinliyorum...

Eski ama paylasalim...


Huzursuz Sukun

Pazar gunu, ogle yemegimi Ferhat Abi'nin Kebab House'unda yiyorum. Bizim memleketin Iskenderini andiriyor onumdeki yemek. Ferhat Abi, gelmeden once devlette memurluk yaparmis. Doner kesmek, ilk defa bu dukkanda nasip olmus... Eh, Denizli'de son yedigim iskenderden daha iyi...

Restoran, Pittsburgh'da, Upitt kampusune uzak olmayan, daha ziyade ogrencilerin yasadigi, buna ragmen buyuk yurt bloklari yerine cogunlukla 80 yaslarini devirmis mustakil, yan yana, eski, hirpalanmis, tugla yigma evlerin bulundugu bir muhitte. Uc bes ogrenci birlesip bir evi kiraliyor. Bolgede kit butceye hitap eden, cogunlukla kepenklerle korunan salas barlar, ucuz "eatery"ler, camasirhaneler ve sigara alinabilecek dukkanlar var. Yemek bitince elime sicak bir cay alip yurumeye karar veriyorum. Disarida kar attiriyor... Aslinda cay cok kotu, bitirmek yerine oralarda bi yerde, cope atmak istiyorum. Ferhat Abi'nin gozu onunde atarsam ayip olur. Derken soguk, kabanimin icine isliyor, cayi icmek daha mantikli...

O bolgelerde bir yerlerde Salim'in kasap dukkani olmasi lazim. Helal et satan, garip bir Orta Dogu dukkani. Kapidan girince sizi once los kucuk bir odada pek cok raf karsiliyor. Raflarda tozlanmis, yer yer posetleri hirpalanmis, orta dogunun her kosesinden gelen yiyecekler var... Solda ufak bir banko ve kasa, ileride sagda ufak bir odada siparis usulu yiyecek aparatifler hazirlaniyor. Mutfak islevi goren bu odanin tam yaninda bir koridor, koridorun sonunda da "kasap" reyonu var. Koridor bir banko ile kesiliyor ve oraya girip, bazen kendinizi sikistirip siranin size gelmesini bekliyorsunuz. "Assalamu Aleikum, I need some ground beef bro!" Yagli yagsiz... Bilmiyorum... Yagsiz... Kasap kismi oldukca kanli... Kasaplarin ustu de kanli... Bankoya bakan arka cephenin tamaminda bir "walk-in fridge" duruyor. Girip, istediginiz seyi getiriyorlar ve nasil oldugunu anlamadigim bir sekilde tartip fiyatlandiriyorlar. Ama ucuz...

Salim'in yeri boyle... Dukkani bulmak icin yurumeye karar veriyorum. Belki midemdeki yagli eti de eritirim. Eski, tugla binalarin arasindan yuruyorum. Hem elimdeki bardaktan, hem de agzimdan duman tutuyor. 100 metre kadar ilerimde, camlari kontrplak ile kapatilmis, terk edilmis, yalniz, eski bir ev var. Solumdaki bina da terk edilmis, beyaza boyanmis tugla duvarlari ve siyah yangin merdiveni bana buranin eskiden bir klub oldugunu dusunduruyor. Canli oldugu gunleri hayal etmeye calisiyorum, olmuyor... Sagimda bir funeral home... Ansizin, duyabildigim tum seslerin kesildigini fark ediyorum. Sasiriyorum ve duruyorum. Cevreme bakiyorum, hafif bir ruzgar esliginde kar yagiyor. Hareket var, ses de olmali! Kulagimi kabartiyorum, duyabildigim son ses nefesim, o da kayboluyor. Caddelerde hic kimse yok... Arabalar gecmiyor. Aklima, yillar once Florida'da, suyun 100 feet altinda, ayni sessizliginde icinde kalmam geliyor. Son derece huzurlu... Sessizligi hic bir sey bozmuyor... Aklima takilan sarki sozu "what color silence has?" Nip/Tuck soundtrackinde... Bir anda huzur, garip bir tedirginlige, o da korkuya donusuyor. Bunca sessizlik gercek olamaz, avaziniz ciktiginca bagirmak isteyip de ses tellerinizin size ihanet ettigi kabuslari hatirlatiyor... Hafif bir ruzgarin sesini duymaya basliyorum tekrar, hepsi o kadar... Buralarin yurunmesi gerekmeyen yerler oldugu muhasebesi agir basiyor. Gerisin geri, arabama donuyorum...

Sessizlik... Inanir misiniz korkutabilecegine...

Monday, February 23, 2009

Zamane Huzun

96'dan beri Zaman okuruyum. Fehmi Koru gittiginde, gazetede okunacak bir sey kalmadigina kendimizi inandirdigimiz zamanlarda bile hala alir okur, okuyamadiysam da sali gunleri cikan strateji sayfasini bir kenara ayirirdim.

Derken Nuh Gonultas, Tamer Korkmaz ve bir yazar daha geldi. Biraz ortam senlendi. Arada bu yazarlarin kimisi gitti, Ekrem Dumanli katildi sonra ne oldu bilmiyorum, bir anda gazete Turkiye'de demokrasiden haz etmeyenlerin aforoz ettigi pek cok dimagin yazilarini paylastiklari gunluk bir mecmuaya donustu. O arada bencileyin de ABD'de idim ve yazilari gun be gun takip etme sansim yoktu.

Bir gun cok hayirli bir sey oldu ve terk edildim. Sonra kendimi ararken tekrar gazetemi buldum. Pazar gunleri cikan Turkuaz ekine bayilirdim. Elif Safak ismiyle de oyle tanistim. O kadar benimsedim ki, uc sene evvel Turkiye'ye son gidisimde bulabildigim tum kitaplarini topladim (hayir, bir iki kitabini niraktim zira butcem o kadarina el vermedi).

Sonra Senai Demirci, Leyla Ipekci, Kerim Balci... Mumtaz'er Turkone ve Atilla Yayla arada yazardi... Etyen Mahcupyan'i cok elestirir, pek haz etmezdim. Derken Atilla Yayla ve Mahcupyan arasinda gecen Demokratlik mi Liberallik mi tartismasi... Arada Sami Selcuk'un yazilari cikmisti. 2000 senesine ait (sanirim) yargitay acilis toreninde yaptigi konusmayi o vesileyle bulup, indirip, basip Turkiye'ye yol boyunca gozumu acik tutabildigim surece okumustum. Baska kim vardi, Princeton'dan bir hoca vardi... Baska baska? Alev Alatli... Cogunun makalelerini kopyalayip MSN'deki spaceime koymustum.

Bugun ogrendim ki Nihal Bengisu Karaca (ki benim icin bu devirde ve bu zumrede bayan bir entellektuel modeli nasil olabilir sorusunun ilk cevabi idi) Zaman'dan ayriliyormus. Adini duymanin bile beni urperttigi HaberTurk'e hem de... Etyen Mahcupyan, Hrant Dink'in ardindan gitti. Leyla Ipekci Taraf'a, Tamer Korkmaz Yeni Safak'a ayrildi. Elif Safak'ta buldugum manayi kendisi kaybetti, ben sucsuzum... Kerim Balci, Today's Zaman'a gitmis ama orada da bir suredir kayip...

Ya peki kim kaldi? Ya da geriye ne kaldi? Uc bes gunluk gazeteyi alin elinize, cevirin sayfalari, ayni Ergenekon'un etrafinda haberler... Gazete eskiden kalbe hitap ederdi, simdi akla... Eskiden dis alemden suzulen isigi ic aleminin tayflarindan gecirdikten sonra kagida aktarirdi; simdi ise sade bir taraftarlik perspektifinde, ince zeka ile dokunmus, akademik birikimle dolu halin tasviri...

Ben su aralar kalbi minciklayan yazilar pesindeyim. Minciklansin ki et oldugunu hatirlasin, icinden kan gecsin, can gelsin... Nihal Bengisu Karaca da umarim yerine birilerini birakmistir...

aw

Sunday, February 22, 2009

Hayatin Loglarini Okuyabilmek

Bilgisayarimin bir kenarina gayr'i ihtiyari yazilmis ve orada kalmis loglar eristi gozume... Oturdum onlari okuyorum bir saattir... Bir konusmayi, donup gecmise tekrar okuyabilmek, yasanan an icerisinde gorulemeyen ya da yanlis algilanan ifadelerin uzerinden gidip eksik noktalari tamamlamayi, egrileri dogrultabilmeyi sagliyor.

Peki dusunuyorum... Harfiyen her seyin yazili oldugu hayat loglarimiz, ahiret gunu degil de her gece yatmadan once onumuze serilse, hayatimizda ne degisirdi? Rahatca yorganin altina kivrilip, bariton bir horultu verebilir miydik fona? Peki ya hukumleri dip notlar olarak okuyabilsek, kacimiz dayanabilirdi bu hayata?

Evde son bir hafta icinde birikmis gazeteleri derleyip toparlayip kaldirdim. Her birine, atmadan once goz gezdirip, dikkatimi cezb eden kisimlarini okuyorum. Aldigim iki gazete: Zaman (USA) ve Pittsburgh Tribune Review... PTR'da gelecek haftaki sosyal aktiviteler, sergiler, gezi notlari, yeni restoranlara ait elestiriler ilgimi cekiyor. Zaman'da ise ard arda Ergenekon haberleri, sutunlar, yazarlar, dusunurler herkes umugune kadar siyasetin icinde... Cem Kiziltug'un cizimleri hosuma gidiyor: Karagozvari, surekli, basit,kaygisiz ama estetik cizgiler... Her zaman okudugum sutunlardan, sayfalardan cikip; her zaman okumadigim sayfalari ariyorum... Istanbul cikiyor karsima, kaldirimlari, sokaklari, minareleri, insanlari...

Neredeyse 3 sene sonra tekrar ezan dinlemek, minareli sehrin rutubetli, kirli havasini solumak... Kulaklarima muzik, cigerlerime sifa...

Dolabimda, kilifinda asili duran ney'i neden calamadigimin cevabi belli... Matematik icin akil, muzik icin kalb dolgunlugu lazim. Evvel zaman icinde, muzik hocam matematikle muzik arasinda bir baglanti kurup, muzikle aramdaki buzlari cozmeye calismis olsa da zamaninda, bu boyle... Muzik, notalara basmaktan ibaret degil. Hal boyleyken diyorum ki, Istanbul'da yasayan, bunun da farkinda olan bir insan, muzisyendir dogustan... Onca bir sehirde, bir insanin kalbi nasil atmaz?

Boluk porcuk metinler...

Friday, February 20, 2009

Yaslanmak...

Arkadaslarla klasik cuma gunu yemegimizi yedik... Uzunca, neseli, stresten uzak bir yemek... Yine birbiri ardina espriler... Non-serious, more fictitious talking... Mikro-ekonominin absurdly rational homo economicus'unu getirip gunun sorunlari ortasina yerlestirdik ve muhtemel davranisini simule ederken, yasayabilecegi saskinliga bol bol kahkahalar savurduk...

Derken ofise donduk ve ciddilesme fasli geldi... Arkadasin biri "seni bir anda bir kac on yil yaslanmis gordum" yorumunu patlatti... Son uc aydir mindsettingimin 20lerden 30lara dogru goctugunu anca fark ediyo gibiyim... Arada sirada yirmiler evveline donmuyo da degilim, zaman scalasinda istatistigini alinca da vaktimin %95inin 30 eksi arti 20% bandinda gectigini dusunursek... Eh, bu da yeter simdilik... Fazla civimaya da ciddilesmeye de luzum yok.

Thursday, February 19, 2009

Kurtlar Vadiye Iniyor Efenim


Gurbet elde son bir iki senedir duzenli seyrettigim iki dizinden biri olan (oteki: Avrupa Yakasi ve bir suredir onu da kaciriyorum) "Kurtlar", tekrar izleyicisi ile bulusuyormus efenim... Persembe geceleri bilgilsayarimizi alip, Youtube'dan "heyecan icinde", upload edecek elemanlari bekliyor olacagizdir...
Ulumaya devam ey halkim, unutma bizi...
Bu arada bu posting 200. posting idi...
Turquoise

Gunun sozu

Akil danismayi adet edindigim Harun kardesimden:

"hasbi ve harbi muhabbet icin hasbi ve harbi muhatap gerekiyor..."

Wednesday, February 18, 2009

Yunus Dilinden

Aciz kaldım zalim nefsin elinden
Şol dünyanın lezzetinden doyamaz.
Aynını (gözünü) almıştır gaflet gömleğin
Ömrünün gelip geçtiğini bilemez.

İlâhî gaflet gömleğin giyene,
“Müslüman” der misin nefse uyana?
Kazanıp kazanıp verir ziyana
Hak yoluna bir pulunu kıyamaz.

İlâhî, gafletten uyar gözümü,
Dergâhında kara etme yüzümü
Yunus eder, gelin tutun sözümü
Dünya seven, ahireti bulamaz.

Irade dedim, sebat dedim dua istedim... Aksamina "Irade" cikti sohbetin konusu... Tevafuk desem, nereye kadar... (Turquoise)

Monday, February 16, 2009

Gizlenen Sevgili

Iskender Pala'nin asagidaki cumlesinde ozunu verdigi hakikate ulasmak benim yillarimi aldi... Harun Kardes sag olsun, onun isaret ettigi okumalar olmasa halen daha soru faslinda olurdum....

"O halde, kainatta görülen bütün güzelliklerin "Mutlak Güzel"den bir iz taşıdıkları için güzel olduğunu söyleyen sufiler haksız sayılabilirler mi?"

Sunday, February 15, 2009

Cups...


Soldaki bardak Serkan abiden (sanirim 4 yasinda), sagdaki siyah sey de 96dan beri benle gezen masa saatim...

Kuslar

Fotograf bana, framing Engin Seckin'e ait... Mekan: Empire State Building Observation Deck...

La Musica Notturna Delle Strade Di Madrid No. 6

Soundtrack: Drive Away (Lemony Snicket's)

Notalara dokmenin belki de mumkun olmadigi bir parca...

Thursday, February 12, 2009

R&B Pizza - Bellevue


Kendisi de Izmir'de buyumus olan Abdurrahim abinin pizza dukkaninda aksam bu XL pizzayi yuvarladik efenim, hem de resimde goruldugu uzere firindan cikar cikmaz... Pizza hamuru bizzat elde aciliyor, ardindan uzerine "base" olarak ranch sosu ekleniyor. Bolca mozarella, ustune tuzlu-zeytinyagli suya basilmis enginar, konserve kozlenmis kirmizi biber (etli olanlardan), biraz mantar, ve biraz daha mozarella... Firinda 5 dakika ve voila! Odun atesinde pismis eski pideleri andiran bir crust uzerinde, onu hamurlastirmayan ranch sosu, uzayip giden ve kopmayan peynir, zeytinyagina doymus, kizarirken suyunu da salmamis enginar... uffffffffff...

Bunu yiyip de kalir miyiz? Ustune 6-7 tane de Gulluoglu baklavasi... Abdurrahim abi: "Volkan seni zayiflamis gordum, ye sen daha ye, genc adamsin"... Ben: "Ama ama..."

Pazar gunu yuzmeye gitmek uzere sozlesiyoruz...

Wednesday, February 11, 2009

Kuzu + Pilav + Baklava

Aksam aksam yine kuzu cevirme, bol yagli pilav ve duble fistikli Antep baklavasi (direk Seyidoglu'ndan) yedim...

Yarin aksam da Izmirli pizzaci bir arkadasin dukkaninda, menusune yeni ekledigi enginarli pizzadan yuvarliycaz.

Ben sanirim rejimdeydim... Her seferinde boyle oluyo...

Son Haberler

Nefret ettigim TV manipulatoru Glenn Beck sonunda CNN'den Fox'a gecmis... Beck, aslina dondu, CNN de ne kadar "devrin yalakasi" oldugunu kanitladi... Baska bisey diyemiyorum. Bu iyi haber, artik nadiren de olsa CNN seyredebilirim.

Kotu haber... Merrill Lynch'den bir uzmanin bu aksamki seminerinde, global ekonominedeki daralmanin 2009'un ucuncu ceyreginde tepe noktasina ulasacagini anlatildi. En yakin tahminler ayni donemde issizligin bir peak yapacagi ve dorduncu ceyrekte ekonomik gostergelerde iyilesmelerin gozlemlenebilecegi. Piyasalarin tam anlami ile toparlanmasi (hayir, ev fiyatlari gelecek 20 sene daha 2006-2007 donemlerindeki seviyelerine ulasamayacak) 2011'i bulacak. Fakat bunlar 2009'da Lehman Bros gibi bir sokun yasanmamasina bagli.

Turkiye hakkinda cok konusulmadi ama anladigim kadari ile ABD ve Avrupa ekonomilerini kasip kavuran karmasik yatirim enstrumanlari, riskli tutsat kredileri Turkiye'de mevcut bulunmadigindan ve bankalar da disarida yuksek riskli enstrumanlara cok para baglamadigindan (ya da iyi gizlediler) ciddi bir kriz ortaminin sartlarinin olusmadi.

Sunday, February 8, 2009

New York

Bryant Park - NY Fashion Week


Cumartesi gunu yine firsatini bulup NY'a kactim. Bu sefer Manhattan'a Penn Station'dan girdim ve her zaman metrelerce uzayan kuyrugun olmamasini firsat bilip Empire State'in tepesine ciktim. Sonra yururken bir anda Bryant Park'ta buldum kendimi. Cadirlar kuruluyor. Ogrendim ki bir hafta sonra baslayacak NY fashion week boyunca pek cok runway show bu cadirlarda olacakmis... Insaatin son hali bu efem. Firsat bulsak da gelecek hafta orda olabilsek... Fotografi cekilesi inanilmaz malzeme bulunur diyorum.

Saturday, February 7, 2009

Little Ice Age

1320'lerde Avrupa'yi vuran "Little Ice Age" ve pesi sira Avrupa'yi 1700'lere kadar kasip kavuran 100'den fazla kurakliktan bahseden bir program seyrediyorum.

1700'lerde, soguk iklime dayanikli olmayan tahillar yerine patates ekiminin Avrupada yayginlasmasi ile populasyonun tekrar artmaya ve guclenmeye basladigindan bahsediliyor.

Ayni tarihler size de tanidik gelmistir... Osmanli'nin Avrupa'da fetihlere doymadigi, akabinde de duraklamaya girdigi donemler...

Osmanli, Avrupa'nin tarim alanlarindan daha guneyde tahil ekim alanlarina sahipti...

Simdi bilgiler arasinda alakayi kurmak okuyucuya kalmis...

Simdi Stradivarius ile little ice age arasindaki iliski anlatilicak...

Friday, February 6, 2009

Thursday, February 5, 2009

1 sene ardindan

Pittsburgh'a geleli 1 sene 1 gun olmus... Isime baslayali da 1 seneden bir gun eksik... Cuma gunu tam 1 senem dolucak. Az once eski yazdiklarimi okudum cabukcana... Daha cok dusunen bir ben varmis...

Bir senede ne oldu? Cokca kira verdim, iki bisiklet, iki lens bir de kamera aldim... Ikea'dan beyaz ve ucuzcana esya derledim, monte ettim... Harun ve Harun'un agabeysi geldi, onlari gezdirirken kendime bi kac tane icine giremedigim gomlek iki de pantalon aldim. Iranlilarla takildim, onlarla takilmaz oldum. MGokhan'a is ayarlamaya calistim, olmadi... Gezdim, bi dolu mil yaptim. Dunya dar geldi, hayal alemine daldim...

Ciktim baktim ki saclara biraz daha beyaz gelmis, 30 yasa bir bucuk ay kalmis. Pazartesiye faturalari yatirip patrondan izin istemem lazim. Ama once bu geceye patronun istedigi ve bakmayacagini bildigim dosyasini hazirlamaliyim.

1 koca sene daha...

Tuesday, February 3, 2009

"It's Boss time!"

Super Bowl XLIII, hayatimda bastan sona seyrettigim ilk Super Bowl... Takimlardan biri Pittsburgh Steelers (benim home team yani), oteki Phoenix Cardinals (bizim sirketin headquarters'in oldugu sehir). Iki takimin da sponsorlari arasinda US Airways var ve kazanan sehirdeki US Airways binalarinda 1 hafta boyunca takim formasi giymenin serbest olacagi ilan edildi. Cardinals cok buyuk bir hata yapti ve "Terrible Towel" ile dalga gecme curetini gosterdi. Rivayete gore efendim, Super Bowl'da terrible towel ile maytap gecenin iki yakasi bir araya gelmez, maci kaybecegi yetmiyormus gibi bir daha da sittin sene iflah olmaz... Nitekim Terrible Towel'in laneti tuttu ve dorduncu ceyrekte ilk defa one gecen Cardinals, son 1.5 dakika kil payi farkla gelen bir touch down ile maci kaybetti. Insanlar da burda sabahin 6sinda usenmeyip Steelers amblemli seyleri kapisabilmek icin magazalara kostu... Kolay degil, yitip giden, eriyip pas tutan Pittsburgh sehrinde insanlarin bir parca morale ihtiyaci vardi... Steelers altinci kere sampiyon oldugu icin, sehrin ismi su aralar Six-burgh...

Asil gelmek istedigim sey... Halftime showu... Gecen sene Prince cikmisti ve show tek kelime ile rezaletti. Bu sene de "Boss", iyi bir performans cikaramadi (sahsi kanaatim). Bir onceki albumunden herhangi birseyler calsa kurtarirdi diyorum... Neyse... Benim hosuma gitmedi.

Sunday, February 1, 2009

Kis zamani delilikleri

Bugun gunesin acip havanin da sifir derecenin biraz ustune cikmasini firsat bilerekten kendimi disari atmaya karar verdim. Biraz desarj olmak istiyorum. Iki yolu var, ya gunu birlik bir gezi, ya da bisiklete atlayip solugu ormanda almak... Ilkini dun yapamadim, ikincisini bugun yaptim.

Lahana gibi sarip sarmalandiktan sonra bisikletle ormana vurdum. Yollar hala karli... Kar ustunde bisiklet surmek ise cok zevkli, bir o kadar da yorucu... Surekli beklemediginiz sekilde on tekerlek kayabiliyo. Zanten tur sirasinda janti da biraz yamulttum. Turu bitiremedim. Ayak parmaklarimin hepten donmasini beklemeden geri donmek durumunda kaldim.

Diyecegim o ki: Camur ustunde bisiklet surdum, curuyen yapraklar ve altinda camur uzerinde surdum, kurumus toprak uzerinde surdum, donmus toprak hakeza... ama hic biri ezilmemis kar ustunde surmek kadar yorucu ve zor degil...

En zevklisi de kar ustunde yokus asagi inmek... Frenleriniz iyi, lastikleriniz de extra disli olacak...