Thursday, April 30, 2009
Denizli
Beklenmedik şekilde bir aya çıkan tatil benim için yeni bir şeylerin habercisi sanki. Bir şekilde kaderim değisti, farkli bir otobana girdim. Bir anda, içinde bulunduğum otomobil hariç tüm yol networkü, hatta yolun üzerinde uzandığı coğrafya değişti. GPS sinyal almaya başlar başlamaz, tekrar yol almaya devam...
Tuesday, April 28, 2009
Sabır
Çalışma vizesi mülakatımda background check'e alındım. Bu da 4-6 hafta daha Türkiye'de kalmam demek. Tatil uzadı, askerlik sallandı, umarım işimi kaybetmem. Vardır bir hayır diyorum. Belki de burada yapılacak bir şey vardır.
Belki de bu sabah hiç uyanmamalıydım.
Sunday, April 26, 2009
Life in Istanbul...
Hayat: Harika... Fascinating... Harika bir gün... Tek kelime ile harika... Istanbul!da yasanir, ama dolgun bir maaş çeki de olacak yaninda...
Ucakta yan yana oturdugunuz bir insanla ertesi gun bir restoranda da karsilasma ihtimali nedir Istanbul gibi bir sehir icin? :)
Wednesday, April 22, 2009
Tatil - Ara
Firsat olursa biraz deniz suyu yutmak lazim...
Tuesday, April 21, 2009
Monday, April 20, 2009
Neutralizing, ya da aslina rucu etmek (?)
Ikincisinde de THY'yi bilet sormak icin aradim. Havayollari calisanlari, aileleri vesairesi icin kullandirilan ZED tarifeli biletlerden almak icin ucuslarda yer olup olmadigini sormak istedim. Ilk call agent ile Turkce konustum, ZED'den haberi yok. Bu sefer bari dedim Ingilizce seceneginden arayayim, belki NY'de bir eleman cikar. O da Turk, ama Ingilizce konusmak daha kolay geldi. Kazma herif bana aramam icin yanlis telefon numarasi verdi.
Istanbul'a gokten zembille iner gibi insem herhalde sok geciricem. Yavas yavas alistiriyorum kendimi. Aciyorum bir yandan da Almancilara... Yillarca bu zulme nasil katlanmislar?
Mudurumle hemfikiriz... Gurbette bunca yildan sonra, memleket hic de donulesi degil...
Sunday, April 19, 2009
Kutuplasma
Kibris, muvazzaf ya da her seyden kendine vazife cikaran bir takim na-muvazzaf askerlerin iktidar oyunlari, misyonerlik, akademi, basin, teror, hukuk ya da mevcut haliyle guguk... Hepsi birbiri ile baglantisini bildigim seylerdi... Sadece detaylardan haberim yoktu.
Bunca seyin alelade sokaktaki insana nasil yansidigini bilmiyorum.
Yillarca uyesi olup da kayda deger pek cok yazani ile tanistigim bir mail grubu, insanlarin kafasindan gecenkleri az cok gorebildigim tek yer. Cogu sol tandansli, vaktiyle ODTU'nun altini ustune getirmis bu insanlarin, davalari icin ipe gitmis yoldaslarini nasil sattiklarini gormek urpertici... Halen daha satarken turettikleri argumanlari okumak ise tiksinc... Bu ulkenin insanlari bu kadar mi cahil, bu kadar mi tahammulsuz, bu kadar mi kendini begenmis? Bir universite diplomasi ve katiksiz beyinlerinin, bilgi evreninde karsilarina cikacak her kapiyi onlara acacagina inanmalarina, kafadan salladiklari yorumlar uzerinden ahkam kesmelerine dayanamiyorum. Orta cag karanligina dogru tam gaz yol aliyoruz sanki... Bir hikaye var:
Orta cag zamanlarinda, uc bes alim adam, uzun sure yol gittikten sonra bir handa mola verir, beraber bir odaya cekilirler. Aksam yemeginden sonra aralarinda bir tartisma baslar: "Atlarin kac disi vardir?" Her biri bir sayi ortaya atar ve argumanlarla neden oyle olmasi gerektigini ispat etmeye calisir. Hanci da hararetlenen tartismadan iskillenir, kapiyi dinler, sonra da "Beyefendiler, bunca tartisacaginiza asagiya inip de baksaniz olmaz mi?" der... Bilmeden, ogrenmeye calismadan, kafadan sallama sozler, ithamlar, metinler ucusuyor otekiler hakkinda... Aslinda ne kadar kolaydir otekini dinlemek, anlamak, ogrenmek...
Ali Unal, Bediuzzaman'in Munazarat'indan, 31 mart vakasi oncesi durumu soyle ozetliyor:
Ne var ki, artık o dönemde umumiyetle cehalet hükümferma idi. Ulema ve meşayihin çoğu, kalblerin dinî ilimler, zihinlerin tabiî ilimler ile aydınlanmasına çalışıp, ittihad, muhabbet, mahviyet ve hamiyet-i İslâmiye'yi esas alacaklarına, nefis ve meşreplerini öne çıkarmamaları gerekmesine rağmen, başkalarını tenkit etme, dalâlette ve noksan gösterme, husumet, ayrılığa sebep olma, taraftarlık, gıybet gibi şeylerle meşguldü. Aydınlar, maneviyatı maddiyata kıyas edip, Avrupa sözünü maneviyatta da hüccet tutuyordu; fenleri bilmeyen âlimlerin sözleri en azından bu bilgiyi gerektiren dinî konularda da esas alınıyordu; fenleri bilenler gurura kapılıyor, kendilerini dinde de nihaî söz sahibi görüyordu. Eski nesilleri yeni nesillere, maziyi hale kıyas edip yanlış yapıyorlardı. Ortama belli ölçülerde "cehalet ağa, inat efendi, garaz bey, intikam paşa, taklit hazretleri, mösyö gevezelik" hakimdi.
Yeni bir doneme giriyoruz. Simdiye kadar Turk-Kurt, Ilerici-Gerici, Sunni-Alevi, Sagci-Solcu, sagin icinde de Turkesci-BiBiPci, solun icinde envai tane boluntuler gecirdik. Simdi hepsinden ote, hepsinin ustunde yeni bir bolunme, yeni polarlasma var. Bu polarlasma cok daha sofistike, her seyin birbirine karistigi, ne renklerin ne de secilen yonun acikca belli olmadigi bir ayrisma...
"Turk insani cok hircinlasmis, eskiye gore cok daha cakallasmis" diye uyariyor beni her sene memlekete gidebilen bir arkadas. Kolay degil, 97'den beri medyanin her turlusu ile geriliyor insanim. Suphelerim var, anayi ogluna, sevenleri birbirine dusman edebilecek kadar yogun bir nefretin, yillardan beri ekilmis tohumlari filizleniyor sanki...
Iki hafta boyunca insanlarin sadece yuzlerinin degil, iclerinin de resimlerini cekmeye niyetliyim.
Saturday, April 18, 2009
"Beat the Devil"
Ilk defa 2002'de Sabanci'nin ogrenci paylasim suruculerinde gordugum bir video...
Ne Gary Oldman'i, ne Clive Owen'i, James Brown'i, ne de Marlyn Manson'u bilmedigim zamanlar...
The Day the Earth Stood Still

Friday, April 17, 2009
Tchaikovsky's Piano Concerto 1 Mov 3 by Evgeny Kissin and H. von Karajan
Daha yavas versiyonu icin aradim taradim... Karajan ustadan buldum, buraya yapistirdim. Farki dinleyin efenim...
Bu arada, Karajan ustanin bulabildigim videolarini seyrediyorum...
Beethoven'in hayatinin anlatildigi Immortal Beloved filmini iki kere seyrettim sanirim. (Bence) En onemli sahnesi soyledir:
Ludwig van Beethoven: [in reference to "Violin Sonata in A Major, Op. 47" - "Kreutzer"... ] Do you like it?
Anton Felix Schindler: Shh!
Ludwig van Beethoven: I cannot hear them, but I know they are making a hash of it. What do you think? Music is... a dreadful thing. What is it? I don't understand it. What does it mean?
Anton Felix Schindler: It - it exalts the soul.
Ludwig van Beethoven: Utter nonsense. If you hear a marching band, is your soul exalted? No, you march. If you hear a waltz, you dance. If you hear a mass, you take communion. It is the power of music to carry one directly into the mental state of the composer. The listener has no choice. It is like hypnotism. So, now... What was in my mind when I wrote this? Hmm? A man is trying to reach his lover. His carriage has broken down in the rain. The wheels stuck in the mud. She will only wait so long. This... is the sound of his agitation. "This is how it is... ," the music is saying. "Not how you are used to being. Not how you are used to thinking. But like this."
Bunu repligi duydugumdan beri, bir parca duydugumda, muzisyenin o anda aklindan gecen seyleri dusunurum. Ne dusunuyordu, hangi hisler icinde yazdi... Bir metin, yazarin hislerini okuyucuya iletmede, okuyucuyu yazarin o anki ruh haline burumede yetersizdir hep. Amma muzik, kalbin ta en icerilerine nufuz eder...
Org caldigim zamanlarda, klasikleri cok severdim. Cok zorlansam da, notalarla bogusurken dunyadan kopardim. Konusamaz, duramaz, soyleneni duyamaz, sadece parcayi dusunur, hissetmeye calisirdim... Yuzum Timur Selcuk'un piyano basindaki halini andirirmis... Hocam oyle derdi... 90-91 senelerinde...
Herbert von Karajan'in muzigi sadece duydugunu degil soludugunu, icine cektigini saniyorum... Karajan, muzigin bir parcasi oluyor. Zannederim ki o anda, komposerin hissettiklerine burunuyor... Bulabilirseniz 1965 tarihli Beethoven'in 5. senfonisi icin yapilan kayitlari izleyin.
WQED'de, komposerlarin dilinden, hayat hikayelerini anlatiyorlar... Hayatta yukselisleri, kederleri, o doneme ait muzikleri esliginde... Farkli, his dolu dunyalara yolculuk...
Klasiklere iyice kaptirdim...
Tchaikovsky Piano Concerto No.1 Mvt III
It could be way slowed down, and still will sound amazing... This version somehow sounds like a march and the pianist reminds me of "Take Bach" album by Pekinel sisters...
By the way, the pianist is Martha Argerich... The fastest pianist I have ever seen..
Wednesday, April 15, 2009
Araf 3
Tuesday, April 14, 2009
Kissadan Hisse
Egerkine mideniz ya da karniniz bir onceki aksamdan dolayi bozuksa, sakin ola ogle yemeginde sushi yemeyin...
Monday, April 13, 2009
Milk
Harvey Milk'in, gaylerin bireysel haklarini koruma ve topluma kabul ettirmesi mucadelesini anlatan bir film. Bu yaz kuzenimle konusurken, neyi neden savundugunu daha iyi anlamama yardimci olur saniyorum...
Filmi seyrederken ve sonrasinda, Hekimoglu'nun bir kac gun onceki yazisini hatirlamadan edemedim... Ne diyor?
Bizler aradığımız nizamı bulmaya değil, kurmaya geldik. Mükemmel bir İslam cemaati bulmak yerine, mükemmel bir İslam cemaati olmakla mükellefiz. Çevremizde gördüğümüz olumsuz hallerle, gevşemek veya küsmek yerine, onların aksi şekilde hareket etmeye gayret edeceğiz.
Harvey'in, bir sahnede soyledigi bir soz kafamda kaldi... "I am 40 and when I look back, I have nothing to be proud of in my life." gibi bisi... I am 30, benim de durumum farkli sayilmaz.
Ordan burdan yazi post etmekle uzerimdeki sorumluluk kalkmiyor... Bence oyle...
33 ay...
Bu gun biletlere baktim. Turkish Airlines'da yer acik gorunuyor. Zaten baska direkt ucan havayolu kalmamis...
Iki haftadan az var... Heyecan mi? Ne gezer... Hediye? Almak lazim...
Iki internetsiz, telefonsuz, stressiz, turist tadinda hafta... Tekrar ezan duymak... Sehri dinlemek...
Gazetelerden yerler bakiyorum. Sehrin neresine gitmeli, neresini gormeli... Ne okumali?
Eski tatlicilarim yerinde mi? Tepeleme hamsi tava yiyebilecegim bir yer var mi? Yok sevmem ben midye filan... Haci Abdullah'a da ugramak lazim. Limonlu Bahce'nin soda-limonlarini icecek kadar sicak olur mu hava? Enistenin bildigi izbe, kohne, salash yerlere takilmak gerek. Mephisto cok steril... Ayrica kitapcida browni yemek? Ankara'da Sakal vardi... Belki Denizli'de isirganli gozleme yapan bir yer de bulurum...
Her sey bir yana, gitmeye hevesimin olmamasinin bir sebebi de var... Benim hafizamda babam 50, annem 45 yasinda... Simdi uzerlerinde 14 yilin izleri birikti...
Beraber yasadiginiz insanlardaki yipranma fark edilmez de, hani yillardir gormediginiz ama vaktiyle cok hurmet ettiginiz biri ile ilgili "filanca var ya, gor simdi taniyamazsin, cok degismis" (fiziken ya da ruhen, ikincisi daha cok ve daha aci sekilde tecrube edildi) dediginde, bir parca kopar gider icinizden... Sevdiklerinizi bir anda alip goturmez ecel, hatr'a dusen her gun bir kere daha kalkar o cenazeler...
Cogu zaman unutmak, firsat varsa da kendini unutturmak lazim... Balik hafizam, bana lutuf...
Sabir
...bilhassa sokakların birer kanal haline gelip gözlerden gönüllere günah akıtıp durduğu günümüzde masiyetten kaçma ve ibadet ü taate sarılma adına sabır talebi çok önemlidir. Her mü'min hemen her zaman "Allah'ım! Kalbime ibadet ü taati şirin ve günahları da çirkin göster; kulluğu bana sevdir, günahlara karşı içimde tiksinti hissi uyar. İbadetlerde devamlı olma, kötülüklerden uzak durma konusunda beni sabırlı kıl!" mülahazalarıyla oturup kalkmalıdır. (M.F.Gulen)
Bedenim zayiflarken fark ettim ki ruhum da zayifliyor... Yazdiklarim kendime...
Sunday, April 12, 2009
Hafta Sonu...
Cektiklerimden bir ornek (klise seyler)
Belki en sondakini siyah beyaza cevirirsem, daha cok bir seye benzer...
Tuesday, April 7, 2009
Kar, kar, kar, kar...
Saka gibi...
Bugun tum gun Norah Jones'un "Feels Like Home" albumunu dinledim. Arabamda bir kosede kalmis, kac yil sonra buldum cikardim. Her sarki bastan sonra bir hikayenin episodelari gibi...
Monday, April 6, 2009
Bakara 112
Prof. Hayrettin Karaman ve Ali Ozek'in tefsirinde asagidaki notu eklemisler:
(Bu ayette Allah'a kulluk etmek ihsan vasfina baglanmistir.Yani bir kimse ibadet etmekle kendisini kurtaramaz. Kendisini kurtarmasi icin muhsinlerden olmasi gerekir. Muhsin, yaptigi isi Allah icin yapan, sadece O'ndan korkan, o sebeple isini noksansiz yapan ve her isin hakkini veren kimse demektir)
Dip nottaki muhsin taniminda kendimden bir parca goremedim... Demek ki cogu bosa gecmis 30 sene ve yine yolun ta en basindayim... Kafamdaki tum dertler birbirine o kadar dolanmis ki... Dugumun cozumu de bir ayetin icinde.
Sunday, April 5, 2009
Sukut ve altin...
Kafam karistigi ve toparlayamadigim zamanlarda, herkesten uzaklasir, koseme cekilir, bolca uyur bolca da dusunur, bir sonuca varinca da tekrar insan icine karisirdim. Genelde bu donemler spring ve fall breaklere denk gelirdi. Hic bir telefonun cavaplanmadigi, maillere bakilmadigi bir hafta uyku... Basinda unisom, sonunda efexor...
Kac zamandir insanlardan kacip, dizini kirip da kendi evcigimin icinde guzelce bir kac sakin gun geciremedim. Iki haftadir her gun bir yerlerdeydim... En nihayetinde bugun biraz vakit buldum... Sukunet... Bisiklet turumun arasinda, bir bankin ustune yatip gozlerimi kapadim. Gozkapaklarimi kizartan parlak gunes, ruzgarin agaclarda biraktigi ses, uzaklarda bir cocuk bahcesinin civiltilari, yanimdaki tenis kortlarindan gelen top ve raket sesleri, uzerimde hatta yuzumde kuruyan yiginla camur, hersey var ama denizin sesi yok...
Turkiye'deki 14 gunumun 10u Istanbul'da gecicekmis... Belki orada denizi dinleyecek bir bank bulurum...
Friday, April 3, 2009
Chopin's Funeral March by Rachmaninoff
Konser oncesi prelude'da, Rachmaninoff'un yorumlarindan ornekler calindi. Bir tanesi de Funeral March... Konser salonundaki akustugin de etkisi, Rachmaninoff'un hizli yorumu (ozellikle 2. ve 4. dakika dolaylarinda), baskin his (bende biraktigi izlenim ile) matemden ziyade korku, anksiyete ve ardinda bir huzur...
Hata = Para...
Sirkette pandora erisimim de kapatilmis... Amma konser harikaydi...
Thursday, April 2, 2009
Araf (2)
99 yazinda, yazlikta yapacak birseyler bulamazken, elime Crime and Punishment gecti... Tek kelime ile bir tugla... Defalarca kere basladim, defalarca kere biraktim... Ilk cinayeti gecemiyordum, derken gectim, ilerledim, hayatlarin icine daldim... Tam o siralarda agustos depremi cikageldi. Bir sabah elektriklerimiz kesik uyandik. 11 gibi telefon caldi, arayan ablamin Istanbul'daki ev arkadaslarinin birinin annesi... Depremden haber verdi...
Ablamin o zamanlar annemler tarafindan bilinmeyen cep numarasindan bir sure sonra kendine ulasildi. Yaprak gibiydi... Tir tir...
Bir kac gun sonra, travma sonrasi stresten dolayi ablami eve, tatile yolladi sirketi. Gunlerce TV'de manzarayi seyrettigimi hatirliyorum. Konusmadan... Cesetler, olumler... Yikilan bir kopruye carptigi icin ust kismi yarisina kadar bicilen otobusu unutamiyorum. Kac kisi, ne sekilde oldu... Hepsini daha sonra beynimin derinliklerinde gordum... Ezilen insanlar, inleyenler, uzerine bina cokup suyun altinda bogulanlar, parcalari molozlarin icinde dolgu olanlar... Hepsi her gun beynimin icindeydi... O yaz halbuki Adapazari'nda bir staj ayarlamak icin ne kadar ugrasmistim. Son anda iptal oldu. Daha sonra depremde yikilacak olan bir binada kalicaktim.
O kitabin sonunu getirmeliydim, getiremedim... Daha fazla drama cekicek halim yoktu.
Araf'ta da, daha fazla celiskilerin icine bulanacak halim kalmadigina inandigim gun, kitabi biraktim. Bir daha da elime almadim. Karakterlerden her biri, okunasip gecilesi degil, uzerinde dusunulesi detaylara sahipti. Saat takmayan, zamani takip etmeyen, ama surekli dinledigi sarkilarin surelerini ezbere bilen ve bu yolla zamani tahmin eden bir karakter... Ayni sarkiyi tekrar tekrar dinlemek fazlaca "olabilemez" gelmisti...
Iki haftadir ayni iki sarkiyi defalardir dinliyorum. Bir tanesini hele doktora tezimi yazarken de dinliyordum: Eda Guney'in Jane Birkin Cover'i "She left home"... Hala zamani kovalama derdim yok. Sol bilegim catladigindan beri kol saati de takmiyorum. Buyuk eniste saat takamadigindan dert ederdi... Ayni haldeyim, bir an takili saat, aklim bir daha yerine geldiginde, cebimden cikiyor... Halbuki eskiden kronometresiz yasayamazdim... Cep telefonum saatim, ama kullanmaktan zevk almadigim bir alet. Birilerinin beni aramasi da, birilerini aramak da hosuma gitmiyor.
TV'de G-20 Londra summit'inin katilimcilarinin konusmalari yayinlaniyor. Gordon Brown ve Obama'yi dinledim. Sarkozy'nin tercumesi, hareketlerine bakinca anlasilmiyor. Goruntu itibari ile bir embesil... Brown guclu ve hakim bir goruntu cizerken, Obama hala stajyerlikten cikamadigi izlenimini verdi. Brown soru almazken Obama'nin uzun bir Q&A session'i oldu. Sorulara verilen cevaplardan hala her seye hakim olmadigi, ama her konuda bilgilendirildigini anladim. Ayrica metin yazarlari olmadan, liderlerin durumu gercekten cok zor...
Melis sinema yazilarina tekrar baslamis. Gunun guzel haberi.
Yarin Pittsburgh Symphony'de Rachmaninoff's Rhapsody'i dinleyecegim. Konserden once Heinz Hall'da bir tura da davetliyim. Kamerami da almaya niyetim var. Harika bir salon. Hala istedigim f/1.4 prime lensi alamadim, 35mm L mi 50 mm standard mi? Olanla cekicem gibi. Hafta sonu da yeni tanistigim bir fotografcinin digital arsivini kurtarmayi deneyecegiz. Tabii yine bisikletten dusup bir yerlerimi kirmazsam...
Wednesday, April 1, 2009
Kimlik...
Burda yazdiklarimin hele hic bir onemi yok.
Bildigini eyleme dokebiliyor musun, neden? Kimden daha cok korktugunun, sirtini kime dayadiginin, kime daha cok perestis ettiginin gostergesi... Inancinda samimi misin? Dugumun gelip dayandigi nokta iste o adimi atmak ya da atmamak... So discrete, so indicating... Korkularina meydan okurken yaninda kimin varligini, kimin gucunu hissettigin, o gucu hangi sifati ile hissettigin...
Gayesi ugruna hic bir seye meydan okumamis adamin, o nihai hedefi elde etme noktasinda iddia edebilecegi bir hak var midir?
Yazilasi cok sey var... En buyuk korkum oldugu yerde, her gun beni challenge ediyor...
