Friday, July 31, 2009

Pervane-Mum

Pervane-mum metaforundan aklima gece yarisi dusenler...

Bir pervane dusunun ki atesin goruntusunun yansidigi bir aynanin cevresinde doner de durur, ha bire aynanin yuzeyine carpar, en nihayetinde ters doner kavusturur incecik bacaklarini... Pervane aynaya mi taliptir, yoksa aynadaki yanan mumun aksine mi?

Sunday, July 26, 2009

Boston

Ne zamandir gitmek istiyordum. Gordugum diger Amerikan sehirlerinden cok da farkli olmasa gerekti. Bolca gokdelen, buyuk bir downtown ama kucuk bir gezilesi alan, filan falan...

Hava guzel olucak gibi, demek ki ucus cizelgelerinde cok bir aksama olmayacak (cizelgeler aksayip da ucuslar iptal edilmeye basladiginda basima neler gelebilecegini biliyorum). Gece uykuya dalabilmeyi basaramadim. Asil niyetlendigim 5:45 New York ucagi fazlacana erken, ustelik donuste yer bulma problemi var, ustelik New York'a kim bilir kac kere gittim. Sakin sularda kulac atmaktansa biraz farklilik denemenin zamani geldi de geciyo. En sonuncu "ustelik" de, yakinda Boston'da yagmur mevsimi (boyle bir mevsim yok aslinda, benim uydurmam) baslar, oraya gitmek iyice hayal olur...

Atladim gittim. Kendimi sehir merkezine getirmek kolay oldu (Thanks to i-Phone!). Indigim yerin hemen ardindaki limana yurudum. Yanimda getirdigim Elif Safak kitabini (Ask, Boston'a aslinda bu kitabi okumak icin geldim) actim, biraz okudum. Ardindan da bir tura katilip ordan oraya kisa gezicikler yaptim. Gorulesi ve daha sonra etraflica gezilesi yerlerin bir kisa listesini devsirdim. Cambridge hayatimda gormedigim kadar guzel bir yer... Sonra tekrar sehre donup Quincy Market'ten Nantucket Seafood Chowder denen sacma sapan bir corba ictim. Icinde ne oldugunu bilmediginiz, ama arada sirada agziniza gelen lastiksi, kusbasi parcaciklar... Sonra tekrar limana donup, denize karsi bagdas kuraraktan kitabima devam ettim.

Sanirim burayi New York'tan da, New Orleans'dan da cok sevdim... Umarim yolum tekrar duser ve umarim bu sefer gelmeden evvel nerde ne yiyecegime karar vermis olurum...

Wednesday, July 22, 2009

Blood Toys

"Blood Diamonds", Afrika'da ic catismalari finanse eden, ugruna insanlarin kirildigi, kacak yollardan Avrupa'daki toptancilara satilan elmaslar... Leonardo DiCaprio'nun bu konuyu isleyen bir filmi vardi, adi da yine "Blood Diamonds" idi yanlis hatirlamiyorsam. Hatta bu blog'un sayfalarina da yazmistim.

Sincan'daki hadiselerin cikis nedeni de, Cin'in ic bolgelerindeki oyuncak fabrikalarina, Uygurlu Turkler'in zorla alikonularak isci sifatiyla istihdam edilmesi. Oyuncak sektorunde kar marji cok olmadigi icin, tahminimce bu insanlar berbat yasam ve saglik kosullarinda, uc otuz paraya talim etmek zorunda birakiliyor: yani modern kolelik. Dunki gazete haberine gore, bu duruma karsi cikan 600 kadar Uygurlu da kursuna dizilmis. Gozaltindakilerden haber alinamiyormus.

Yarin bir gun, veledinizi susturmak ya da nefsinizi mutlu etmek icin (kumandali araba biriktiren kendimi de kapsayan bir durum) bir oyuncak ya da hediyelik zimbirti aldiginizda (eger altinda "Made in China" yaziyorsa) bir dusunun kac kisinin canina mal olmus olabilir...

Friday, July 17, 2009

Across the Universe

Cuma gecesi sinemasinda bu hafta aldigim film "5 Fingers"di... Vending machine'de baska bisi bulamadim ilgimi cekebilecek, napalim? Tek kelime ile berbat bir film, haliyle yarim saat dayanabildim.

TV'de zaplarkense 'Across the Universe' filminin son 20 dakikasina denk geldim. Film hakkinda yorum yok zira tamamini daha sonra seyredicem. Amma Beatles dinleyen biriyseniz bu film sizi de ceker. Filmin sonundaki surprizse Julie Taymor' imzasi... Titus Andronicus en sevdigim filmler arasinda. Herhalde biri Turkce olmak uzere 3-4 kere seyrettim.

Sozun kisasi, tavsiye edilir. (Denk gelirse Frida ve Titus'u da seyredin)

Can't Leave on a Jet Plane

Yine cumartesi icin ucus firsatlarini aradim, yine hersey kapali... I can't leave on a jet plane...

Tuesday, July 14, 2009

Kitab'i Ask

Her sey Harun Kardes'e askin ne oldugunu sormakla basladi... Cevaplar aradik, bulduk bulamadik, testleri gecemedik... Daha derine inmek istedim ki, Elif Safak "Ask" demis... Preliminary olsun diyerekten de bir ask ustadi bildigimiz Iskender Pala'nin "Kitab'i Ask"ina sarildik. Sorduk Harun efendiye, "icim bayila bayila okumustum" dedi... Icini mi baydi yoksa yazilanlara mi bayildi bilemedim, sormaya cesaret edemedim. Actim okumaya basladim...

Her satir basina dusune dusune okumak en zor olani... Hele okumak icin uygun modda olmayi da bekliyosaniz... En nihayetinde bitti... Ama kafamda bir dolu soru kaldi. Kitap 5 bolumden olusuyo ve yazarin gelmek istedigini sanidigim, benim de merak ettigim bolum "Ask'i Ilahi"... Iskender Pala, bekledigimden fazlasini sunuyor bu bolumde. Tam tadina geldi, anlamaya basliyorum artik derken, besinci ve son bolumde her sey arap sacina donuyor. Gelinen noktada bir hulasa beklerken, yazar o ana kadar anlattigi herseyi, (belki bir case study ornegi de olsun ki muhendisler de anlasin diye) ekledigi bir fani askin hikayesinde tuketip birakiyor...

En nihayetinde ben "canina sevgili isteyenle sevgili icin can isteyen" arasindaki farki hayal meyal de olsa, pervane-mum analojisini de somurerekten, az bucuk anliyo gibiyim... Zararda sayilmam...

Monday, July 13, 2009

Caykovski ve Sarap

Bugun sanirim Ahmet Turan Alkan'in idi, bir yazi okudum ve akabinde bir dolu sacma sapan ve komik senaryolar akmaya basladi kafamda. Yazi ders vericiydi, A.T. Alkan onemli noktalarin altini ciziyordu.. (Baskalarinin ne yaptigi beni irgalamaz, onemli olan kendi icimdeki muhasebede, kendi kemalatimda neredeyim... anafikri cevresinde cereyan eden bir hayali diyalog) Bir kac gundur bu ders, farkli sekillerde, farkli kereler karsima cikiyor. Baskalarina kizmak, baskalarina neden oyle olmadiklari ya da oyleymis gibi davrandiklari, ya da oyle olduklari noktasinda elestiri oklari yoneltmek... Bunlar olmamali benim isim. Onemli olan kendi icimde nereye geldim, Mutlak Sevgili'den yadigar hangi guzellikleri buldum, hangilerini parlattim, hangilerini kendime kattim, siretimden suretime aksettirdim, ya da aksettirebildim mi... Gibi gibi... Velhasil, cok guzel metinlere rast geldim. Neyse, onemli olan okumak degil okudugunu yasamak...

Simdi gelelim can alici soruya: Klasik muzik dinlerken sere serpe uzanilip sarap icilir mi?

Efendim bizim burda pazar sabahlari, cayir cimenlik bir alanda, millet kahvaltsini kapar ve klasik muzik dinlemeye kosar. Programin adi da: Bach, Beethoven, and Brunch... Pazar gunleri genelde cumartesiden yarim kalan hibernasyonumu surdurdugum icin ne yazik ki yetisemiyorum, ama demek ki kahvalti edilebiliyormus; peki ya sarap?

Pittsburgh Symphony Orkestrasini takip ettigim gecen sezon boyunca konserlerin verildigi Heinz Hall'daki bar daima icki servisi yapardi. Amma elinizde icki ile salona giremezdiniz. Bencileyin koca bir bardak grande cappuchinoyu kis gunu bogazlarim yana yana icip bitirip oyle girebilmistim salona...

Gelelim senaryoya...

Efendim, cim amfidesiniz... Uzerinizde krem keten pantalon; beyaz, yakasi acik, bol, Kuba usulu, keten gomlek... Fantazi bu ya, boynunuzda disari sarkan bir askot; kahverengi sapli, hafif geniscene, vintage gunes gozlukleriniz; ayaklarinizda yazlik, kahverengi, bagciksiz, lastik tabanli pabuclar... Uzanmissiniz cimlerin uzerinde bir mindere... Bir elinizde sarap kadehi... Basinizi donduren temiz hava ve burnunuzda hafif bir sarap kokusu... Leyl semayi kaplarken yani basinizda Leyla, karsinizda guruba dalan, olabildigince kizilligi ile gunes ve kana boyadigi bulutlar, gri kubbeleri ve minareleri ile uzakta Istanbul... Bir manzaraya, bir de gunesin Leyla'nini yuzundeki aksine dalarken gozunuz, hayranligin zirvelerine kanat cirpiyor kalbiniz... Derken piyano... Muzik hafif ve parmaklardan akan, yumusacik tonlari ile kulaklarinizin icini, beyninizi, kalbinizi, tum ruhunuzu dolduruyor, hayal aleminizin kapilarini ardina kadar araliyor, yuzunuze bir tebessum konduruyor, zira artik gercek hayattan oteye yelken aciyorsunuz... Kacamak bir yudumda sarabin dilinizde biraktigi mayhos ve uyusuk tad... Hafif ruzgar vucudunuzu oksarken bes duyunuz da mest olmus bir halde kendinizden geciveriyorsunuz... Siz zamana esir degilsiniz artik, o kosadursun bir yerlerde... Siz zamanin otesine, zamansiz alemlere kayiyorsunuz...

Buraya kadar hersey ideal... Her sey muntazam... Hikaye sonrasinda kopuyor...

Otenizde cimlerin uzerine obeklenmis bir grupta Cevdet Bey en son aldigi yatin direginden bahsi aciyor. Hay o direk...! Derken baska bir obekte kodamanin teki "Evladim, kuruduk kaldik burda! Kos bir sise daha Okuzgozu getir!" diye buyuruyor. Arkadaki obekte gobegi saglam bir amca "Biz bu gariyi kuma getirdigimizde Cukurova'da bamih toplar, Ibraam Da'lises dinlerdi, bah simdi dustugumuz hallere... Basham, bah hele rahki yoh midir? Aha al su yuzlugu de gharsiki bufeden bi otuzbeslik ighi de gupa gap gel, ustu lazim deel" diyerek boguruyor... Otedeki obekten birileri "Rasim bey, kac zaman oldu ugramazsiniz, arayi acmayalim!" diye yayvan bir sitem salliyor, akabinde Rasim bey gulumser bir suratla basini o yone sallarken icinden "Ulan p....k Tarlabasi'nda pavyon islettigini bilmeyen mi var, cizdin karizmamizi oturduk yerden, hanim da duyduysa yandik..." diye geciriyor...

Sozun ozu, bosverin bunlari...

Yazanin dilegi: Bir gun Ibiza'da, mumkunse Cafe Del Mar'da gunesi batirmak...
Yazanin notu: Yazar kirmizi sarabi sevmez. Iyi cocuktur... Keten pantalonu da yoktur.
Yazanin elestirisi: Biliyorum, cok kitsch bi yazi oldu...

Sunday, July 12, 2009

Bisikletmania

Gecen hafta 34 mil surdugum trackta bu pazar 40 mili (66 km kadar) tamamladim. Dun de her zamanki engebeli patikayi bir kere gectikten sorna alternatif patikalar ararken kaybolup toplamda 8-9 millik trackte iki de devasa rampa tirmandim.

Yillar once bir kosu grubu ile Mississippi'de millerin tozunu atarken, uzun mesafe katetmenin kaslarin yeterliliginden cok kararliliga ve iradeye bagli oldugunu soylemislerdi. Epey dogru... Vucudun degil iradedin bittigi yerde duruyosunuz. (Ben 3.5 saat iyi dayanmisim yine)

Thursday, July 9, 2009

Akademi Yeniden

Pittsburgh'da, Upitt kutuphanesinde, yeni projemle ilgili akademik makale ariyorum. Inanilmaz... Ben bu ise akademiden kopmak icin girmistim, dun patrona "bu isten makale bile cikar" dedim... O kadar kahve mahve bana misin demiyo, uykum dorukta, aklim bisikletlerde... Trek Madone serisi, yeni platonik askim...

Monday, July 6, 2009

Biz Kimiz?

Bugun Ihsan Dagi'nin yazisini okuyordum. Aklima "The Good Shepherd" filminden bir sahne ve replik geldi...

Joseph Palmi: Let me ask you something... we Italians, we got our families, and we got the church; the Irish, they have the homeland, Jews their tradition; even the niggers, they got their music. What about you people, Mr. Wilson, what do you have?
Edward Wilson: The United States of America. The rest of you are just visiting.

Aklima takilani yazmadan edemedim. Sahiden biz kimiz? Aleviler, Sunniler, Suryaniler, Kurltler, Turkler, Laikciler, Yeni Muhafazakar Demokratlar (?), Harbici Demokratlar, Liberaller, Soldan Sapmalar, Ulkuculer, BiBiPciler, (Swastikali) Solcular, Sariklilar, Cubbeliler, Diplomali Esekler, Yandan Yemisler vs... Bunun cevabini bulmak icin Devlet'in kimin hakimiyet alani olageldigini tanimlamak lazim: Besleme Burjuvazi ve (Sefaretlerdeki Monsherler ile Askerleri de kapsayan) Burokratik Oligarsi... Haliyle bizim ne oldugumuz da ortaya cikiyor... Bizler satranc tahtasi uzerindeki piyonlar, sahadaki koyunlar, gelip gecici misafirler, deniz icinde yasayip da denizden bihaber baliklar, ne olmesine ne dirilmesine izin verilen, komada tutulan pirasa organizmalariz. Ne zaman ki gemden yulardan silkinmeye calisiyoruz, birbirimize kirdiriliyoruz. Sahipler hep steril, hep temiz kaliyo; ustu Omo'yla yikanan hep biz oluyoruz.

Camasirdir kirlenir, kan lekesi bu ilik suda bile temizlenir... Ah ki ahmaklik...

Sunday, July 5, 2009

Borodin

Borodin besteci olmasinin yanindan aslinda unlu bir kimyagermis... Bunu gecenlerde bir radyo showunda ogrendim. Anonsun ardindan yayinlanan ikinci senfonisini de karisina ithaf etmis. Elbette muzigi duyunca karisi ile arasinin cok iyi olmadigi ya da tipik bir muhendis ruhsuzlugundan muzdarip oldugunu dusunmustum. Taaa ki kucuklugumden beri bilip de kimin oldugunu bilmedigim, videosunu paylastigim Polovtsian Dances'i bulana kadar...

Saturday, July 4, 2009

Down in Mexico

Hiper berbat ve seyrettikten sonra Quentin Tarantino'nun psikopatliginin zirvesinde olduguna kesin delil olarak sunulabilecek iki film: Grindhouse ve Death Proof... Ikisini de ne yazik ki seyrettim. Death Proof'tan aklimda kalmasini istedigim tek guzel sey bu parca... Isteyen Youtube'de diger versiyonlarini da izlesin. Cuma gunu bir cafede duydum tekrar...

Thursday, July 2, 2009

Fotograf Davetiye

Manevi kardesim, nikahinda cektigim bir fotografi dugunu icin davetiye haline getirmis... Ilk once de bana gondermis. Davete icabet edemiyecegimi o da biliyor, ama inceligin karesini almis olmasi ziyadesiyle guzel...

"Ileride" dedim, "bebelerine kotu ornek olacak bir amca lazim sana"... O vazife de bana duser artik.

Wednesday, July 1, 2009

Hafta Sonu

Fotograf makinemle NY'da olucam efenim... No plans, no reservations... Aklima ne eserse...

Bazen yasadigini hatirlamak icin hayatta ufak degisiklikler yapmak, monotonun disina cikmak, bir nefes almak gerekir... Gibi gibi...