Sunday, November 29, 2009

San Juan

Neden gittigimi biliyorum! Bir tatili daha evde pinekleyerek gecirirsem patlardim. Bir degisiklik lazimdi. Her kis bastiran depresyonumun sinsi sinsi gelip de beni ele gecirmesine, yine her kis gelip yoklayan bronsitimle el ele verip beni iceriden curutmesine razi gelecek degildim. Antibiyotigim vardi ama artik antidepresanlarim yoktu... Son kalan bir kutuyu tez yazarken, ondan onceki bir kac kutuyu da ondan bir kac sene evvel tuketmistim. Hayatinin 3.5 senesinin her aksam saat 8'inde ya da 9'unda, ikiye bolunmus Efexor 75 yuvarlamak :)

Niyetim herseyi, kafamdaki herseyi ve herkesi bir kac gun geride birakip deniz, rutubet, sicak ve fotografla hasir nesir olmakti. Iki gun sadece guzel notlara, guzel maillere, guzel binalara ve dogaya baktim. Hayir, latin kizlarini gorunce agzi sulananlardan degilim. They are slutty, sleazy and they look dirty... Akli basinda bir kadinin giymeyecegi uzunlukta topuklar ve kisalikta etekler, zorlukla yuruyen leylekler... Kendini "kadin" olmaktan "mal" olmaya indirgemis insanlara saygi duyamam. "Mal" olmak... Zira benim gittigim gunlerde "Beauty Show" denen, akla hayale ziyan bir aktivite organize edilmisti. "Boat Show", "Trade Show", "Gun Show" anlariz da "Beauty Show" ne ola?

Binalar arasinda iki gece boyunca dolanip bi dolu resim cektim. Sanirim binalar beni insanlardan daha cok cekiyo. Her birinin ayri hikayesi olmali... Daha once anca filmlerde gorebildigim binalar. Hepsi eski ama hepsi yepyeni, bakimli, makyajli, isveli, yani "kiz gibi"...

Binalar arasinda insanlar... Yapiskan saticilari sevmem. Hayir, niyetim bisi almak degil. Garson kiz servis yaparken gulumsemesin. Bahsis icin yuzunun o en guzel halini pazara cikarmasin kimse. Kirik insanlari severim. Ikinci gecemde beni bulan bir kirik gibi. Ismi David, La Kapitan... Finans uzerine calismis, MBA'i ve 3 cocugu varmis. En sonuncusu Purdue'dan mezun olmus. Cocuklarini okuttuktan sonra bir gun bir gemiyle adaya gelmis, geri donmemis. Kendine bir yat yaptirmis, orda yasarmis. Anladigim kadari ile metamfetamin ya da crack muptelasi, yerinde duramiyo. Bana Old San Juan'in restoranlarini ve barlarini gezdirdi, barmenlerle tanistirdi, girebildigi ve artik giremedigi barlari gosterdi. Bir sokagi isaret edip: "Orasi Walmart gibidir, ne ararsan bulursun" dedi. "Yani drug mi diyorsun" diye sordum "En alasi" diye ekledi. Herhangi bir "lowlife"in pesinde kostugu her seyi, ayrintisina kadar anlatti, bir kac da evsiz serseri ile tanistirdi 5-10 dakikalik tur boyunca. Bir kilisede bunlara yardim edermis "I know all these bums with their first names" diye de ekliyor. O aksam oraya biraz icmek ve becerebilirse geceyi gecirebilecegi bir kadin bulmak icin gelmisti. Kim bilir kac gece ayni niyetle gelip eli bos dondu... Gece boyu nerde demlenecegini soyleyip davet etti, resmini cektim ve ayrildik.

Geceyi o resmi cekilecek yerleri ve local insanlari arayarak gecirdim. Bir sokakta bir gitarist ve eglenen insanlar... Sokagin bakkali her Thanksgiving'de bir calgici tutar ve konu komsuyu eglendirirmis. Beni basindan zannetiler, bir kac resimlerini cektim. Adinin Sebastian oldugunu ogrendigim gitaristle biraz lafladik, amator olduguma inandiramadim ve ayrildim.

Fotograf cekmenin olmazsa olmazi sanirim insanlarla iletisim kurabilmek. Binalarla iletismenize gerek yok. Ama insanlar oyle degil. Sinsi sinsi caktirmadan resimlerini cekip sonra onlarin uzerinde aidiyet iddia etmek etik degil. O surat, her kivrimi, her lekesi, her dokuk ya da altin kapli disi ile beraber bir baskasinin emegi. Ayrica keyifli ve yuzun cogunu alan bir fotograf, ancak bir iletisim kurabilmekle mumkun; kimi zaman kelimelerle, kimi zaman bir kac mimik, jest ya da gozlerle. Elbette evdeki "tuzlanmis" CNN sapkamin bunlarin cogunu bir cirpida yapabilecegine eminim. Hatta o sapkayi taksaydim aksam yemeginde kazik da yemezdim... Hata iste...

Son gunumde otelden check out yapip otele en yakin plaja, daha once gordugum agaclarin altindaki kayaliga gittim. Biraz oturup denizi seyretmek mumkun olabilirdi. Oldu da... Cocuklugumu ve Marmaris gunlerimi hatirladim. Ayse Hanim'in pansiyonu, kizi Demet, her yaz eksik olmayan diger cocuklar, yalnizca tatil zamani alinan ve tadi baska guzel gelen Sarelle, kagit kamisla icilen kola, sisesinin uzerinde prizma sekiller olan Madran Gazozu, pansiyonun balkonunu cevreleyen ve ismini bilmedigim bir dolu cicek, o ciceklerin arasindan gorunen ve traktorlerin cektigi tramvaylar, su motoru ile giden balikci kayiklari, her yaz yeniden aldirip yeniden kaybettigim ucunda pirincten bir can asili deriden sicim kolyeler, hasir sapkalarim, tatil sonu gelmeden yatak dosek hasta olusum, kocaman yag tenekeleri ile alinan bal ve anne-babamin geri donus yolu boyunca bitmeyen kavgalari...

Bunlara bir de Elif Safak'i ortak etmek istedim... Elimde Araf vardi. Yillar once baslayip yine deniz kenarlarinda okumaya calistigim, bikip biraktigim, ama ondan once deniz suyu ile bir guzel islatip sisirdigim kitap. Nedense bu sefer farkli guzel geliyor. Her karakterde benden bisiler var. Abed'in annesi Omer'e "Taslarin seni tanidigi memleket, insanlarin seni tanidigi memleketten iyidir" diyor... Uzerinde oturdugum oldukca puturlu mercan kayasina bakiyorum, sonra cevreme... Hangi taslar? Mezar taslari? Hakki var, gurbet elde, gurbet mezarliginda yatmak istemem. Ama ya kendi memleketimde hissettigim ya da hissettirildigim gurbetlige ne demeli?

Eve dondugumde degismeyen bir sey beni karsiliyor: Banyomdaki orumcek... Gecen seneden beri bilirim kendisini. Kuvetin yaninda, hafif cikmis bir fayansin ardinda yasardi. Bir de kardesi vardi, sonra kayboldu. Bir ara o da ortadan kaybolmustu, simdi epey serpilmis, yarim santim kadar olmus. Zehra, oglu Abed'e Gail'i onerip de Yahudi oldugunu ogrenince "Soyle orumcekleri oldurmesin, Peygamberimizi bir orumcek kurtardi" (ya da vesile oldu) diyor. Dus alirken karsimda sabirla bekleyen orumcegi gorunce, gecen yaz, zoraki katildigim bir aksam yemegi aklima geliyor.

Tanimadigim ya da az tanidigim, ya da cok tanimadigim insanlarla yemek yemeyi sevmem. Benim icin yemek onemlidir, ya da onlardan ogrenecegim seyler. Ikisini karistirip da sindirmeye calismaksa tam anlami ile "waste of time". Hayir, midemle beynim ayni anda calismiyo. Iki seyi ayni yerde sindiremem... Mecburen katildik, annemle babamin arkadaslari (annemin boyle aksam yemekleri organize etmesine ve dostlar yemekte gorsun misali arkadaslarini cagirmasina sinir oluyorum). Boyle bir grupta genellikle onceden kimin "mutefik" kiminse "itilaf" tarafinda oldugunu sezip; kendime paralel seyler konusup/konusuturup, keyifsiz seyler duyma ihtimalini minimize etmeme yardimci olacak "kullanilabilir ortaklar" ararim. Masada sol tandansli bir aile, bir de koyu ulkucu oldugunu bildigim bir baska aile olacak. Ikincisi isime gelebilir. O da ne! Hangi gazeteleri takip ettigimi duyar duymaz destek gormek istedigim noktadan yaylim atesi aliyorum! Gece cetin olacak...

Ulkucu cocuk doktoru, esip savururken bir ebeveynin cocuklarina "Ankebut" ismini koydugundan bahis aciyor. Amaci "gericiligin geldigi noktayi" tasvir. Ankebut "orumcek" demekmis. Bu denli bilincsizce isim secimi, sadece Kur'an'da oldugu icin! Cehalete verip veristiriyor.

Zehra'nin lafini duyduktan sonra, "Ankebut" daha manali bir isme donusuyor. Keske Ankebut suresinin icerigini bilseydim o anda... Kim bilir, o ana baba, hangi ruh halinde o ismi sectiler...

Yolda geri donerken kitabimi elimden birakamiyorum. Charlotte Pittsburgh ucaginda, iki yanimda oturan ve Scent of a Woman filminde, Al Pacino'nun dans ettigi kizin sarisin ve daha genc halini andiran kizin neler dusunebilecegini merak ettim... Halim garipti. Altimda safari tarzi, ince kumastan, gri bir sort, uzerimde utulu giyilmesi gereken ama oldukca kirismis, yakasi sufi tarzi ama dugmesi cok cok asagilarda oldugu icin bagrimin yarisini meydanda (sanirim ust dugme "bir acele" ile koparildi imaji veriyor) birakan, manset dugmeleri acik, islemeli kumastan, beyaz bir keten gomlek, yanimda bir sirt cantasi ve fotograf cantasi... "Bir gece onceki bir partide ihtimal ki dozu kacirmis, sabah sabah alel acele bir yerlerde burusturulmus halde buldugu ve iki dakikalik dusun ardindan uzerine gecirdigi, yaka dugmesi kayip bir "parti gomlegi", ihtimal ki pantalonu giyilemeyecek halde cantasina tikistirilmis, hafiften parfum, biraz da eksi ter kokan ama ne sigara ne de alkol kokmayan (demek ki sIkIsik nizam dumanalti bir mekanda degilmis parti ve eleman bir "sunger" degil), hafif uzamis trasli, bacaklari kil icinde (iyyy, demek ki latin'in teki), gozlerinden uyku ve yorgunluk akan, garip bir dilde yazilmis, uzerinde truffle resimleri olan bir kitabi okuyan (bi sisman coach potato'dan baska ne tur bir kitap okumasi beklenirdi ki zaten, akli fikri yemek icmek) garip bir eleman... Ustelik Pittsburgh denen yerin ne kadar soguk oldugundan haberi bile yok! Al sana kendilerinden kurtulmak istedigimiz ama servetimize ortak olmayi beceren bir tane daha "hispanic" immigrant..."

Neyse, evimdeyim... Daha neler neler var anlatilasi... Insanlarla degil, kedimle ilgili... Evet gezmeyi seviyorum, yurumeyi de, dusunmeyi de...

Saturday, November 28, 2009

Pearl Sokagi 8

Uzun ucak yolculuklarinin en sevdigim yani kitap okumak icin yiginla vaktiniz olmasi.

Bir kac gundur suren insomniac halimden oturu ucakta sizar kalirim sandim ama ne mumkun... Butun yol boyu Araf elimden dusmedi. Hatta plajda... Sirf o yuzden gozluklerimi kaybettim. Neyse, herseyde vardir bir hayir.

Sahi ben yillar evvel Araf'i neden "yarisi okunup birakilmis" kitaplarim arasina katmistim. Belki o zamanlar orada anlatilanlarin kendi hayatimda bir iz dusumu, dengi, cagrisim yaptiracagi bir benzerligi yoktu; ya da olmamasini istiyordum. Simdi ise her sey bir yerlerden cagrisimlar yaptiriyo. Yasanmis ya da yasanmayip seyredilmis, okunmus, edinilmis... Ozellikle Nazan Bekiroglu'nun gecen haftaki o muazzam Suc ve Ceza analizi ardindan daha bir dikkatli okumaya calisiyorum.

Wednesday, November 25, 2009

Kul

Bu aksam sohbetin sonunda, "Rabb'im bize Kendisi'ne layik kul olabilmeyi nasip etsin!" dedik ve ayrildik.

Dusunsenize, "layik kul olabilmek"... Ya da daha zoru "kul olmayi icsellestirebilmek"... Insan nefsine en agir gelen seylerden biri "Rabb'imsin, Kulunum!" diyebilmek. Zira fitratinda "Ben benim, sen de sensin" demek var.

Hani bunu hakikaten, tum zerratinla, hic mukavemet olmadan, tereyagindan kil ceker, huniden yag doker gibi; surtunmesiz, hiriltisiz, icinden gele gele, tuylerini diken diken ederek, kalbin bir krizin kasilmasinda, soguk pinarlarin gobegindeymis gibi soyleyebilmek... Bir anda cevrendeki butun zerreyi hissedebilmek, onlarla ayni amaci, ayni evveli, ayni sonu paylasmak, ayni noktaya yonelmek, maksat birligine ulasmak... Cevrenin sen olmasi, senin cevren olman, ikisinin butunlesmesi, cevreni de kendin gibi hissedebilmek, her pusulanin kuzeye bakmasi gibi, ayni yone meyletmek; kisaca evrenle rezonansa gelmek...

Fatiha'nin besinci ayeti: (Rabbimiz!) Ancak sana kulluk eder ve ancak senden medet umariz.

Gunde 40 kere, bir omur boyu kac kere... Dilimizde hizla dondurdugumuz tekerleme... Belki bir iz birakir...

Monday, November 23, 2009

Zarpandit

Elime Araf'i yeniden almistim. Yine birakmistim. Derken tam yeniden alacakkene, "Yusuf ile Zuleyha"yi duydum. Parcalar buldum, tadimlik cumleciklerinde mest oldum. Ve hakkinda asagidaki gibi bir sey yazilmis bir insani, herseyden cok merak ediyorum. Bir an once okumaliyim. Sanki o merak ededurdugum sorumun cevabi Nazan Bekiroglu'nun satirlarinda gizli...

aşık olunabilecek ve olunması gereken yazar.
ona aşık olmak tıpkı aşk'a aşık olmak gibidir. bilirsiniz ki karşınızda aşkı çok iyi bilen birisi değil aşkın kendisi vardır. aşk vücut bulmuştu belki onu hakkıyla taşıyabilecek bir bedende. ilk onu tanıyışım cümle kapısıydı allahım kelimelerle böyle mi oynanırdı karşımda iskender palanın dişisi vardı ama ondan bir adım öndeydi. yusuf ile züleyha da hem yusuf olmuştu hem züleyha hemde ağıt yakan kurt olmuştu. sözcükler onun kaleminde sanki yeniden hayat buluyordu. bazen kıskandım başkalarının onu anlatışını, bazen de çaba sarfettim onu tanınmasına. hem sitemimdi hemde çabamdı neden yeterince tanınmayışı. varsın belki onun yanında bir nokta olacak elif şafak kadar bile tanınmasın ama onun bu kadar muhteşem bir kalem olduğunu bilen illa birileri olacaktı. hayalimdeki hali korunasıydı onun. çok uzun bir süre görmemiştim fotoğrafını, görmek istememiştim. hep aklımda olan şekliyle kalsın diye. fakat onu gördüğümde bunun korkulan olmadığını anlamıştım. o hala ilk hali gibi. sanki biraz daha anlamlı. kalemin, kelamın o kadar ayrı ve güzel ki; güzel kelimesi ancak seninle anlamlı artık. yazdıklarının verdiği lezzetten sonra başka da hiç bir zevk almamıştım okuduğum yazıcıklardan. keşke hiç bir cümlenin noktası gelmese de lezzetin baki kalsa.
kalemine ve yüreğine sağlık.

Sunday, November 22, 2009

Hayat Sarmali

Uyan, kahvalti et, capucchino yap, gunluk haberleri yokla, laf yetistir, disari cik, don gel camasirlari yika, utu yap, yine hayatimin neden kontrolu kacti diye hayiflan, yat uyu...

her zamanki gec saatte kalk, yine hayiflan, yarin daha erken kalkmaya soz ver, dusunu al, gazeteni al, ise git, gel, yemegini ye, bilgisayarini ac ve eksik kaldigin laflamalari takip et...

yine gec kalk, yine hayiflan, yine dusunu al, ise git, gel, alel acele bisiler tikin, toplantiya git, gel, biraz otur, lafla, yine yat...

ucuncu sabah ki yine gec kalk, hayiflanmaktan vazgec, gelecek hafta de, utulu bisiler ara, dus al, gazeteni al, ise git, gel, bisiler atistir ve toplantiya git...

dorduncu sabah, ise git, gel, evde koltugun basina cok, laflamalara devam et, hayattan nefret et, gazeteleri takip et, bulasiklari yika, yat uyu...

cuma... utulu biseyin kalmadigi iyi oldu, kotunu giy, uzerine uzun kollu bisiler ara, dusunu al, gazeteni al, ise git, donerken bir dvd ve biraz cerez al, eve gel koltuga cok, laflamalari takip et, gece yarisina dogru dvd'yi ac ve seyret.

cumartesi... n'apsam diye dusun. birileri bisiler koymamis olsun diye dua et. oglen gec kalk, kahvaltini et, capucchino hazirla, bilgisayari ac ve son laflamalari takip et, arkadaslara laf yetistir, oturma odasinin ortasinda biriken gazetelere bak ve ic gecir, topla bir yerlere kaldir, bir sekilde kendini disari atmaya calis, vazgec, evde pinekle, bulasiklari yika, alisveris yap, yat uyu...

biktim bu sarmaldan... duzenli islerden nefret ediyorum. icimde tyler durden fisildasiyo...

Thursday, November 19, 2009

"Where do you put Dubai in Islam"

Bu soruyu en yakin arkadasimin Ilahiyat'ta doktora yapan esine, Islamiyet uzerine ders alan Amerikalilar sormuslar.

Once bendeki Dubai imajini anlatayim: Orta Dogu'nun Amsterdam'i... (Liman noktasindan degil)

Bana anlatilan imaj: Local insanlarin cok dindar oldugu bir sehir.

Bahrain Grand Prix'inde dibim duserek izledigim manzara: Vegas yaninda tasra gibi kalir...

Haliyle bu soruyu ben de gayet mantikli buluyorum. Ama cevap bulma noktasinda bir mantik bulamiyorum.

Haliyle benim aklima su soru geliyor: "Do we have to put Dubai somewhere in Islam?"

Anlatmak istedigimse su... Dubai'nin Islam icinde, cografya haricinde herhangi bir yere dusmedigi acik. Lakin bir baskasinin elestirisinin arandigi her soruda, asil gelinmesi gereken yer gozlemlenen hatanin kisinin kendine bakan yonunun ta kendisi. Iste bu noktada turetilebilecek elestiri de su "Biz Dubai'yi elestirebilecek vasiflara haiz miyiz?"

Friday, November 13, 2009

Strawberry Fields

Melankoli

Persembe gunu sabahin 7'sinde baslayan gun gece 1 civarlarinda Pittsburgh'a donen bir ucagin penceresinden yeryuzunu seyrederek sona yaklasirkene...

Ucaklara yabanci degilim, ayda en az iki kere ucmam gerekiyor. Kimi zaman bir haftada 4-5 ucus yapiyorum. Ilk defa dun gece, ucak kalktiktan yaklasik bir dakika kadar sonra, yerden tahminen 800-900 metre kadar havaladigimizda, yukseklik korkusu hissettim. Sanki ucak birazdan bir hava bosluguna dusucek, biz de yercekimsiz bir halde asagilara dogru ivmelenicez. Cok degisik bir hisdir. Kalbinizin icini sanki soguk pinarlar doldurur bir anda. Hani bazen uyku ile uyaniklik arasinda cok kisa bir sure icin dustugunuz hissine kapilir ve irkilerek yataginizdan sicrarsiniz. Ona benzer bisi... Deken ilk tabaka bulutlarin uzerien ciktik. Engin bir bosluk... Zemin hafif aydinlik bir tul perde, ufuk cizgisi sonsuz ama huzur verici bir karanlik, biraz tepeniz koyu fume rengi bulutlar. Iphone'a attigim yillanmis muzik arsivimde dinlerken uyuyabilecegim birseyler aradim. Bulamadim, Alpay'a denk geldim. Kendimi bildim bileli dinledigim ilk sarkilardan bazilarini yeniden duydum. Bir melankolidir aldi beni... Cocukluguma dondum: Koru Motel, Efes Oteli, hatta Karabulut'ta geceler...

Gercekten, kendimi bildim biledi hatirladigim sarkilardan biri Baris Manco'nun Arkadasim Esek sarkisi, oteki de Ferdi Ozbegen'in "İşte Bu Bizim HİKAYEMİZ" (Bu sarkiya cekilen filmde Gulsen Bubikoglu ve Bulent Ersoy (inanmasi zor ama o filmde halen erkektir) oynamisti)

Tuesday, November 10, 2009

Across the Universe

Seyrettigim en guzel film midir degil midir bilmiyorum ama bu sene icinde gordugum en guzel film oldugunu rahatlikla soyleyebilirim ( 7 Samurai'yi de bu sene seyrettim). Julie Taymor, never a bad movie. Ayni yonetmenin Titus'u en sevdigim film denebilir. Frida, sadece onun yapabilecegi bir filmdi. Yine Across the Universe, ki ayni zamanda Julie Taymor Project diye de aniliyormus, mukemmel otesi...

Neyse, tavsiye edilir. Liverpool aksaanini anlamak biraz zor da olsa orjinal seslendirmeden seyretmek tavsiye edilir.

Monday, November 9, 2009

Marmaris'te Bira

ben cocukken ufacikken, yani asirlar evvel, Marmaris'in hala beton yiginina donmedigi, Banu Alkan'in da plajda film cevirdigi (elimde kendim kadar bir kola sisesi tutarkene tam karsimda filmin dus sahnesini cevirdigini hayal meyal hatirlarim) zamanlarda, bazi aksamlar ailecek disari cikar ve deniz kenari bir mekanda, yat vernigi ile boyanmis tahta bir masanin cevresinde oturur, cevremizde var olup giden hayati, sahilin isiklarini seyrederdik. Ben kola icerdim, babamsa bira... Onun birasinin kopukleri de genelde bana duserdi. Kola sekerliydi, sekerse guzel bisi... Bira aciydi, kopuklerini bir kenara birakirsan zevkli bir yani da yoktu. Hele nasil olup da ablamin rakiyi guzel buldugunu anlamazdim (10 yasinda bir gece dedemin masasinda akranim kuzenimle sarhos olana kadar).

Artik kola icmiyorum. Eskiden icmedigim soda bir yildir evimde eksik olmuyo. Bir ara fena halde klasik muzige sardirmistim, arabamin radyosunda ikinci kanal caz calan bir istasyon. Sekerli seyler zevk vermiyo, annemin nasil olup da yiyebildigini anlamadigim zehir gibi cekisteler icin olsa da yesem diyorum.

Yaslanmak bu olsa gerek.