Biraz Cafe del Mar tadina donmek iyi geldi...
Wednesday, December 29, 2010
Personal Assistant
Yine Hindistanli bir is arkadasim orada ayda $10'a evi derleyip toparlayacak bir hizmetci tutmanin mumkun oldugunu soylemisti... Ne guzel!
Dusunuyorum da, internet-outlook ve smart-phone'larimiz vasitasi ile toplantilarimizi, toplanmalarimizi, faturalarimizi, kisaca unutup durdugumuz her seyi bize e-mail ve telefonla haber veren, haftalik pazar alos verisimizi filan internet uzerinden yine hallediveren, yuzunu gormek zorunda olmadigimiz, Hintli bir personal asistanimiz olsa? Ona ayda $10 filan veriversek? Ne guzel olurdu...
Monday, December 27, 2010
Modernite - Post Modernite vesselam
Sosyoloji ile arasinda zirnik bag olmayan, sosyoloji uzerine murekkep yalamamis, beyninde noronlari ATP ve fosfor tuketmemis biri icin bu kadar anlama yeter de artar... Artmaz... Zira kafama takilan sey belli: Sosyoloji'yi gunluk gazete kosesinden ogrendigim Ali Bulac'in modernite ile ciddi sorunlari var onun "tu kaka"si modernite...
Derken karsima Nurhayat Kizilkan'in makalesi cikiyor ki kendisi Ali Bulac'i gizliden belki de farkinda olmadan, konu kadinlara geldiginde modernite savunucusu olmakla sucluyor... Ahanda celiski!
Akabinde Ali Bulac'in suclamaya konu olan makalesine gozum gidiyor...
Imdi, kafamdaki karisikligi yaziya dokebilirsek... (anlamsiz ve sacma kacan yerler kimseyi guldurmesin, bendeniz sosyolojiyi lise yillarinda kredili sistemde anca bir kac saat kadar gormus bir insanim... sizin de bilmediginiz math sorulari ile cumlenizi iki seksen yere sererim ona gore!)
Pre-modern ortamda degil de "cumhuriyet modernitesinde" yetismis ve "gelenek" ile folklorden beslenemeyen bendeniz icin modern-evveli toplumu tasvir eden ve ideal gosteren cemaat cevrelerinin (ki o cevreler kirsal/tasra kokenli olduklari icin yasamlari ile savunduklari idealler arasinda benim kadar genis catlaklara sahip degiller, bilakis yumusak gecislerle bu sorunu cozebiliyor ya da cevresinden de dolanabiliyorlar - ornek bahcesehirdeki imam nikahli esler) aile gorusu-kavrami ile aramda ciddi sorunlar var. Onlarin dusunceleri bana arkaik, benim dusuncelerimse biraz "modernista-devrimci" kaciyor. Haliyle, modern ya da postmodern donemde, modern hayatla barisik (muhafazakar demeyeyim) mutedeyyin aile kurgusunda, kadinin rolu, yeri, degeri ve ailenin dinamikleri-deger yargilari ile ilgili elde ne vardir?
Sunday, December 26, 2010
Agiz tadiyla vakit oldurememe
Knowing'i seyrettim... Filme ait en guzel ve tek guzel sey, Beethoven'in 7. semfonisinden asagida link verecegim kisimdan calan bir kac nota... Etkileyici bir insan Beethoven... Su parcayi yazdiginda kafasindan ve kalbinden gecen seyleri merak ediyorum...
Friday, December 24, 2010
Yil Donumu
Bakalim Pittsburgh'dan ne zaman ayrilicam...
Tuesday, December 21, 2010
Baby Love
Diana Ross'un sesi bir yana, arka ve on planda salak salak oteleme, donme ve amacsiz salinim hareketi yapan tiplere bir bakin. Aralarinda hic zenci yok... Star Wars'in cekilen ilk bolumunde de hatirladigim hic zenci yok. Garip degil mi?
Natural Woman
Natural Woman parcasinin iki versiyonu. Ilki orjinal Aretha Franklin versiyonu, ikincisi de 10 sene evvel gordugum ve vaktinde cok sukse yapmayan bir film olan S1m0ne'dan...
Iyi dinlemeler...
Monday, December 20, 2010
Vakit Geri Donse...
Sene 2008'e donsun, ben Londra'ya gitmis olayim, Leonard Cohen'in o muazzam konserini kanli canli dunya kulagi ile dinleyeyim...
Daha ne isterim?
Daha ne isteyeyim?
Thursday, December 16, 2010
Mahremiyet Okulu
Bu makaleye yazilan yorumlardan biriyse bomba... Asagida:
"beyler parayı bulunca yeni eş aramak yerine evdeki eşlerini hizmetçilikten kurtarsalar, rahat ettirip sosyalleşmelerine fırsat tanısalar emin olun hiçbir kadının 'başı ağrımaz'. her kadın uygun ortamda 'kadın' olmayı bilir. ortamı sağlayacak olanda büyük ölçüde erkektir. "
Bu topraklardan ne cevherler cikiyor :)
Tuesday, December 14, 2010
The Tempest
Julie Taymor hayrani oldugum biline, bu film seyredile...
Hmmm, Bethooven'in "The Tempest" isimli bir sonesi yok muydu? Yanlis mi hatirliyorum?
Sunday, December 12, 2010
Kalp-Nefs
Guzel soru... Cevabini istemedi. Vermedi de... Zaten veremezdi.
Guzel sorular sorup da cevaplari ile beni bas basa birakan arkadaslarimi seviyorum.
Tuesday, December 7, 2010
Takva
Ya da daha derinden dalarsak...
Takva'yi bilmeyen sevmeyi bilebilir mi?
Di mi?
Monday, December 6, 2010
Mosyo XXXX
Baris Manco bir sarkisinda "Arkadas memleket nire?" sorusuna "Bu Dunya benim memleket" diyerek cevap veriyor. Sahiden de, bu dunya benim memleket.
Thursday, December 2, 2010
Bize de mesken olur mu Sinop'un Damlari?
Hmmm... Ilk defa hukum giyicem. Ustelik yaptigim degil yapmadigim bir seyden oturu... Evet, bisileri bozmak icin bazen bisileri yapmamak da yeterli olabilir. Oyle iste...
Neyse, bir kac gundur aklima gelen bir klip... Kac sene evvel seyretmistim, hala unutmamisim. Turgay Seren oldu mu kaldi mi bilmem... Hayatla aramdaki diyaliog bundan ibaret bir suredir...
Sunday, November 28, 2010
Wikileaks
Comment: Despite analysts' claims of military confidence, the generals are clearly working behind the scenes, using ongoing PKK terrorism and the debate over the necessity of a cross-border operation into northern Iraq to portray the AKP as weak on terrorism. We also detect the military's hand behind recent allegations that the U.S. has, either directly or indirectly, provided weapons to the PKK in northern Iraq. This is also designed to weaken AKP's national security credentials and encourage undecided voters to turn to "tougher" pro-secular parties.
Mesajin gonderilis tarihi 19 Temmuz 2007.
Mesajin tamami...
Eger soylendigi gibi 1966'dan itibaren ABD Dis Isleri Bakanligi ve elcilikler arasindaki yazismalar aciklanirsa, yakin tarihimiz hakkinda inanilmaz bilgilere erismis olucaz.
Bundan iyisi can sagligi!
Hayat Dersleri
Bu aksam bunu ogrendim...
Sunday, October 24, 2010
36 Saat - 1440 km
Efendim, insanlar ikiye ayrilir. Zaman mefhumu olanlar ve olmayanlar. Ikisine de yer yer dahil oldum. Itiraf edeyim, ilk gruba dahil oldugum zamanlarda ikinci gruptan olan insanlarla muhattab olmaktan nefret ettim...
Oyle iste...
Wednesday, October 20, 2010
Hazir dusunulmusu de var...
Oyle yaptim. Arkadasin makalesindeki bir mevzuuyu bir baska makaleyi alintilayarak derinlestirmeye niyetlendim...
Aman Allah'im... Icimdeki akademisyen mi hortladi ne?
Saturday, October 16, 2010
Get a life...
Sahiden, "do i have a life?"
Az once New York I love You'u seyrettim. Simdi TV'de Paris Je t'aime var...
Hayir, ikisini ard arda seyretmek kolay degil. Karnim ac... Bir yerlere yine gidemedim. Cekmek istedigim resimleri yine cekemedim.
Kendi kendime de "Get a life!" mi yoksa "Get isine!" mi demeliyim?
Friday, October 8, 2010
Solup gitmek...
Ben, "Ben" olmaya geri donersem, onun "O" olmasi... Iste kafami kurcalayan soru da bu...
Thursday, October 7, 2010
Cipasizlik Ozlemi
Eskiden duydugumda bir kahkaha patlatacagim bu sozun uzerinde bu sefer ciddi ciddi dusundum. Elimde i-phone, Sebastiao Salgado'nun Sudan resimleri aranmis, teker teker uzerinden geciliyor. Cekebilecegim resimleri dusunuyorum. Bildigim butun medeniyetten, her ay basi gelen faturalardan, kredi kartlarindan, araba taksidinden, sigortadan, eve gelip durup da okunamadan kenara kaldirilan gazetelerden uzaklasmak... Modern dunya her ne sunuyorsa, hic birinden nasiplenememis bir kitada, modern dunyanin empoze ettigi tum kaliplar ve pompaladigi sacmaliklardan uzak, sessiz, sakin, insanin kalbi ile bas basa kalabilecegi diyarlara uzanmak. Insana kitaplardan cok daha fazla sey ogretebilen mutlak sessizlik icine burunmek, onu soluklamak, ruhunu esen ruzgarla butunlestirmek, cevrendeki her toz zerresini hissedebilmeye, duyabilmeye calismak...
Evet... Bu sene de uzak diyarlara gidebilme firsatim yok. Nisan ayinda askerim, ondan sonra belki soz, daha sonraki aylarda nisan, ividi, zividi... Demek ki 2012 de benim icin epey dolu...
Soyle 4-5 ay vaktim olsa keske... Once fotograf makinemi yenilesem, sonra eksik bir iki lensi tamamlasam, sonra baslasam Orta Dogu'dan... Yok, Mardin ve Urfa'yi atlamak olmaz... Sam, Halep, Beyrut, Kudus, girebilemem ama Filistin, oradan dosdogru Hicaz, oradan Habesistan, Afrika'nin baska baska yerleri, son durak ihtimal ki Fas... Cek cekebildigin kadar fotograf...
Modern dunyanin empoze ettigi seylerden biri de boyle bir gezintinin emekli olmadan yapilamayacagi... Of be modern dunya, nefret ediyorum senden! Es mi? O hepten ayri bir muamma...
Wednesday, October 6, 2010
Copluk
New York, ici disi inciler dolu bir copluk... Goz alici taslar... Ama bir inci bir horoza ne kadar fayda ise, o inciler de bana o kadar fayda...
Ilginc bir yer nitekim. Insana hayatta oldugunu, buyuk bir sehirde yasamanin ne oldugunu hatirlatan bir yer.
New York'ta diplomat olmak varmis...
Monday, October 4, 2010
New York mu? Ayak yolu mesafesi ayol!
Kendi kendime "yuh artik!" diyorum... Harbiden, "ya seyahat!" derken bunu kast etmemistim...
Friday, October 1, 2010
Kadinlar - Erkekler
Sunday, September 26, 2010
Saturday, September 25, 2010
By the sword
merak ediyorum, aslinda etmiyorum, kesin biliyorum... Bu parcayi Axl seslendirmeliydi...
Monday, September 20, 2010
Simulasyon
Ama calistigim sirkete tek faydam da o...
Yeni mulakata alinanlarin CV'lerine bakiyorum. Gayet icten ve dogal bir "oha lan, abarmis bu tosaklar!" cekiyorum. Bunlarin hepsini bu elemanlar yapmis olabilir mi?
Harbiden, kendimi cok bos hissediyorum. Hani es kaza o elemanlardan biri ise alinsa, benim pabuc direk damda... 2 senelik deneyim haybeye.
Icimdeki "management" ruhu aziyo... Yonetmeliyim birilerini sanki. Evet, hissedebiliyorum... "Dark side of power" cok guclu, cok cazip... Her seyin bir yasi varmis. 20'lerinde evlenecek, sinek henuz salakken cocuk yapacak, 30'larinda uzerine coken rasyonalitenin getirdigi himbillik, coldfeet ve sorgulamaya yenilmeyeceksin. 30'larinin ortalarinda power ile hemdem olup ya huyuna, ya suyuna diyecek, huyuna dediysen de... ya hawle...
Calismak lazim, hem de coook....
Sunday, September 19, 2010
Cundioglu
Okunasi...
Saturday, September 18, 2010
Yabanci Gelin
Ilginc...
Wednesday, September 15, 2010
Sunday, September 12, 2010
The Terminal
Her seyi ile cok guzel baslayan yolculuk o kadar da guzel neticelenemedi. Son ucagimi milim farkla kacirdim ve simdi bir havaalaninda zaman gecirmeye calisiyorum. Yanimda arkadasimin verdigi kurutulmus elma parcaciklari ve badem var. Su deseniz sebillerde gani. Onun disinda yiyecek satan yerler kapandi. Cok ac degilim zaten. Sadece hava soguk; daha da soguyacak.
Bulundugum terminalde koseleri kapmis haldeyiz. Kolcaksiz koltuklarda sabaha kadar biraz kestirebilicem belki. Ama ucagim 7 kusur kusurde. Kacirmamaliyim. Haliyle uyumasam da iyi olur.
Turkiye yeni ve guzel bir gune uyanacak. Yarin sabah Besiktas Adliyesi acilir acilmaz Genc Siviller, 80 darbecilerinin hakkinda suc duyurusunda bulunacak. Akabinden belki de sira "Post Modern" darbe yapmakla ovunen zerzevata gelicek. Ne guzel! Insanlarimiz belki de vatanin satildigi gibi ucuz propagandalarin yersizligini gorecek. Belki de karsi cenah, aldigi bu son darbenin de acisi ile isi iyice siddete, mayri mesru yollara dokecek.
Insanlar... Insanlar... Insanlar... Onlari anlamak zor. Dogru seyleri okumadan anlamaksa imkansiz. Hakikatin tamamini degil de, gorenin ve aktarinin perspektifindeki yuzunu, yani kismisini, o da buyuk ihtimalle aktarinin hakikatle arasindaki muhasebesinin akabinde aktarmasindan ibaret metinlerle insanlari anlamanin imkansizligi gun ve gun ortaya cikiyo. Hakikati butunu ile anlamayi ve anlatmayi hedefleyen, onun icin de hakikatin koku ve kaynagindan beslenen, temellenen metinlere ihtiyac var. Onlarin da nerede oldugunu ve neden onlara ihtiyacim oldugunu daha bir biliyorum sanki. Evet evet, biliyorum... Sadece vakit, evet bana biraz vakit lazim. Biraz ask ve sevk de... Sahi, kitabimi elime aldigimda, o ask nasilsa gelmez mi? Gelir gelir... Cunku onun cok guzel bir anisi, bir sureti, bir de sireti var... Hatiramda...
Wednesday, September 8, 2010
Butun Garipler icin EVET!
Senai Demirci'nin sayfasindan..
Yukarida linki verilen yazida bahsedilen kadin kadar cesur degilim, olamazdim. Bir basina, bedeni zayifligi ile ejderhalara meydan okuyan bir kadin. Sonuc mutlak. Exderhalar onu ezecek ve yok edecek. Ama edememis... Iradesi ile ayakta durmaya calisiyor.
Bir garip... Binler icinde bir tane goze gorunen... Yaralarini sarmak icin davrandiginda, belki karanliklarin sakladigi diger garipleri gorecek aydinliga alisik gozlerin. Binlerce kirik kol, kanat, budanmis ruhlar... Her birine ulasmak, yarasini sarmak mumkun degil. Can mi dayanir bu caresizlige...
Saturday, September 4, 2010
Friday, September 3, 2010
Thursday, September 2, 2010
Barisamama
Musfik olan amcanin sozleri icime yer etti... "Yillar var ki bir dusmanim, bir darginligim, darilttigim insan yoktur" diyor... O yasa gelip de donup ardima baktigimda, ayni muhasebeyi yapabilir miyim?
Kus oldugum ve barismayacagim iki, kendimi borclu hissettigim bir, kusturdugum ve bundan pisman oldugum da 1 insan var...
Liste yeterince kabarik...
Sunday, August 29, 2010
"Ruhtuk esasında kedi olmadan önce, kaybolunca kedi kaldık; ruhsuz bir başımıza ! "
Kac hafta oldu bilmiyorum, arada sirada, uyanmaya calisirken, uyumadan evvel, kacamak saatlerde, iphone ekranindan, okudukca okuyorum...
Tavsiye edilir... Bir aylak kedinin blog sayfasi...
Monday, August 23, 2010
Sunday, August 22, 2010
Domestik Yasam
"Biz cikalim, bekleyenimiz var, arkadas nasilsa bekar, ortaligi toplamaya o yardim etsin!" Saplayin bir mizrak daha ruhuma!
Birikmis ve dag gibi olmus gazetelere goz gezdiriyorum. Evin goz gormeyen her ucra kosesinden tomar tomar okunmamis gazeteler cikiyor, gradroptaki ecinniler gibi. Her birine goz atmali, az da olsa biraz zaman ayirmaliyim. Guncel haberlere degil de guncel olmayan haberlere ilgim var. Sanat, din, maneviyat, aile ve saire...
Gozume benim yaslarimda, Turkiye'de kocaman bir sirketin icra kurulu direktorlugunu ustlenmis bir bayan takiliyor. Ben ki vaktiyle cevresinde parmakla gosterilen bir cocuktum... Ufak bir kubikte, gunde 8 saat, haftada 5 gun, bir ise yarayan ama kazandirdigi fayda bolu yillik maasim oraninin nereye isabet ettigini bilmedigim isler yapiyorum. Dunya'yi mi degistiriyorum: Hayir... Demek ki daha yasanir bir hale de getirmiyorum... Aclik sinirinin altinda yasayan tahmini 2 milyar Dunyaliya da bir faydam yok. Dunya barisi icin calismadigim da kesin... Sahiden, var olmamla olmamam arasinda, Dunya perspektifinde bir fark var mi? Her gun bir elinde sefer tasi ile ise gidip gelen memurlardan ne farkim var? Allah'im, o memurlarin bile yeni jenerasyonlari benden daha iyi giyinip benimkinden daha yeni arabalara biniyorlar.
Babamin oralarda esnafin genel bir konusma hali vardir: Insanlar birbirlerinin gozunun icine bakmadan, etrafi kolacan ederek konusurlar. Konusmalar telefonla, gazeteyle, cayla, musteriyle, bazen caddeden gecen bir aracin motor gurultusu ile, kimi zaman da oraya yolu nadiren dusen guzel bir tasrali genc kizin gecisi ile kesilir. Zaten kesik kesik surup gitmeye konusmanin kendisi de oldum olasi razidir. Haricten gozlemleyenler icin ic karartici bir rituel! Iste bu rituel bazen cepten arayan biri, bazen de gelen cirak ile kesilir... Eywallah denir ya da denmez, cevreyi kolacan eden gozler birbirine belki deger belki degmez, cikip gidilir.
Bu aksam da iftardan sonra baktim ki ortalikta igne atilsa dusecek yer yok... Giydim ayakkabilari, solugu disarida aldim. Temiz hava ile tutun dumanini harmanlayip cigerine ceken arkadaslar koseleri tutmus, arabama giden yolda biraz zaman oldurmek icin beni cevirdiler. Esnaf misali konusmaya daldik. Gozler yolu kolacan eder, cumleler tezgaha serilesi ihrac fazlasi penyeler gibi ortaya serpilir, alinan alinir, alinmayanin yerine sessizlik konur... Cok dayanamadim, selam vermeden arabama yollanip gittim. Eminim Dunya'yi degistirme adina super guclerini bulamamis ya da kriptonitlere kaptirmis bu ruhu cokmus supermanin yoklugunu kimse fark etmedi...
Olsun, bazi super kahramanlar golgeleri icinde yasamayi severler...
Evet, dunyayi degistirmek mi demistik? Ilk adimi neydi? Kendini degistirmek... Degil mi? Yarin ise erken gideyim diyordum. Aslinda kac pazar aksami gecti ayni seyi diyorum da, degisen bisi yok... Simdi yatalim, becerebilirsek uyuyalim, ertesi sabaha dinc bir superman olarak gozluklerimizi takip kubigimizde yerimizi alalim...
Offffff... Ben n'apiyorum? Gocup gitme vakti geldi de uzatmalari mi oynuyorum?
Saturday, August 7, 2010
Acik Bufe Sahur Menusu
Soyle de denebilir: "Eyup'un manevi ortaminda, vaktin anlamina zit bir kahvalti YYY liradan baslayan fiyatlarla..."
Biz ki senenin 12 ayinda aclik mahrumiyet nedir bilmeyen insanlar; senenin bir ayinda kendimiz olmaktan az biraz uzaklasiversek?
Wednesday, August 4, 2010
Eskiler
Rastlantilar ki rastlantilar... Gecenlerde, hayatimda ilk asik oldugum kiz beni facebook'ta eklemis. Ilkokula basladigim ilk gunlerdi. Kiza nasil davranacagimi bilmedigim icin 2 hafta boyunca satasip durdum. Derslere konsantre olmak hak getire! Daha sonra kizin abisi geldi, beni bir guzel azarlayip, eger kardesini rahat birakmazsam gelip dovecegini soyledi.
Hayatimin ilk aski boylece bitti! Ben derslerime odaklandim, duz cigiler ve satirdan tasmayan yuvarlaklar cizmeyi ogrenerek o iki haftalik arayi kapadim; oldukca gec bir zamanda, babami da bezdirdigim bir pazar gununun akabinde okumayi soktum.
Sunday, August 1, 2010
Nazim Hikmet'ten Orhan Kemal'e
Nazim, Bursa Cezaevi'nde ayni mekani paylastigi Orhan Kemal icin demis ki:
"For a man in prison a good friend, a good comrade and an excellent brother and a creative person is half of freedom"
Ne guzel... Icinde tutsak kaldigimiz cografyalar, yasamlar, bedenler icinde, aradigimiz iste oyle bir dost, oyle bir yoldas...
Friday, July 30, 2010
Bond, James Bond...
Isim olmaz be dayi...
Thursday, July 29, 2010
Tillo
Turkiye'de gordugum en dogu nokta neresi? Ankara'da universitenin dorduncu senesine baslarken, arkadaslarla bir J9'a dolusup Ilgaz Dagi'na piknige gitmistik . Yol uzerinde sanirim Cankiri'yi gorduk. Denizli'nin bir kasabasindan daha buyuk, daha satafatli gorunmemisti. Hatta bizim evin arka taraflarindaki, cocuklari ile ayni ilk okula gitmedigim gariban mahalleleri hatirlatiyodu.
Gun olur da memlekete kesin donus yaparsam bir gun, kafami ve kamerami alip gitmek lazim doguya. Biraz gezmek, biraz yemek, biraz konusmak, insanlari dinlemek... Sonra daha doguya, daha guneye inmek... Tarihten de eski topraklari ve insanlarini tanimak.
Sanirim hayatini bir koltugun uzerinde kic ustu oturup gazetenin pazar ilavesini okuyarak, gunluk mac sonuclarina bakarken bir yandan da oglunun basini oksayarak gecirecek "domestik" mizacli bir insan degilim.
Tuesday, July 27, 2010
Hakim
Beklemedigim bir soru. Avukatima dondum, basi yerde. Bir kac saniye gecti. Basini iki yana salladi. Hakime dondum ve "Hayir" dedim. Hakim basini "zaten senden baska ne beklenirdi" der gibi onune egerek beni azarlamaya kaldigi yerden devam etti, ben de parmaklarimi sinirli sinirli onumdeki trabzana vurmaya...
O saga sola sayip sovedursun, ben dusundum. Hangi ordu, hangi zarar, hangi savas?
Bir kac gun once otobuste "Nefes, Vatan Sagolsun!" izlemis, bir ara gaza gelmistim. Sonra aklima filler ve cimen geldi.
Hayir, kimseye guvenesim yok. Askerlerin halini merak ediyorum. Nasil bir tedirginlik icindeler?
Sunday, July 25, 2010
Wednesday, July 21, 2010
Tuesday, July 20, 2010
Ben yok siz Turkler'i anlamak...
Olum olum nedir ki gulum, ben seni istatistik olarak bilmisim...
Yazarlar - İHSAN DAĞI - Böyle bir ordu PKK'yı yenebilir mi?
Gun gecmiyor ki yeni bir baskin, yeni bir kac sehit haberi gelmesin. Guneydogu'daki karakollar baskin uzerine baskin yemekle mesgul. Bu karakollarin sorumlusu generaller gece basinca yataklarina rahatlikla mi giderler bilmem, ama sabah kalkip da ise rahatca gelebildiklerini saniyorum.
Wednesday, July 14, 2010
Yazilasi
Sonra saskinlik, sanssizlik, Izmir, yordamsizlik, kent soylu kentliler vs kir soylu kentliler ve sehirler, sicak, daha cok sicak, toz, gez, kaybet, bul, yeniden gez de gez...
Yine kir soylu kentliler, beni sasirtan haller, mahkeme salonu, sanik locasi, heyecan, panik, daha cok heyecan, saskinlik...
Izmir, hindi gibi dusunmek, bir adim atmak, yine dusunmek, yine dusunmek...
Evim evim, var mi senin gibi... Hele ki bisikletlerim...
Her biri uzerine neler yazilir.
Tuesday, July 13, 2010
Memleket
Lakin bencileyin bunu artik kutugume memleket islenmis Denizli'de degil de memleket belledigim Pittsburgh'da hissediyorum. Daha Boston'a inip de gumruk polisi ile karsi karsiya geldigimde iliklerime kadar bir sicaklik kapladi. Isimizi cabukcana bitirip adamcagizla sohbet ettik uzun zamandir tanisan iki insan misali.
Ben ki geldigim ilk 2 sene kol saatlerini ABD'ye gore ayarlama geregi bile duymamis bir insan iken, ABD vatandasi olmayi hic bu kadar istememistim...
Wednesday, June 23, 2010
Monday, June 21, 2010
Gezi-Tozu
25 haziran-11 temmuz arasi herhangi bir sey post edilmeyecektir. Zira sayfanin yazari memlekete gidip internet-telefon detoksu yapacaktir. Simdilik kesinlesen Izmir ve Kusadasi planlari vardir. Kesinlesmeyen bir de Antalya ve Bursa plani vardir. Kisacasi gezebildigi kadar gezecektir. Denizde bir arasitma planlamakta, ikna edebilirse bir deniz kizini mustakbel kayinbaba Poseidon Efendi'den istemeyi dusunmektedir.
Rast geledir efenim, rast geledir...
Saturday, June 19, 2010
Friday, June 18, 2010
"Can we undo this?"
Sunumdan demoya geciyoruz. Denedigimiz sistem pek cok kisinin isini kolaylastiracak. Ya da islerinden edicek. Takimimizin fiyakali bir de ismi varmis: "The Crystal Ball Team"... Gorevimiz gaibi bilmek; olmayani daha olmadan on gormek, olduktan sonra da bir an once duzeltmek...
Sistemin gorevi "duzen bozuldugunda", ortaligi "derleyip toparlamak"... Sistem once toptan bir duzenleniyor, sonra tek tek ufak detaylar duzenleniyor, her asamada cozum "senaryo" olarak kayd ediliyor. Son senaryo herhangi bir itiraz olmazsa yukleniyor. Yukleme tamamlaninca da artik... Iste tam burada su soru soruluyor: "Can we undo the solution?" Sorunun cevabi basit: "No, we already canceled flights, we cannot reinstate them"
Benim aklima kahve, donan parmaklarim ve kafamdan aylardir atamadigim bir dolu dusunce arasinda baska bisi dusuyor: 'Hayatta bazen bazi seyleri "undo" yapabilmek.' Biliyorum, mumkun degil. Ama hani senede 3 hakkimiz olsa "undo" yapabilmek icin, bunlari neler icin kullanirdik? Hadi 3 cok diyelim, bir olsun. Ne icin kullanirdik?
Wednesday, June 16, 2010
Tom Petty and The Heartbreakers - "I Should Have Known It"
Evet, evet, sesin ve muzigin Led Zeppelin tadi verdigini ben de fark ettim...
Saturday, June 12, 2010
Commitment
Cep telefonumun iki senelik kontratina imza atarken bile bir sene dusundum... Simdi beni gelecek 4 sene baglama potansiyeli olan bir mukaveleye imza attim. Hani, imzayi atarken cayma sartlarimi da bastan soylemistim. Haliyle cayarsam kaybim sadece para pul neviinde kalir umuyorum... Ama 4 seneyi dusununce... Insanin ici karariyo. Hele ki Pittsburgh'da...
Persembe gunu stress atalim diye bisikletle ormana dalip da bir kac akil mantik disi bayir asagi inis yaptiktan sonra kayboldugumu fark edip eve gerisin geriye donmeye karar verdim. Dondum de... O noktada problem olmadi. Amma evde uzerimde geyik kenesi oldugunu fark etmem butun keyfimi alip goturmeye yetti.
Efendim geyik kenesinden Lyme Disease diye bir hastalik bulasiyormus ve benim gittigim parkta geyik kenesi isirigi vakalarina cokca rastlaniyormus. Zaten kayboldugum mekanlarda uzaklardaki geyiklerle karsilikli bol bol bakistik. Anlamsiz bakismalardi, geyiklerin ruhi derinligi oldugunu sanmiyorum...
Lyme Disease'in semptomlari arasinda yorgunluk/halsizlik ve depresyon da varmis... Acaba yillardir beni bi kene mi isirip duruyo?
Sunday, June 6, 2010
Ikinci Bahar
Oncelikle ayni sirkette calistigim, yillar once ilk esinden ayrildigini bildigim bir elemani gordum "girlfriend"i ile birlikte. Anlam veremedim. Aliskin oldugum bir durum da degil. Yanindaki bayana nasil davranmam gerektigi konusunda hic bir fikrim yok. Klasik reflexim: nasil davranacagimi bilmedigim insanlara karsi kayitsiz kalmak, bir sekilde onlari gormezden gelmek, tepkisiz kalmak. Daha once benzeri bir durumda, kendisinden daha genc bir cocukla cikan bir kiza "aaa kardes misiniz?" diye sorarak kocaman bir gaf islemistim, ustelik kizin dogum gunuydu. Neyse, kadincagiz beni icinde bulundugum kaostan sempatisi ile kurtarmayi becerdi.
Sonra oturdugum cafe'de bir yandan kahvemi yudumlar, bir yandan da sabahtan kalmis cevizli ekmegimi ufak ufak kemirirken, okumaya calistigim kitaptan kafami kaldirdim ve 45'lerinde, yine ikinci baharinda bir cifti gordum karsi masamda. Kadin yasina gore genc gosterse de erkek doktugu saclarindan kendini ele veriyor. Kadin surekli konusuyor, mimik ve jestlerinden icindeki genc kizi disa vurdugu belli oluyor. Erkekse daha utangac, omuzlari hafif one cokmus, dik durmaktansa sirtina bir kavis vermis, ayaklarini kirmis... Belli ki cok rahat degil.
Kendimi bu asklari analize vermisken, birden dukkanin kapisindan, sirtinda bir kocaman naylon poset dolusu bayatlamis "bagel" oldugu halde, topallayan, yasli bir adam cikiyor. Uzerinde her tarafinda ABD bayragindaki mavi zemin uzerine beyaz yildiz ve kirmizi cizgilerin oldugu, bir de kel kartal resmi yerlestirilmis bir t-shirt, altinda kot pantalon var. Topallamasi cok bariz, saclari ak, yuzu kirismis.
Elimdeki kitap bir Hak asiginin omru boyunca verdigi mucadelenin meyvasi olan kitaplarini daha iyi analiz etme ve anlama uzerine. Bir cogunu anlamadigim sosyoloji terimleri ile bezenmis. Bir yandan okurken bir yandan da i-phone ile kelimelerin anlamlarini google ediyorum.
Ask diyorum, farkli farkli sekilleri ile cikiyor karsima. Kimisinde, ikinci bahar da olsa bir cosku, bir mutluluk; kimisinde milletine kuvvetli bir aidiyet hissi; kimisinde de butun alemi anlama, anlamlandirma, "ontolojisine" bir "tecessus", alemdeki her seyin kendisinde birlestigi ve anlam kazandigi Tanri'ya olan saf ve derin bir baglilik...
Cevizli ekmegim bitiyor, sogumus kahvem de ardi sira... Gozluklerimi cikarip kendimi kitaba vermeye calisiyorum.
Saturday, June 5, 2010
Kalem vs Kilic
Her zaman degil elbette; kendisini kavrayan eli yonlendiren niyet ve irade yakar canlari aslinda. Eh, o niyet ve iradeyi belirleyen de akil ve kalp...
Haliyle, hani bazen akli ya da kalbi bir anda ve derinden etkileyen bir durumla karsi karsiya kalindiginda, ya da oyle bir iklimde yol alirken karsimiza beklemedigimiz bir sey ciktinda, elimizdeki kilici sallamaya ya da kalemi oynatmaya baslamadan evvel, biraz dusunmek, hatta etraflica dusunmek, her seyi kili kirk yararcasina analiz etmek, sebepleri ve sonuclari gozden gecirmek, alternatif yollar acmaya calismak, yeniden dusunmek, hepsinden sonra fiili gerceklestirmek gerek...
Kalem de, kilic da cok keskin demistik... Bir baskasini, bir baskasindan dolayi da kendi kendimizi yaralamak cok kolay... Cok yaptim, artik iyi biliyorum. Bir kelam etmeden kafadan kirk kelam gecirmek, laf agzi terk etmeden evvel bir kez daha dusunup gerekliligini sorgulamak, degilse de susup sabredebilmeyi bilmek gerek.
Gunun birinde kalbin en derinlerinden bir "ah keske!" dememek icin... Zira "ah keske!" dendiginde, hemen ahirinde bir ozur icin cok gec kalinmis, ozrun muhatabi coktan alip basini gitmis olabilir...
Tuesday, June 1, 2010
Mavi Marmara
Fi tarihinde emperyalizme karsi, ezilen halklarla omuz omuza gorunen insanlarin bugun nasil da emperyalizmle omuz omuza, ezilen halklara karsi; agizlarindan kopukler saca saca, midelerinden konustuklarina sahit oluyorum.
Hic mi vicdan kalmamistir su insanlarda? Sadece dini kimliklerinden oturu baska insanlarin oldurulmelerine alkis tutan insanlar kendi aramizda da olabilir mi? Olabilir elbet!
Hani "kalbi muhurlenmisler" geldi aklima... Komur karasi kalbimde su gunlerde bir iki atma hissedebilmek tek tesellim... Ya hepten "otekiler" gibi olaydim?
Saturday, May 29, 2010
Brother's Grim Trail
As of today (May 29th, 2010) those trails are in a terrible state. Completely covered with bushes and grass, it is quite likely that you will get bitten by a deer tick if not by a snake.
So, just give up on the idea... There is nothing much left around Robinson Town Centre... Down the Montor Trail, at the very beginning, there are some exits, particularly known by dirt bike riders. Even you find those, after a couple hundred yards, it is quite a possibilty that the path will be blocked with some fallen trunk or branches.
Try Settler's Cabin park instead.
Pasaport Icat Oldu?
Monday, May 24, 2010
Modern Medeniyetin Catlaklari
Bir baskasinin Nassau'su degil benim Nassau'm... Sadece beyaz kum, turquaz deniz, rengarenk baliklardan ibaret degil...
Bugun haberleri takip ederken gozume takiliyor: "Bir pelikanin hayati ne kadar eder?" diye soruyor. Konu Meksika korfezindeki kirlenme. Para su gibi akitiliyor, onlemler aliniyor, setler cekiliyor dogal sulak alanlarin ve kuslarin korunmasi icin. Ilk Korfez Savasi'ndan tanidik kareler var: Petrola bulanmis kuslar ve onlari yikayan plastikler icinde "Hayvanseverler".
Ordan aklim bir anda Arizona'nin istedigi Dronelara kayiyor, Dronelardan da Afganistan'da yine bir baska Drone'un vurdugu koylere, olen sivillere geliyor. Hani bir miktar pelikan kusu icin elindeki kaynaklari seferber eden su "Bati" medeniyeti diyorum, Afganistan'da "akilli" roketlerden sivil insanlari korumak icin hic mi gayret gostermez? Hele ki ikinci Korfez Savasi? Kim bilir ne kadar sivilin kanina girildi... Israil'in Gazze kusatmasi? Sivillerin uzerlerine ahtapot kollari misali cokerken olum, fosforun adini anmaya kimsenin gucu yetmedi, ya da insafi titremedi.
Batinin insan sevgisi de, doga sevgisi de, her tur sevgisi de sentetik. Sevginin merkezinde bir dolaylama, bir degerler butunu olmali... Her seyin merkezine kendini, empoze edilen sekuler degerleri, ya da daha kotusu pop kulturu koyarak bakmamali insan evrene. Sefkat! Sefkatin de en saf hali, en ulvi yonelimi... Yaradandan oturu sevmek su Dunya'yi...
Peki ben bunlari niye kimse ile konusamiyorum?
Sunday, May 23, 2010
Istanbul
Olmak istedigim yer Istanbul. Yurumek istedigim yol Istiklal. Seyretmek istedigim manzara ise Bogaz.
Istanbul insani hoyrat, Istanbul gurultulu, Istanbul kirli: kara, kapkara...
Bogaz, beklemis cayin yaninda faturaya dahil, Sariyer'de banklar bedava.
Gecende Ahiskali birisi sevdigim bir buyugume: "Siz hic milletsiz olmayi bilir misiniz? Sizin elinizde en azindan bir pasaport var, yeriniz, yurdunuz belli... Biz kendimizi bildik bileli ne topragimiz oldu, ne de pasaportumuz" demis Ahiskali bir bayanin cenazesinde. Bu cumle kadar beni etkileyen sey de Ahiskalilar'in ilk cenazelerini Amerikan topraklarina vermesi.
Bir devletim, bir milletim, 5 sene daha uzatilmis bir pasaportum var. Milletim bana kulp takar, devletim beni sallamaz, pasaportum bana uzak diyarlarin kapilarini acmaz. Benimse tek istedigim farkli cografyalardaki gulmeyen insanlarin, yasamdaki kontrastlarin, modern medeniyetin catlaklarinin, ama oncelikle renklerin fotografini cekmek. Senede 2 hafta tatille bu mumkun mu?
Aaaaah ki, ahhh... Yarin yine bir pazartesi!
Tuesday, May 18, 2010
Kendi...
Oyle de, insan kendini bulabilmek icin oncelikle kendini kendi eden herseyden, kendini taniyan ve kim oldugunu kendine hatirlatabilecek herkesten, cevresini orup kusatan duvarlarindan, sicak yatagindan, bazen kafasinin uzerine cektigi yorganindan, yorganinin kokusundan, yastiginin yumusakligindan, kendisini icinde ya da cevresinde emniyette hissettigi herseyden ama herseyden bir siyrilip uzaklasmayi denemelidir.
Iste insan boyle cascavlak kaldigi bir ortamda caresizligini, caresini, kimligini, kimsizligini, kim olmadigini, kim olamadigini, kim olmak istedigini, kim olmak istemedigini yerini, yonunu, istikametini ya da istikametsizligini gorebilir... Ya da tam gormenin esigine gelir ki kafasi baska bir seye kayar, ya da binecegi ucagin kalkis saati gelir, karni acikir restoran arar, ya da bulamaz ac bilac oteline dogru yollanir... Ya da hayaller gelir, onu kavrar, alir kendi alemine ceker, zaten ortam da hayallere musaittir... Derken ucagin kapisinda kendine gelir, eline bir kitap alir, bu sefer kitabin kendi aleminde, yorgunlugunun zirvesinde, ucak gokyuzune dogru havalanirken, kan beyninden cekilirken gelen o tatli uyku halinde, bir baska hayale, bir baska uykuya dalar; gider.... ve otoparka acilan kapida, Pittsburgh'un soguk havasi yuzune carparken uyanir, kendine gelir... Gitmelerden vaz gecer, dinlenmelere niyetlenir.
Wednesday, May 12, 2010
Mekan...
"2.5 senedir bu diyarda yasiyorsunuz, mekana hic mi baglilik hissetmiyorsunuz?" diye sordum. Onlar daha bir sasirip "Peki sen bir baglilik hissediyor musun?" diye soruyla karsilik verdiler... Sasirma sirasi yine bana gecti. 35 bin kisilik bir kasabaya nasil baglandigimi ben de hic bir zaman anlamayadim.
Tuesday, May 11, 2010
Monday, May 10, 2010
Sunday, May 9, 2010
Kalbin Dinamikleri vs Sistem DInamikleri
Kalbin dinamikleri... Evet evet... Dilimin ucunda olup da soyleyemedigim, ismini koyamadigim sey...
2 gun, 3 ucus, 6 saat direksiyon sallama, 3000 mil... Ilanihayet: Degdi!
Just be Me
Eve donus yolunda, bir ucagin icinde, asagidaki beyaz bulut kumelerine bakarken ve dusunurken daha anlamlanan sozler...
Monday, May 3, 2010
Normal?
"XXX abiye bak, adam top oynarken bile sanki baska alemlerde, birbirinden farkli problemler dusunuyo... Kendisi cok farkli; dahi dedigin iste boyle adamlar... Sen ve ben gibi degil, biz normaliz!"
Bir anda afalladim... Tevazu diye kanatlari indirdiysek yerlere, Karamursel sepeti de degiliz hani...
Adamin enaniyetini boyle boyle tahrik ediyolar iste...
Sunday, May 2, 2010
Bukowski + Tom Waits... = NIRVANA
Is yerinde duydugum anda birakip her seyi kulak kesildim... Ilginc bir metin...
Tam anlami ile unnoticeable bir insanin hayatindaki unnoticeable bir detay, belki detaysizlik, eylemi terk edip eylemsizlige bir meyil, amacsiz arayislar, boslugun kendisini tanittirdigi bir hayal, hayali korukleyen bir ortam, cesaretsizlik, teslimiyet, akabinde suruye dehalet... Biz "sisteme dahil olmayi" secmis insanlarin hayatinda surekli gecip giden anlardan biri daha... Kelimelere dokmeyi beceren dunyaya eywallahi olmayan biri ve bunu seslendirebilecek en dogru ruh...
Harbiden, biz efkar ve depresyon kokan bu parcalari neden dinleriz? Meraktan... Eger bu hale yakin hissettigimiz icinse, neden yarayi desmek? Neden mesela September'in Satellites'i gibi bir parca dinlemeyiz ki? Kendimizi anlayacak bir dost mu arariz? Bu dostu internette bulan insanin hali acikli midir?
Friday, April 30, 2010
Strateji
Simdi, hersey oldukca muglak. Ama "tahmin edilemezlik" %100 sinirinda degil. Yani karsi tarafin elinde ne oldugunu bir oranda biliyorsunuz. Karsi tarafin yapabilecegi hamleleri de tahmin edebiliyorsunuz.
Onumde iki sorun var... Birincisi, bu problemi nasil kagit uzerinde modellerim. Matematiksel olarak modellenemeyecek, combinatorial da cozulemeyecek bu problemi cozmek icin bir "policy" olusturmak gerekicek. Iste bu policy ve ona bagli olarak hamle kombinasyonlarini nasil olusturabilirim.
Monday, April 26, 2010
Dvorak - Tempo di valse
Aksam oturmus Emily Blunt'un The Young Victoria'sini seyrederken sanirim iki yerde bu parcanin ilk 3 dakikasindan bir kac kisim duydum. Hepi topu 30 saniye... Aklimda kaldi, bir merak ki sardi...
Sunday, April 25, 2010
25 Nisan
Zaman bu, cabuk geciyo...
Bir koca sene evvel bu saatlerde ablamlarin Nisantasi'ndaki evinde, ufacik bir odada, sert bir cekyatta ilk sabahima esnedim...
Bekledim, bekledim, bekledim de bekledim... Beklemekten bezdim de bekletenlerden bezmedim. Sonra disari ciktim... Aradim, aradim, aradim da aradim. Bildigimi buldum, bilmedigimi bulamadim. Gittim, gittim, cok yol gittim de hep ayni yerleri dolandim... Aski aradim, asiklarin resimlerini yakaladim... Istanbul kimdir sordum, icimdeki cevaplari kovaladim.
Sonra dondum... Kapkara bir haziran gunu... Gittigimi hatirlar oldum da geldigimi hatirlamaz oldum. Sevilenlere dair her sey orda kaldi. Yaz gunu usudum, usudum, usudum de usudum. Yaz gecmez oldu, yollarsa tukenmez... Sonra kis geldi, ben denize gittim...
Wednesday, March 24, 2010
Iki olum arasi bir dogum..
Dogumu kutlamak? Hayata kulfet olarak bakan birine gore degil. Haliyle?
Aksam, mutad carsamba aksami sohbeti. Laf dondu dolandi "Rabita'i Mevt"e geldi... 17.Lema, 12. Nota... Boyle bir gunde daha iyi bir metin okunamazdi. Insanin dogdugu gunde, olumu daha bir hatirlamasi lazim sanki...
ON İKİNCİ NOTA
Ey bu notaları dinleyen dostlarım! Biliniz ki, ben hilâf-ı âdet olarak, gizlemesi lâzım gelen, Rabbime karşı kalbimin tazarru ve niyaz ve münâcâtını Bazen yazdığımın sebebi; ölüm, dilimi susturduğu zamanlarda, dilime bedel kitabımın söylemesinin kabulünü rahmet-i İlâhiyeden rica etmektir.
Evet, kısa bir ömürde, hadsiz günahlarıma kefaret olacak, muvakkat lisanımın tevbe ve nedametleri kâfi gelmiyor. Sabit ve bir derece daim olan kitabın lisanı daha ziyade o işe yarar. İşte, on üç sene (Bu risalenin telifinden on üç sene evvel) evvel, dağdağalı bir fırtına-i ruhiye neticesinde, Eski Said'in gülmeleri Yeni Said'in ağlamalarına inkılâp edeceği hengâmda, gençliğin gaflet uykusundan ihtiyarlık sabahıyla uyandığım bir anda, şu münâcat ve niyaz, Arabî yazılmıştır. Bir kısmının Türkçe meâli şudur ki:
Ey Rabb-i Rahîmim ve ey Hâlık-ı Kerîmim!
Benim sû-i ihtiyarımla ömrüm ve gençliğim zayi olup gitti. Ve o ömür ve gençliğin meyvelerinden elimde kalan, elem verici günahlar, zillet verici elemler, dalâlet verici vesveseler kalmıştır. Ve bu ağır yük ve hastalıklı kalb ve hacâletli yüzümle kabre yakınlaşıyorum. Bilmüşahede, göre göre, gayet süratle, sağa ve sola inhiraf etmeyerek, ihtiyarsız bir tarzda, vefat eden ahbap ve akran ve akaribim gibi, kabir kapısına yanaşıyorum.
O kabir, bu dâr-i fâniden firâk-ı ebedî ile ebedü'l-âbâd yolunda kurulmuş, açılmış evvelki menzil ve birinci kapıdır. Ve bu bağlandığım ve meftun olduğum şu dâr-ı dünya da, katî bir yakîn ile anladım ki, hâliktir gider ve fânidir ölür. Ve bilmüşahede, içindeki mevcudat dahi, birbiri arkasından kafile kafile göçüp gider, kaybolur. Hususan benim gibi nefs-i emmâreyi taşıyanlara şu dünya çok gaddardır, mekkârdır. Bir lezzet verse, bin elem takar, çektirir. Bir üzüm yedirse, yüz tokat vurur.
Ey Rabb-i Rahîmim ve ey Hâlık-ı Kerîmim!
("Her gelecek şey yakındır." İbn-i Mâce, Mukaddime:7) sırrıyla ben şimdiden görüyorum ki, yakın bir zamanda, ben kefenimi giydim, tabutuma bindim, dostlarımla veda eyledim. Kabrime teveccüh edip giderken, Senin dergâh-ı rahmetinde, cenazemin lisan-ı haliyle, ruhumun lisan-ı kâliyle bağırarak derim: "El-aman, el-aman! Ya Hannân! Yâ Mennân! Beni günahlarımın hacâletinden kurtar!"
İşte kabrimin başına ulaştım, boynuma kefenimi takıp kabrimin başında uzanan cismimin üzerine durdum. Başımı dergâh-ı rahmetine kaldırıp bütün kuvvetimle feryad edip nidâ ediyorum: "El-aman, el-aman! Yâ Hannân! Yâ Mennân! Beni günahlarımın ağır yüklerinden halâs eyle!"
İşte, kabrime girdim, kefenime sarıldım. Teşyîciler beni bırakıp gittiler. Senin af ve rahmetini intizar ediyorum. Ve bilmüşahede gördüm ki, Senden başka melce ve mence yok. Günahların çirkin yüzünden ve mâsiyetin vahşî şeklinden ve o mekânın darlığından, bütün kuvvetimle nidâ edip diyorum:
"El-aman, el-aman! Ya Rahmân! Yâ Hannân! Yâ Mennân! Yâ Deyyân! Beni çirkin günahlarımın arkadaşlıklarından kurtar! Yerimi genişlettir! İlâhî, Senin rahmetin melceimdir ve Rahmeten li'l-Âlemîn olan Habibin, Senin rahmetine yetişmek için vesilemdir. Senden şekvâ değil, belki nefsimi ve halimi Sana şekvâ ediyorum.
"Ey Hâlık-ı Kerîmim ve ey Rabb-i Rahîmim!
Senin Said ismindeki mahlûkun ve masnuun ve abdin, hem âsi, hem âciz, hem gafil, hem cahil, hem alîl, hem zelîl, hem müsi', hem müsin, hem şakî, hem seyyidinden kaçmış bir köle olduğu halde, kırk sene sonra nedamet edip Senin dergâhına avdet etmek istiyor. Senin rahmetine iltica ediyor. Hadsiz günah ve hatîatlarını itiraf ediyor. Evham ve türlü türlü illetlerle müptelâ olmuş, Sana tazarru ve niyaz eder. Eğer kemâl-i rahmetinle onu kabul etsen, mağfiret edip rahmet etsen, zaten o Senin şânındır. Çünkü Erhamürrâhimînsin. Eğer kabul etmezsen, Senin kapından başka hangi kapıya gideyim? Hangi kapı var? Senden başka Rab yok ki dergâhına gidilsin. Senden başka hak mâbud yoktur ki ona iltica edilsin."
Tuesday, March 23, 2010
Kacmak || Aramak => Gocmek
Ingilizce mantik dersi almadim, masterda aldigim advanced micro economics 501 dersinde biraz ispat yapmaya calistim ama pek yemedi. Haliyle basliktaki ifadenin yaziya dokumunde hata olabilir...
Neyse... Insanlar kimi zaman kactiklarindan, kimi zaman da bir seyler arayisi ile gocerler. Kendisini ikisine de dahil hissetmeyenlerse Seneca'nin dedigi gibi gidecegi limani bilemeyen gemiler gibidir ki her esen ruzgar kacirilmis bir firsat olur azap eder.
Bir arkadasin daha gidecegi belli oldu. Gecen sene 22 mart gunu tanistigim bir aile ise yarin sabah tasi taragi toparlayip geri donuyor.
Gelenlere dair guzel haberler de yok degil. Elif Safak'i Pittsburgh'da misafir edebilme sansimiz varmis... Duydugum anda agzim kulaklarima vardi... Evet, evet, bir imzasini da alabilsem?
Hayatimin 30 senesini geride birakmama bir kac saat kala Sex and the City'nin son sezonundan bir bolum seyrediyorum. Bu bolumu 2005 ya da 2006'da da seyretmistim sanirim. Hayat fasit dairelerden mi ibaret? :(
Monday, March 22, 2010
Gitmek
Her sey yavastan "hazirlan" diyo. Gozunu ac, havayi koklamaya basla... Zira arkadaslar bir bir giderken toprak sessizligin abislerine dogru cekiliyo...
Sunday, March 21, 2010
Monday, March 15, 2010
Orzo Risotto
Mesela aksam yemegi icin mutfaga girilir. Bir cins kurufasulye turevi olan "Chilly", yanina da pilav yapilacaktir. Chilly icin malzemenin olduguna 100% eminsinizdir, zaten malzeme de vardir. Ocagin bir gozunde kiyma kavrulur, uzerine sogan eklenip karistirilirken oteki gozunde tavada bol miktarda tereyagi erimeye birakilmistir. Chilly bir yanda dursun, sira pirinci tereyaginin uzerine ekleme fasli geldiginde dolabin pirinc bulunmasi gereken gozunde pirinc kalmadigi gorulur. Facia!
Hemen akla pratik bir baska cozum gelir. Bir kac gun once markette gorulmus ve "Ankara tava"'nin pilav kismini yapmak (Ankara'ya dair sevdigim iki seyden biri Ankara tava, oteki de Hacibaba baklavasi), biraz da arpa sehriye pisirmek icin alinmis olan "Orzo" kutusu goze carpar. Orzo, bizim bildigimiz arpa sehriyenin Italyanca'sidir. Goz karari bir miktari alinip isinmis ve kaynamaya yuz tutmus tereyaginin icine atilir. Biraz kavrulup karistirilir. Ne kadar su ile sehriyenin yumusatilacagi bilinmedigi icin yine goz karari miktarda su eklenir. Biraz isinmaya birakilir. Kontrol edilir, form goze uygun gibi gorunse de hala sehriye yumusamamistir. Daha cok su gerekir.
Bunca su ve yagla ortaya duru bir sey cikacagi, ciksa da lapa olacagi dusunuldugunden Ankara tavanin pilav kisminin (ya da bazinin) lapa pilava, yani risottoya donusturulmesine karar verilir. Risotto icin sut kremasi, parmezan ve bir kac peynir lazimdir. Dolapta yoktur. Cozumler basittir. Sut kremasi taze tereyagi ve sut karisimidir. Tavada bolca tereyagi zaten vardir, haliyle ihtiyac olan biraz suttur. %2 yag iceren sut eklenir (%2 sut capucchino yapmak icin gereken suttur, ayrica bayatlayinca daha az agirlasir). Teknik detay olsa da ufak bir problem vardir hala: Tereyagi gercek sut tereyagi degil bitkisel yagdan donusturulme sentetik tereyagidir (damar tikamasin diye). Bu detay "furuat" denir ve gecilir. Pismeye yakin "risotto"ya bir miktar alfredo sosu ve kup kup dogranmis mozarella eklenir.
Risotto umulmadik sekilde yenebilir bir kivamdadir. Ustelik tadi da guzeldir. Ama cok agir olmustur. Bir kac kasik anca tuketilir. Yiyen kolestrolden, yemeyen merakindan hasta dusmustur...
Bu yemek de, ileride acacagim restoranin monusune eklenmek uzere bir kenara not edilir.
Monday, March 8, 2010
Kavsak
Ne yapmak lazim? Durup dusunmek, yol cekmek, bir sure uzaklasmak, yakinlasmamak...
Aya Degaj Atmak
Soylemek lazim mi bilmiyorum: Kucukken, ama coooook kucukken mahalle arasi maclarda mevkiim kale idi... Kahramanim da Simovic... Bir baska soru: Ben ne zaman buyuycem? :)
Friday, March 5, 2010
Follieri
Eve geldigimde TV'de "American Greed" programi Raffaello Follieri'yi isliyordu. Bu amca vakti zamaninda Anne Hathaway'in yavuklusu imis. Demek ki burdan ne anliyoruz? Emily Blunt'a giden yolda benim de ucaklarin kisisel problemlerine kafa yormayi birakip finans aleminin karanlik, efsunlu, girenin bir daha akca pakca cikamadigi ama her zaman bir yolunu bulup yirttigi dehlizlerinde yol almam gerekiyormus.
Hmmm, uzerinde dusunmek lazim.
Thursday, March 4, 2010
Ruyalar
Tuesday, March 2, 2010
Mazi Kalbimde Yaradir
Iki yorum... Yaniliyor da olabilirim ama ilk Turkce tango imis. Dilek Turkan yorumu da harika. Bir de Salim Dundar yorumu var ki cok sarmadi.
Bana biraz "por uno cabeza"yi da hatirlatiyo...
Sunday, February 28, 2010
Ask- Gayret
Uzaklarda bir kizi cok severmis. Ask ile severmis ki zaten bildigimiz populer anlami disinda bir ask insani, gonul ehli idi. Ona olan muhabbeti oyle yogun, saygisi oyle buyukmus ki kizcagizin isminin ardina "Sultan" kelimesini eklemis. Kalbin en parca parca oldugu zamanlarda bile "Sultan" kelimesi girtlaktan kendine bir yol bulur, kimi zaman gozde bir pirilti, kimi zaman da nem esliginde disari cikar, kendine sesler aleminde bir hayat bulurdu.
Buncagizimin derdi gonlu kadar, sevdasi da gunlunu doldurup tasacak kadar buyuktu. Hem calisacak para kazanacak, hem o parayla gecinecek, hem Ingilizce ogrenecek, hem de bir sonraki sene icin bir MBA programindan kabul almaya calisacak; hem de hepsinden onemlisi, kendine "Sultan"inin kalbini kazanacakti. Onurlu, mert bir gencti. Asla egilmez, bukulmez, durdugu yerden bir adim geri atmazdi. Cok kizdim, saygisina siginip normal insana edilmeyecek kelimelerle bezedigim nasihatlerimden verdim kendilerine. Abilik damarim gaza geldi, "keske benim yanlislarima dusmeyeydi" derken sefkat aldi yurudu, tatli sert tokatlarla yogruldu... Hem zaten ben sevdigim hangi dostuma nezaket sinirlarini asmadan nasihat vermistim ki?
"Uc cephede savarsin, ucunden de darbe ustune darbe, tokmak ustune tokmak yersin! Sikletin bunu kaldirmaz, cephelerden simdi elzem olmayani kapat, diger ikisine odaklan, muzaffer olacaksan boylesi daha kolay" demistim.
Arkadas, aklini derleyip toparlamaya calisan her erkegin yapmasi gerekenden fazlasini yapmis. Toyluguna gelmis, direk "Sultan"inin numarasini telefonundan, kayitlarini hayatindan silmis. Aramaz, sormaz olmus. "Sultan"i da iki ay kendini arayip sormayan bu "kapi kulunu" sitemle bir guzel "dovmus" de "dovmus." Oysa bu gonul insani "yasamis, gormus, felegin cemberinden cokca gecmis" belledigi bu "abisine" gonlunu acar, nasihat isterken boyle seylerin olacagini tahmin etmezdi saniyorum. Bana da onu "toyluk etmekten" alikoymak duserdi eger gercekten "yasamis, gormus, felegin cemberinden cokca gecmis" biri olaydim. (Belli ki disariya verdigimiz imaj haylice yamuk...)
Dusunuyorum, tasiniyorum, arada sirada denk geldikce Nazan Bekiroglu'nun kosesini okuyorum, romantik Hollywood yapimlarindan uzak duruyorum. Ask'a dair bilmek istediklerime en yakini Nazan Bekiroglu yaziyor; her ne kadar butunuyle anlayamamaktan yakiniyor olsam da.
Hani ask sabir, sefer ve gayret isterdi? Al sana sabir, sefer ve gayretle orulebilecek bir hikaye... Ask icin seferi goze almis; kazancinin ucte birinden olmus. Sabirla her seyi icine dokmus; akli kalbine esir olunca isinden olmus. Gayret noktasina geldiginde de ilk nazinda "aslanim, cikar kizi kafandan, degmez, istese o da daglari deler sana gelirdi" diyerek ocaga dikilmelik incir fidesi hediye etmis, bir testi kibrit suyu bulusturmus, baruthaneye yolunda eline mesale tutusturmusum... O da toylugu ile yapilmamasi gerekeni yapmis, hem kendinden hem de "Sultanindan" olmus... Oysa isin asli boyle mi? Naz etmek Sirin'in, daglari delmek de Ferhat'in isi... Ayriliga sabretmek, kalbin icinde sabr atesi ile nefsini yakip tuketmek, yuregi daglayan kor alevlerde en ala hazlari bulmak, kullerinden yeniden dogmak, kendini kendi yapan tum safralarindan kurtulmak, bir nevi ruhundan saf bir "felsefe tasi" uretmek onun vazifesi...
Iste bunu yaparken de bunlardan bihaber, usengec, konformist, muallakliga meftun, depresif ve toylugun bir baska zirvesinde bana dusen de: ugursuz agzimi kapamak...
Wednesday, February 17, 2010
Children's Story
Gunun birinde bir baba olsam, evladim da baskalarindan gorup benim kendisine uyumadan once hikaye okumami istese, herhalde bu videonun cevirisini okurdum; ta ki beni bir daha rahatsiz etmesin...
Ispirto ve siagara kokulu, kirli kiyafetleri, daginik saclari ile bir babadan boyle hikayeler dinleyene bir bebe, herhalde 40'ini gormez diyorum...
Tuesday, February 16, 2010
kAR kAR kAR
Offfff... Bahar gelse de hafta sonlari 3'er 4'er saat bisikletlerimle hasret gidersem diyorum. Soz, her tarafimdan ter ya da camur damlayana kadar inmiycem tepelerinden... Oylece mahsun mahsun bakip duruyolar oturma odamda. Buna yurek mi dayanir?
Monday, February 15, 2010
hayaller, uyanmak, hayaller...
Uc dort gundur kafam darmadagin. Ne hayal, ne gercek...
Saturday, February 13, 2010
Bir Baska Acidan Istanbul
http://www.birbaskaacidanistanbul.com/
Bencileyin listedeki son fotografci oluyorum.
Tuesday, February 9, 2010
Tom Waits - The Part You Throw Away
Butun gun snow storm beklerken New Orleans Blues dinledim... Gelecek 4-5 gun boyunca dinleyecek kadar malzemem ve yapilasi isim var.
Friday, February 5, 2010
Kar
Bu aksam eve gelirken oturdugum siteye cikan rampada arabalar kalmis, kar yuzunden patinaj cekmekle mesguldu. Aradan kivrila kivrila arabami surmeyi becerdim. Yarin kapinin disina bile cikmanin imkani yok. Kar kuruyen araclar coktan ortadan cekilmis...
Memleketin gunesli gunlerine selamlar olsun...


Cevrede, arabasini cikaramayanlara yardim eden bir kac genc vardi. Birisi hele zebellah gibi bir zenci. Iki metreden fazla boyu, benim bile iki katim kadar kutlesi (96 kiloyum), kar kuregini sanki kumsalda cocuklarin oynadiklari ufak kurecikler gibi salliyo... Ben kendi arabamla oynasirken orada 4-5 elemanin arabasini kurtardilar (ozellikle "caresiz gorunumlu" bayanlarin). Bu dunyada harbiden kadin olmak varmis...

Update: Yarin yine 25 santim kar bekleniyomus. Marketlerde kurek kalmamis, kalanlar da kara borsaya dusmus... Yuh diyorum, ne cilem varmis diyorum....
Thursday, February 4, 2010
Efkarliyim Beybiler
Efkarliyim beybiler... Eskiler mahserin dort atlisi, yapisti pesime...
Pek cok dostun naasini kaldirmaktayiz aylardir... Yer yer kendimi de goruyorum aralarinda... Bir ruya... Benim de bahsetmedigim bir ruyam vardi sahi... Vakti gelmis midir anlatmanin? Yoksa gecmis midir?
Araf
Kalbimin koskoca bir yarisi su porsumus kitapcagizin icinde kaldi gitti... Benle beraber Kusadasi, Didim, Istanbul, Starkville, Pittsburgh, Boston, New York, Philadelphia, Jackson ve Puerto Rico'ya gitti... Sayfalarda yazilanlar kadar, yazilmayanlari ile de doya da okunasi bir kitap, sifresini kimsenin cozemeyecegi bir gunce.
Wednesday, February 3, 2010
Tom Waits Sea of Love
Televizyonu actigimda bu sarki ile ayni ismi paylasan film bitmis, bu parca caliyordu.
Akip giden yazilar arasinda bu parcanin ismini ve seslendireni secip youtube'da aramaya basladim. Sonuc almak cok da surmedi...
Bir yorumda belirtildigi uzere... Tom Waits basit bir sarkiyi bir masterpiece'e donusturmus.
Monday, February 1, 2010
14 Subat Diyaloglari
Dun radyoda bir reklam duydum. Sevgiliniz icin uzayda bir yildizi "register" ettirebiliyorsunuz. Evet! Uzayda bir yildiza sevdiceginizin ismi veriliyor. Buna dair resmi belgeleri ve sertifikayi da size gonderiyorlar, yildizin bir resmi ile... Tabii sizin bu yildizi teleskopsuz gorup goremeyeceginiz mechul...
Uzun vadeli dusunen asiklar icin biz daha kalici kagitlari, mesela hisse senetlerini oneriyoruz. Bunu dedik diye de gubre fakrikasi hissesi de almayin... Isminiz danaya cikmasin...
Biz erkekler boyleyiz. Yakinlarda evlenicek bir arkadasim esine neden tasli yuzuk almak zorunda oldugunu sorgulayip duruyor. "Bir laptop alsam daha cok isine yarar" dusuncesinde... Harbiden, ise yaramaz taslara neden bunca para dokmek?
Sunday, January 31, 2010
Good Night and Good Luck
O zamanlar uyesi oldugum bir mail grubunda, halen mecliste milletvekili olan bir hocam arada sirada yazardi. Bu filmi gordukten sonra dayanamamis, yine yazmis. Ekserisi "Beyaz Turkler'den" olusan bu grubun, partisini desteklememesinden, bilakis surekli elestirmesinden ve kendilerine yol yordam gostermesinden, akil vermesinden sikayetci idi.
Hocamin isaret ettigi nokta, Ed Murrow'un Sen.J.McCarthy'e actigi mucadelede, New York Times'in destegini aldigi gun mucadelesini kazanilmis olarak ilan etmesi idi. Peki onu bu kadar kesin konusturan neydi? New York Times'in gucuydu. New York Times bu gucu nerden aliyordu? Okuyucularinin desteginden... Yani ayni sekilde biz "Beyaz Turkler" olarak "partimizi" (yani partisini) destekledigimiz surece parti guc devsirecek, boylece iktidardaki parti ile olan mucadelesinde muzaffer olacakti.
Evdeki hesap carsiya hic bir zaman uymadi. Hocamizin atladigi bir nokta vardi. New York Times'i guclu kilan, guclu bir kesimin destegini kazanmis olmasi idi; o gurubun New York Times'a biat etmis olmasi degil. Benzeri sekilde biz "Beyaz Turkler" kendisine derdimizi anlatamayacagimizi gordugumuzden, parti de bizim derdimizi anlamasa da ayni oyu aldigini fark ettiginden, aramizdaki iletisim kanallarini kapattik; haliyle parti gucunu baska kurumlardan devsirme yontemini benimsedi.
Filmin senaryosunu ve hadiselerin gelisimini kronolojik sirada ele aldigimizda, aslinda her seyi baslatan olay, yani Sirp asilli bir subayin sadece kokeni ve kiz kardesinin uye oldugu Sirpca bir gazete yuzunden ordudan uzaklastirilmasi, 28 Subat sonrasi Turkiye'sini fena sekilde cagristiriyordu. O donemde Senator Joseph McCarthy, asli astari olmayan suclamalarla insanlari komunizmle sucluyor, pek cok insani alacakaranlik kusaginda yasatacak bir "komunist avi"nin basini cekiyordu. J.McCathy icin karsisindaki insanin komunist olup olmamasinin, ya da komunizmi destekleyip desteklememesinin bir onemi yoktu. En ince ayrintisina kadar yurutulen "background search" lerde kisinin komunizmle alakasi olan ya da olmayan bir kurumla ufak bir baglantisinin saptanmasi, o kisinin komunizm destekcisi olarak yaftalanmasina yeterli idi.
Cok basarili bir senator olmayan Juseph McCarthy'den geriye adiyla ozdeslestirilen McCarthiysm tabiri kaldi. Wikipedia bu tabiri soyle aciklamis: "The term McCarthyism, coined in 1950 in reference to McCarthy's practices, was soon applied to similar anti-communist pursuits. Today the term is used more generally to describe demagogic, reckless, and unsubstantiated accusations, as well as public attacks on the character or patriotism of political opponents.[2]"
Benim, hocamiza hitaben gruba yazdigim mailde (ki grupta hos karsilanmamisti), yukaridaki kisma gonderme yaparak 28 subat surecinde ordudan uzaklastirilan subaylarin durumundan bahsetmistim. Onlar da haklarinda uretilen suclamalarla, yargilanmadan, temyiz hakki bile taninmadan, bir MGK toplantisi ardindan apar topar ordudan uzaklastirilivermislerdi. Haklarindaki suclamalarin cogu "irticai faaliyet" idi. Ne kadar dogru, ne kadar egri. O gunun madurlari ilk defa gecen hafta gazetelere konusmuslar, Sayin Gen.Kur.Bsk.'inin "ordunun aslinda ne kadar dindar oldugu" uzerine verdigi ornekten sonra.
O gunlerde Turkiye'de ne bir Ed Murrow, ne CBS, ne de bir New York Times vardi... 1000 yil surer denilen 28 Subat'in pasalari 10. yillarinda hastahanelerin mudavimi oldular. Nerden nereye...
Printer
Thursday, January 28, 2010
Kaskade - Be Still
Spor salonunda bir bandin uzerinde kosarken radyoda denk geldi... Tabii kosu ritmi ile parcanin ritmi tutmayinca sagda sola biraz agrilar pitirdiyo...
Wednesday, January 27, 2010
Balyoz Sonrasi
Isin kokune giden medya disinda bir de siddetli dezenformasyon turetmeye calisan, meseleleri ve bilgileri saptirmaya gayretini sistematik hale getiren, boylece bilginin guvenilirligini tereddud edilir hale getirmeye ugrasan odaklar var.
Bir de bunlarin haricinde, cok bir ard niyeti olmasa da, kulaktan kulaga yaydigi "ogrenilmis ama yazilmamis" bilgiyi degisime ugratan baska gruplar var. Bilginin ortaya cikisindan itibaren hayat surecinde gecirdigi evrim, inanilmaz olceklerde. Kozadan kedi cikiyor, kedi pantere donusuyor, sonra da denizlerde ticaret gemilerine salidiriyor, bahtsiz tayfalari bir lokmada yutuyor, mideye indiriveriyor.
Bilginin zirvaya evrimlestigi bu kulaktan kulaga surecinde beni endiselendiren ise birilerinin yeni bir "otekilestirme"nin, kutuplasmanin temellerini atiyor olmasi. Balkan gocmenleri, ozellikle Selanikliler, ozunde Sebatayci olmakla suclaniyor (biz de anneanne tarafindan Selanikliyiz). Bunun yani sira sehirli ve "kendilerinden olmayan" mevcut burjuvaziye, "Beyaz Turklere" isimler uyduran, kulplar takan, ozunu "otekilere" dayandirma gayretinde olanlar var.
Ali Bulac, dunki yazisinda 28 subat sonrasi devam eden calkantili donemin milli gelirden pay alma mucadelesi ve sinifsal donusum acisindan bir ozetini gecmis. "Yeni burjuvazinin", baslatmadigi ve cok da dahilinde gorev almak icin gayret sarf etmedigi bu "acilim" projesinden ve 2000'lerden guclenerek cikacagi kesin. Beni dusunduren, kokeni ekseriyetle kirsal kesim olan yeni orta sinif ile halizhazirda orta sinifi olusturan ve sehirli kulturde yetismis zumre arasindaki surtusme... Mevcut orta sinifin kendinden evvelkileri elimine veyahut asimile ederken kullandigi yontemleri yeni orta sinifin onlara karsi, ayniyle ve hoyratlikla kullanmasi.
Kendini hic bir gruba ait hissedemeyen benim gibiler icin bu baska bir araf; iki kutuptan birden soyutlanma, "otekilenme" demek... Veyahut, gurbet elde bir omur...
Tuesday, January 26, 2010
Sergi
Sanirim kendime soyle yana dogru sarkitilanindan Fransiz usulu bir "bere" alsam fena olmaycak. Eh, simdi saclari da uzatip at kuyruk yapmak lazim ama kafa zaten gezegen kadar. Iyice oversize olmayalim.
Sunday, January 24, 2010
The J/J Project
Balyoz
Bugun nereden aklima estiyse, adetim olmadigi halde Hurriyet gazetesinin internet sayfasina baktim. Balyoz'u acaba onlar nasil ele almis. Hic bisi bulamadim. Bol bol sehir haberleri, kim kimle n'apmis, onun bunun fotograflari... Ha bir de Angelina Jolie ile Brad Pitt ayriliyorlarmis. Cok onemli!
Hurriyet'in genel yayin yonetmeni degisince bisiler degisir sanmistim. Degismis: Hurriyet, (hala basildigindan emin degilim, askere gitmedigim icin bilemiyorum) Super Tan ya da Bulvar gazetesi olma yolunda bir kac adim daha atmis. Kendilerini tebrik ediyoruz.
Saturday, January 23, 2010
Marx and Internet Dating
Wednesday, January 20, 2010
Satilari okumak vs satir aralarini okumak
Biz Turkler'de satir yerine satir arasini okuma adeti nasil olmustur da bu kadar yer etmistir? Ulkenin yillarca en cok satmis "mainstream" medya networku bu adet ile turettigi haberlere insanlari alistirdiginden belki de... Birisi agzini acmaya dursun, hemen kafadaki uygun sablona uydurulmaya calisilir kelimeler. Sablonlar da oyle detayli seyler degildir zaten. "Kendini" tanimlamak icin gayret sarf etmeyen bireylerin "otekini" tanima ve tanimlama noktasinda detaylara mesai harcamasini beklemek cok iyimser kacar. "Oteki" once yaftalanir, sonra kafada bu yaftaya uygun ustunkoru bir sablon secilir, kelimeler bu sablondan gecebildigince ayiklanir, secilir, yeniden duzenlenir ve "oteki"nin iletmek istedigi mesajdan bagimsiz yepyeni mesajlar olusturulur.
Ha sonra "oteki"nin cumleleri kendilerine yuklenen yeni anlamlari ile saga sola cekilir, metin olmadigi yerlere gotururlur, cevabi yazilan yazilarda bu yepyeni anlam ustunkoru irdelenir, elestirilir, maksat karsidakine cevap vermekten ziyade kendi kafandakini "otekine" zorla belletme, mevcut toplulugun (clique) olusturdugu dusunce uzayi icindeki yerini pekistirme, aidiyetini percinleme gayretine donusur.
Kendimi munezzeh tutmiyayim. Yer yer benim de yaptigim hatalar oluyor, azami dikkat etmeye calissam da. Amma yukarida bahsettigim seyi bir profumdan duymak... Beni pes ettirdi... Hayir, kendimi gavur gibi hissediyorum...


