Wednesday, March 24, 2010

Iki olum arasi bir dogum..

23 Mart Ozhan Canaydin, 25 Mart Muhsin Yazicioglu... Ikisi arasinda benim dogum gunu...

Dogumu kutlamak? Hayata kulfet olarak bakan birine gore degil. Haliyle?

Aksam, mutad carsamba aksami sohbeti. Laf dondu dolandi "Rabita'i Mevt"e geldi... 17.Lema, 12. Nota... Boyle bir gunde daha iyi bir metin okunamazdi. Insanin dogdugu gunde, olumu daha bir hatirlamasi lazim sanki...

ON İKİNCİ NOTA
Ey bu notaları dinleyen dostlarım! Biliniz ki, ben hilâf-ı âdet olarak, gizlemesi lâzım gelen, Rabbime karşı kalbimin tazarru ve niyaz ve münâcâtını Bazen yazdığımın sebebi; ölüm, dilimi susturduğu zamanlarda, dilime bedel kitabımın söylemesinin kabulünü rahmet-i İlâhiyeden rica etmektir.

Evet, kısa bir ömürde, hadsiz günahlarıma kefaret olacak, muvakkat lisanımın tevbe ve nedametleri kâfi gelmiyor. Sabit ve bir derece daim olan kitabın lisanı daha ziyade o işe yarar. İşte, on üç sene (Bu risalenin telifinden on üç sene evvel) evvel, dağdağalı bir fırtına-i ruhiye neticesinde, Eski Said'in gülmeleri Yeni Said'in ağlamalarına inkılâp edeceği hengâmda, gençliğin gaflet uykusundan ihtiyarlık sabahıyla uyandığım bir anda, şu münâcat ve niyaz, Arabî yazılmıştır. Bir kısmının Türkçe meâli şudur ki:

Ey Rabb-i Rahîmim ve ey Hâlık-ı Kerîmim!
Benim sû-i ihtiyarımla ömrüm ve gençliğim zayi olup gitti. Ve o ömür ve gençliğin meyvelerinden elimde kalan, elem verici günahlar, zillet verici elemler, dalâlet verici vesveseler kalmıştır. Ve bu ağır yük ve hastalıklı kalb ve hacâletli yüzümle kabre yakınlaşıyorum. Bilmüşahede, göre göre, gayet süratle, sağa ve sola inhiraf etmeyerek, ihtiyarsız bir tarzda, vefat eden ahbap ve akran ve akaribim gibi, kabir kapısına yanaşıyorum.

O kabir, bu dâr-i fâniden firâk-ı ebedî ile ebedü'l-âbâd yolunda kurulmuş, açılmış evvelki menzil ve birinci kapıdır. Ve bu bağlandığım ve meftun olduğum şu dâr-ı dünya da, katî bir yakîn ile anladım ki, hâliktir gider ve fânidir ölür. Ve bilmüşahede, içindeki mevcudat dahi, birbiri arkasından kafile kafile göçüp gider, kaybolur. Hususan benim gibi nefs-i emmâreyi taşıyanlara şu dünya çok gaddardır, mekkârdır. Bir lezzet verse, bin elem takar, çektirir. Bir üzüm yedirse, yüz tokat vurur.

Ey Rabb-i Rahîmim ve ey Hâlık-ı Kerîmim!
("Her gelecek şey yakındır." İbn-i Mâce, Mukaddime:7) sırrıyla ben şimdiden görüyorum ki, yakın bir zamanda, ben kefenimi giydim, tabutuma bindim, dostlarımla veda eyledim. Kabrime teveccüh edip giderken, Senin dergâh-ı rahmetinde, cenazemin lisan-ı haliyle, ruhumun lisan-ı kâliyle bağırarak derim: "El-aman, el-aman! Ya Hannân! Yâ Mennân! Beni günahlarımın hacâletinden kurtar!"

İşte kabrimin başına ulaştım, boynuma kefenimi takıp kabrimin başında uzanan cismimin üzerine durdum. Başımı dergâh-ı rahmetine kaldırıp bütün kuvvetimle feryad edip nidâ ediyorum: "El-aman, el-aman! Yâ Hannân! Yâ Mennân! Beni günahlarımın ağır yüklerinden halâs eyle!"

İşte, kabrime girdim, kefenime sarıldım. Teşyîciler beni bırakıp gittiler. Senin af ve rahmetini intizar ediyorum. Ve bilmüşahede gördüm ki, Senden başka melce ve mence yok. Günahların çirkin yüzünden ve mâsiyetin vahşî şeklinden ve o mekânın darlığından, bütün kuvvetimle nidâ edip diyorum:

"El-aman, el-aman! Ya Rahmân! Yâ Hannân! Yâ Mennân! Yâ Deyyân! Beni çirkin günahlarımın arkadaşlıklarından kurtar! Yerimi genişlettir! İlâhî, Senin rahmetin melceimdir ve Rahmeten li'l-Âlemîn olan Habibin, Senin rahmetine yetişmek için vesilemdir. Senden şekvâ değil, belki nefsimi ve halimi Sana şekvâ ediyorum.

"Ey Hâlık-ı Kerîmim ve ey Rabb-i Rahîmim!
Senin Said ismindeki mahlûkun ve masnuun ve abdin, hem âsi, hem âciz, hem gafil, hem cahil, hem alîl, hem zelîl, hem müsi', hem müsin, hem şakî, hem seyyidinden kaçmış bir köle olduğu halde, kırk sene sonra nedamet edip Senin dergâhına avdet etmek istiyor. Senin rahmetine iltica ediyor. Hadsiz günah ve hatîatlarını itiraf ediyor. Evham ve türlü türlü illetlerle müptelâ olmuş, Sana tazarru ve niyaz eder. Eğer kemâl-i rahmetinle onu kabul etsen, mağfiret edip rahmet etsen, zaten o Senin şânındır. Çünkü Erhamürrâhimînsin. Eğer kabul etmezsen, Senin kapından başka hangi kapıya gideyim? Hangi kapı var? Senden başka Rab yok ki dergâhına gidilsin. Senden başka hak mâbud yoktur ki ona iltica edilsin."

Tuesday, March 23, 2010

Kacmak || Aramak => Gocmek

Kacmak OR Aramak implies Gocmek...

Ingilizce mantik dersi almadim, masterda aldigim advanced micro economics 501 dersinde biraz ispat yapmaya calistim ama pek yemedi. Haliyle basliktaki ifadenin yaziya dokumunde hata olabilir...

Neyse... Insanlar kimi zaman kactiklarindan, kimi zaman da bir seyler arayisi ile gocerler. Kendisini ikisine de dahil hissetmeyenlerse Seneca'nin dedigi gibi gidecegi limani bilemeyen gemiler gibidir ki her esen ruzgar kacirilmis bir firsat olur azap eder.

Bir arkadasin daha gidecegi belli oldu. Gecen sene 22 mart gunu tanistigim bir aile ise yarin sabah tasi taragi toparlayip geri donuyor.

Gelenlere dair guzel haberler de yok degil. Elif Safak'i Pittsburgh'da misafir edebilme sansimiz varmis... Duydugum anda agzim kulaklarima vardi... Evet, evet, bir imzasini da alabilsem?

Hayatimin 30 senesini geride birakmama bir kac saat kala Sex and the City'nin son sezonundan bir bolum seyrediyorum. Bu bolumu 2005 ya da 2006'da da seyretmistim sanirim. Hayat fasit dairelerden mi ibaret? :(

Monday, March 22, 2010

Gitmek

Once sevdiklerin gidiyo, sonra arkadaslarin. Her gidenle toprak kendinden can, kendinden ruh kaybediyo. Icinden ruhu kayip giden toprak oluyo gurbet, sen ise oluyosun "el"... Gurbet, gurbet kuslari istiyo. Kuslarsa ucmak... Haliyle ucmak icin havayi kokluyosun, fitrat budur diyerek. Ama bu fitrata aykiri seyler var geride seni tutan: tuy kadar hafif olmayan, senle beraber ucmaktan zevk almayan seyler. Kimileri kolilere sigip baglaniyo, kimileri de sigmayip seni bagliyo. Sozler, yukumlulukler, korkular, kaygilar diye isimler takiliyo onlara. Eger bunlardan kurtulabilirsen, kuslar kadar ozgursun demektir, elbette cebinde kargo ucretine yetecek kadar para ve kolilerin uzerine yazabilecek bir adres varsa... Seni hani sen yapmis, kimi zaman yukseltmis, kimi zaman asagi cekmis her bir seyi toparlayip kolilemek gerekiyor (dusunceleri, anilari bile). Nereden ne cikacagi, neyi hatirlatacagi belli olmuyo o mayin tarlasinda. O yuzden belki acmadim kolilerimi buraya tasindigim 2 seneden beri.

Her sey yavastan "hazirlan" diyo. Gozunu ac, havayi koklamaya basla... Zira arkadaslar bir bir giderken toprak sessizligin abislerine dogru cekiliyo...

Sunday, March 21, 2010

Monday, March 15, 2010

Orzo Risotto

Misafirinize ikram ettiginizde sizin mukellef bir asci oldugunu dusunebilir... Ama isin asli oyle de olmayabilir. Sadece problem cozme becerisi, hayal gucu sinir tanimayan biri olabilirsiniz.

Mesela aksam yemegi icin mutfaga girilir. Bir cins kurufasulye turevi olan "Chilly", yanina da pilav yapilacaktir. Chilly icin malzemenin olduguna 100% eminsinizdir, zaten malzeme de vardir. Ocagin bir gozunde kiyma kavrulur, uzerine sogan eklenip karistirilirken oteki gozunde tavada bol miktarda tereyagi erimeye birakilmistir. Chilly bir yanda dursun, sira pirinci tereyaginin uzerine ekleme fasli geldiginde dolabin pirinc bulunmasi gereken gozunde pirinc kalmadigi gorulur. Facia!

Hemen akla pratik bir baska cozum gelir. Bir kac gun once markette gorulmus ve "Ankara tava"'nin pilav kismini yapmak (Ankara'ya dair sevdigim iki seyden biri Ankara tava, oteki de Hacibaba baklavasi), biraz da arpa sehriye pisirmek icin alinmis olan "Orzo" kutusu goze carpar. Orzo, bizim bildigimiz arpa sehriyenin Italyanca'sidir. Goz karari bir miktari alinip isinmis ve kaynamaya yuz tutmus tereyaginin icine atilir. Biraz kavrulup karistirilir. Ne kadar su ile sehriyenin yumusatilacagi bilinmedigi icin yine goz karari miktarda su eklenir. Biraz isinmaya birakilir. Kontrol edilir, form goze uygun gibi gorunse de hala sehriye yumusamamistir. Daha cok su gerekir.

Bunca su ve yagla ortaya duru bir sey cikacagi, ciksa da lapa olacagi dusunuldugunden Ankara tavanin pilav kisminin (ya da bazinin) lapa pilava, yani risottoya donusturulmesine karar verilir. Risotto icin sut kremasi, parmezan ve bir kac peynir lazimdir. Dolapta yoktur. Cozumler basittir. Sut kremasi taze tereyagi ve sut karisimidir. Tavada bolca tereyagi zaten vardir, haliyle ihtiyac olan biraz suttur. %2 yag iceren sut eklenir (%2 sut capucchino yapmak icin gereken suttur, ayrica bayatlayinca daha az agirlasir). Teknik detay olsa da ufak bir problem vardir hala: Tereyagi gercek sut tereyagi degil bitkisel yagdan donusturulme sentetik tereyagidir (damar tikamasin diye). Bu detay "furuat" denir ve gecilir. Pismeye yakin "risotto"ya bir miktar alfredo sosu ve kup kup dogranmis mozarella eklenir.

Risotto umulmadik sekilde yenebilir bir kivamdadir. Ustelik tadi da guzeldir. Ama cok agir olmustur. Bir kac kasik anca tuketilir. Yiyen kolestrolden, yemeyen merakindan hasta dusmustur...

Bu yemek de, ileride acacagim restoranin monusune eklenmek uzere bir kenara not edilir.

Monday, March 8, 2010

Kavsak

Bir kavsaga geldiniz diyelim, geldiginiz yolun devami var, iki de birbirine zit yonlerde uzanan yol var. Akliniz birini seciyor, kalbiniz zit yondeki otekini, siz de geldiginiz yolda devam etmek istiyorsunuz ve Hz.Eyyub Aleyhisselam'in duasini yapmaniza ramak kalmis oluyor.

Ne yapmak lazim? Durup dusunmek, yol cekmek, bir sure uzaklasmak, yakinlasmamak...

Mrs. Daisy May - Sunset Blvd.

Aya Degaj Atmak

Pazartesi gunleri spor gunum. Yine uygun saati bekleyip spor salonuna gittim, uzerimdekileri cikarip cantami birakmak icin soyunma odasina hizli adimlarla daldim ki o da ne! Karsimda, kendi ulkesinin Justin Timberlake'i sayilabilecek bir Hintli eleman anadan uryan soyunmus, pesi de bana donuk, hafif de egilmis, kiyafetlerini duzeltmekle mesgul. O anda kucuklukten devsirme butun muzipligim uzerime akin adiverdi de aklima ilk gelen, aramizdaki iki uc metreyi de hizli adimlarla gecip elemanin ay parcalarina soyle eskilerden Simovic'inki gibi saglam bir degajman cakmak oldu. Sonra kendi kendime guldum... Insanlar da erkekler soyunma odasinda salak salak gulen bu balik eti adama garip gozlerle baktilar...

Soylemek lazim mi bilmiyorum: Kucukken, ama coooook kucukken mahalle arasi maclarda mevkiim kale idi... Kahramanim da Simovic... Bir baska soru: Ben ne zaman buyuycem? :)

Friday, March 5, 2010

Follieri

Bu aksam mudurumle ilk defa oturmus iki arkadas gibi konusurken konu geldi catti gurbette para biriktirmeye... "Para biriktirmeyi dusunuyosan bu sirket dogru yer degil, kendine para olan bir yerler bul" diyor.

Eve geldigimde TV'de "American Greed" programi Raffaello Follieri'yi isliyordu. Bu amca vakti zamaninda Anne Hathaway'in yavuklusu imis. Demek ki burdan ne anliyoruz? Emily Blunt'a giden yolda benim de ucaklarin kisisel problemlerine kafa yormayi birakip finans aleminin karanlik, efsunlu, girenin bir daha akca pakca cikamadigi ama her zaman bir yolunu bulup yirttigi dehlizlerinde yol almam gerekiyormus.

Hmmm, uzerinde dusunmek lazim.

Thursday, March 4, 2010

Ruyalar

Neden en olmadik yerlerde ve zamanlarda en guzel ruyalarimi goruyorum? Iki gundur sabahtan aksama suren toplantilar boyunca yuzumde salak bir gulumseme ile hayatimin en guzel ruyalarini gordum.

Tuesday, March 2, 2010

Mazi Kalbimde Yaradir

Arkadas odadaki piyanonun basina oturunca laf lafi acti, acilan laf bu sarkiya kondu...

Iki yorum... Yaniliyor da olabilirim ama ilk Turkce tango imis. Dilek Turkan yorumu da harika. Bir de Salim Dundar yorumu var ki cok sarmadi.





Bana biraz "por uno cabeza"yi da hatirlatiyo...